Tiyatronun 2019’da sansür virüsüyle mücadelesi

ÖZLEM ALTUNOK

Son yıllarda tiyatro sahnelerindeki manzaraya genel olarak baktığımızda hem üretim hem de bu üretimin karşılık bulması açısından ivmesi yükselen bir grafikten söz etmek mümkün.

2019/2020 sezonuna 300’den fazla oyunla giren özel tiyatrolar, TÜİK verilerine göre önceki sezon 7 milyondan fazla seyirciyi ağırlayarak 2017’ye oranla yüzde 11.9 artış göstermiş. Bu dengeli ve seyrinde görünen arz-talep ilişkisini, bu yükselişin ardındaki farklı dinamiklerle açıklamak gerek.

Çünkü Türkiye’deki bağımsız tiyatroların son yıllarda gördüğü ilginin gerisinde pek çok etken var. Öncelikle de Gezi’yle başlayan, OHAL’le süren ve ardından bugüne ulaşan baskı ortamında sanat üretmekle ilişkili bir hat üzerinde ilerliyor tiyatro dünyasındaki gelişmeler.

2000’lerin sonunda hareket alanını genişleten bağımsız tiyatroların niş mekanlarda farklı içerik ve biçimleri deneme ve çoğaltma cesareti, Oyuncular Sendikası’nın varlığı, DT ve ŞT’den ihraç edilenlerin ya da orada nefes alamayanların özel tiyatrolarda varlık göstermesi, televizyonda RTÜK denetimi bir yandan, iktidarın yerli ve milli yaklaşımının sözcülüğünü yapan diziler diğer yandan yerli dizi sektörünün el değiştirmesi ve dönüşümü (buna artık online yayınların da RTÜK tarafından denetlenecek olmasını da ekleyelim), prodüksiyonu tiyatrodan kat be kat masraflı olan sinema sektöründe özellikle muhalif sinemacıların bakanlık desteğinden faydalanamaması ve yine “yerli milli” dayatması sonucu sektörün durgunluğundan kaynaklı olarak yapımcı ve oyuncuların sahneye yönelmesi, farklı kategorilerde olsalar da Zorlu, Moda Sahnesi, Baba Sahne, DasDas gibi hareketli, trafiği yoğun, “görece” büyük sahnelerin varlığı ve artışı; Kadıköy’deki tiyatroların bir süredir devam eden örgütlenme çabalarının kooperatife evrilerek İstanbul genelinde pek çok tiyatroyu içine katması… Tüm bu içerden ve dışardan etkenler ve daha fazlası sahnelerin hem izleyici hem de sahne sanatları icracıları için neden cazibe alanı olduğunu özetler nitelikte.

Büyük maliyetli prodüksiyonlarla “popülerleşen” bir tiyatro anlayışının da yaygınlaştığı bir süreç bu, öte yandan 2010’larda İstiklal boyunca var olan onlarca küçük/alternatif sahnenin de hayatta kalabilmek için başka formlarda karşımıza çıktığı bu süreçte üretimin yoğun olduğu açık. Peki bu üretim sansürden ne kadar etkileniyor, tiyatrocular kendini ne kadar sansürlüyor?

Genel korku atmosferi her alanda hakim olsa da, sanat disiplinleri arasında muhalif yapısıyla gündeme dair açıktan ya da dolaylı oyunlar, vesilesiyle söz söyleyen çok tiyatro ve metin var. Bunda elbette devletle bağını asgariye indirmiş özel tiyatroların kendi yağında kavrulmayı bilmesinin de etkisi büyük. Bir de bu üretimin ekonomik sansür olarak karşımıza çıkan bilet fiyatlarına yansıyan yüksek vergi payına rağmen olduğunu tiyatrocuların hanesine yazmak lazım.

Elbette devlet ya da yerel yönetimler eliyle Kürtçe başta olmak üzere “sakıncalı” ve politik oyunların sahne bulamaması, tahsis edilen salonların valilik, kaymakamlık ya da il emniyet gibi kurumlar üzerinden keyfi gerekçelerle iptal edilmesi bir gelenek olarak özellikle küçük kentlerde devam etti bu yıl da. Önceki