ÖZKAN KÜÇÜK, DİYARBAKIR
Inna Sahakyan imzalı “Aurora’nın Doğuşu” adlı animasyon-belgesel filmin Diyarbakır’daki gösterimi için salon başvurusu yapan sinemacı Rojhilat Aksoy hakkında, filmdeki bazı ifadeler gerekçe gösterilerek “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, devletin kurum ve organlarını alenen aşağılama” (TCK 301/1) suçlamasıyla açılan davada verilen beraat kararının gerekçesi açıklandı.
Davanın 6 Nisan 2026 tarihli ikinci duruşmasında Aksoy hakkında verilen beraat kararını gerekçelendiren Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi, “yüklenen fiilin kanunda suç̧ olarak tanımlanmadığına” dikkat çekti. Kararda, farklı görüş̧ ve yorumların sanatsal eserler aracılığıyla ifade edilmesinin, doğrudan ifade özgürlüğü koruması kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.
Filmin yönetmeni Inna Sahakyan, filmi gösterime sunmakla suçlanan Rojhilat Aksoy ve Aksoy’un avukatı Fırat Yıldız gerekçeli kararda neler olduğunu ve sanatsal ifade özgürlüğü açısından bu davanın önemini Susma’ya anlattı.
“Ortaya koymadığı bir eser üzerinden bir kişinin yargılanması baskı yöntemidir”

Rojhilat Aksoy
İlk ifadeye çağrıldığında bunun bir davaya bile dönüşmeyeceğini düşündüğünü ama dava sürecine geçildiğinde çevresinin kaygılandığını belirten Rojhilat Aksoy, “Ülkemizde barış ve demokrasi süreci tartışılırken, hala 301’den yargılanmak, ifade özgürlüğü önündeki engellerin ortadan kalkmadığını gösteriyor. Bir film ya da sanat eseri, toplumsal ifade alanı ve yüzleşme yaratmaya çalışırken tam da bu süreçte, bu davaların devam etmesi beni düşündürdü ve çelişkili hissettirdi. Neyse ki hem yurt içinden hem yurt dışından aldığım destek, bana yalnız olmadığımı hissettirdi. Bu dayanışma sayesinde de bu süreci atlatırken, verdiğimiz emeğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gördüm” dedi.
Filmin yönetmeni Inna Sahakyan ise adaletin yerini bulmuş olmasının sevindirici olduğunu söyleyerek, “Bu gelişme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin geçmişteki kararlarının ve birikiminin yeni davalara da yansımaya başladığını gösteriyor. Türkiye’de sanatsal ifade özgürlüğü açısından, en azından ufukta küçük bir ışığın belirdiğini hissettiriyor” şeklinde konuştu.

Inna Sahakyan
Filminin Türkiye’de, özellikle de bir insan hakları festivali kapsamında gösterilmesinin kendisi için büyük önem taşıdığını belirten Sahakyan, “Bu hikâyeyi kamuoyuyla paylaşma sorumluluğunu üstlendikleri için filmi Diyarbakır’da göstermeyi mümkün kılan tüm ekibe minnettarım. Filmin içeriğiyle hiçbir bağlantısı olmadığı hâlde Rojhilat Aksoy’un suçlanması benim açımdan kabul edilemez. Kendisi bir kültür-sanat çalışanı olarak gösterimleri organize eden ekibin içinde görev aldı. Ortaya koymadığı bir eser üzerinden bir kişinin yargılanması, açık bir adaletsizlik ve aynı zamanda bir baskı yöntemidir” dedi.
Aksoy’un avukatı Fırat Yıldız ise bu nitelikteki davaların seyrinin ülkenin genel siyasal iklimiyle bağlantılı olarak değişkenlik gösterdiğine vurgu yaparak, “Demokratikleşme yönündeki gelişmeler bu tür özgürlükçü kararların önünü açmaktadır. Temennimiz, bu yaklaşımın istikrarlı şekilde devam etmesi ve yargının, düşünce ve ifade alanına müdahale eden bir mekanizma olmaktan uzak durmasıdır” dedi.
Ermeni Soykırımı ve benzeri tarihsel meselelerin ceza mahkemelerinde yargılanmasının hukuku araç haline getirdiğini söyleyen Yıldız, “Bu meselelerin yeri mahkeme salonları değildir. Bu meseleler ancak üniversiteler, akademik platformlar ve özgür tartışma alanlarında tartışılırsa fikir ve düşünce özgürlüğü daha sağlam bir zemine oturur. Ayrıca Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi, ancak geçmişiyle yüzleşebilme cesaretini göstermesiyle mümkündür. Bu yüzleşmenin yolu ise cezalandırma değil, özgür tartışma ortamının koşulsuz biçimde güvence altına alınmasından geçmektedir” diye konuştu.
İfade özgürlüğü anayasal teminat altında
2024 yılının Aralık ayında Hangi İnsan Hakları? Film Festivali programı kapsamında Diyarbakır’daki Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde (ÇandAmed) gösterilen filmler arasında yer alan “Aurora’nın Doğuşu”, 1915 olaylarında Çemişkezek’ten başlayan bir göç ve kaçış hikayesi üzerine kurulu. 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirdiği için dava konusu edilen filmde Aurora Mardiganyan bir oyuncu olarak kendisini canlandırıyor. Film aynı zamanda Mardiganyan’ın henüz çocuk yaşlarındayken karşılaştığı zulüm ve katliamlara dair anlatımlarına, ayrıca 1919 tarihli “ Auction of Souls” (Canların Mezadı) filminden görüntülere de yer veriyor.

Savcılık makamının mütalaasında “filmin konusu incelendiğinde 1915 olaylarının soykırım olarak gösterildiği, 1917 yılında çekilen “Auction of Souls-Sessiz Film” adlı filmden sahneler içerdiği, o dönemlerde çıkan isyanların ‘özgürlük savaşçılarının haklı mücadelesi’ olarak nitelendirildiği, bölgede yaşayan Ermenilerin zorla isimlerinin ve dinlerinin değiştirildiği ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldığı şeklinde gösterimlerin olduğu” belirtilerek, “ilgili filmin sanat veya düşünce özgürlüğü kapsamında kabul edilemeyecek nitelikte olduğu” vurgusu yapılmış; Aksoy’un filmin gösterimi için salon başvurusu yapması sebebiyle TCK 301/1’den cezalandırılması istenmişti.
Buna karşın gerek dava sürecinde yapılan savunmalar, gerekse de mahkeme heyetinin gerekçeli kararında “sanatsal ifade özgürlüğü” kavramı öne çıktı ve dava beraatle sonuçlandı.
Gerekçeli kararda özellikle “yüklenen fiilin kanunda suç̧ olarak tanımlanmamış̧ olması” vurgusunun yapılması ilerde görülecek benzer davalar için çok büyük öneme sahip.
Mahkeme bu konuyu daha ayrıntılı olarak belirtme ihtiyacı duyarak şu ifadelerle bu görüşünü kuvvetlendirme yoluna gitti: “Somut olaya dönüldüğünde; iddianameye konu ‘Aurora’nın Doğuşu’ isimli filmin, uluslararası bir insan hakları film festivali programı dahilinde gösterime sunulmuş̧ bir sinema eseri olduğu, filmin 1915 olaylarını belirli bir bakış̧ açısından ele aldığı, bu bakış̧ açısının Türk toplumunun büyük çoğunluğunca kabul görmediği ve rahatsız edici bulunduğu açıktır. Filmde yer alan anlatımların tek yanlı, abartılı ve suçlayıcı bir perspektif taşıdığı da değerlendirilmelidir. Ancak belirtmek gerekir ki 1915 olayları, Türkiye’de ve dünyada son derece tartışmalı ve kamusal önemi yüksek bir mesele olup bu konudaki farklı görüş̧ ve yorumların sanatsal eserleri aracılığıyla ifade edilmesi, doğrudan ifade özgürlüğünün koruması kapsamında değerlendirilmelidir. Demokrasinin temeli, sorunları açık bir tartışmayla çözebilme gücüne dayanmaktadır (AYM Ferhat Üstündağ̆). Bu tür açıklamaların toplumun kahir ekseriyetini rahatsız etmesi, tek başına cezai müeyyide uygulanmasını gerektirmez. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü̈ kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz.”
Gerekçeli kararda ifade özgürlüğünün geniş bir tanımı yapılırken aynı zamanda bu özgürlüğün “rahatsız edici, incitici” düşünceleri dahi kapsadığı vurgulandı: “Anayasa’nın ‘düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti’ kenar başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmında ‘Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar…’ hükmüne yer verilmiş̧, bu hürriyetin ancak kamu düzeninin korunması gibi meşru amaçlarla sınırlanabileceği belirtilmiştir. İfade özgürlüğü̈; kişinin düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelmektedir. Çoğunluğa muhalif olanlar da dahil olmak üzere düşüncelerin sinema filmi gibi sanatsal araçlarla ya da başka her türlü araçla açıklanması, çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir (AYM Bekir Coşkun; Mehmet Ali Aydın; Tansel Çölaşan). “
“İfade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğuyinelenmelidir (AYM Emin Aydın). İfade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir (AYM Ali Suat Ertosun).”
Filmi gösterime sunmak suçlama sebebi olabilir mi?
Sanatsal ifade özgürlüğü ile ilgili boyutunun yanı sıra davanın başka bir özelliği ise filmin içeriğinin oluşmasında hiçbir dahli, filmi seçerken de karar verici olmayan; kurumunun iş birliğiyle gösterime sunulacak seçkiye yer tahsisi için dilekçe yazan kişi olarak Aksoy’un filmin içeriğindeki her şeyden sorumlu tutulmaya çalışılması.
Mahkeme bu suçlamaya ilişkin kurduğu hükümde, “Ayrıca iddianameye konu filmin uluslararası alanda daha önce çeşitli platformlarda gösterilmiş bir sinema eseri olduğu, sanığın bu filmi bizzat üretmediği veya içeriğini oluşturmadığı, bir insan hakları film festivali organizasyonu kapsamında salon tahsis başvurusunu dernekteki görevi gereği yaptığı, filmin seçiminin derneğin kolektif kararı veya festival organizatörlerinin önerisiyle gerçekleştiği, sanığın filmi bizzat izlemediğini beyan ettiği de göz önüne alındığında; sanığın salt bir filmin gösterimi için idari nitelikte salon tahsis başvurusuyapmasının, TCK 301/1 maddesi anlamında Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını alenen aşağılama kastıyla hareket ettiğini ortaya koymadığı değerlendirilmiştir” ifadelerini kullandı.
Aksoy, hakkında açılan davada sadece gösterim başvurusunda imzasının olmasının gerekçe gösterildiğini belirterek bunun bir filmin içeriğinden çok, onu izleyiciyle buluşturan kişi veya kurumların sorumlu tutulması anlamına geldiği için düşündürücü bulduğunu vurguladı.
Bağımsız, alternatif ve muhalif sinemanın en çok zorlandığı alanlardan birinin de gösterim mekanları olduğunu söyleyen Aksoy, “Bu filmler yapım ve çekim süreçlerinde pek çok zorlukla karşılaşıyor ama asıl en büyük engel, izleyiciyle buluşma aşamasında ortaya çıkıyor.
Gösterimi organize etmek isteyen kurum ve kişilerin ve aynı zamanda gösterim yapılacak mekanların da baskı altına almak istendiğini görüyorum. Bağımsız ve toplumsal içerikli filmlerin halkla buluşmasını engellemeye yönelik bir durum olduğunu düşünüyorum” dedi.
Yönetmen Sahakyan ise Uluslararası Film Yapımcıları Risk Altında Koalisyonu (ICFR), Uluslararası Belgesel Derneği (IDA) ve IDFA Amsterdam Belgesel Film Festivali gibi uluslararası film camiasından önemli kurumların dayanışma göstererek suçlamaların düşürülmesi yönünde çağrıda bulunmalarının da kendisini umutlandırdığını söyledi ve “Bu film, bir hayatta kalanın tanıklıklarına, yıllara yayılan kapsamlı tarihsel araştırmalara, arşivlere ve başka tanıklıklarla desteklenen anlatılara dayanmaktadır. Aynı zamanda benim sanatsal ifade alanımın bir parçasıdır. Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi ise bu ifade özgürlüğüne doğrudan bir müdahale niteliği taşımaktadır ve demokratik bir hukuk devletinde böyle bir düzenlemenin varlığı ciddi bir sorun teşkil eder” şeklinde konuştu.
*Yönetmen Inna Sahakyan’a sorularımızı yönlendirmemizi sağlayan ve cevapları Türkçe’ye tercüme eden Güliz Sağlam’a teşekkür ederiz.
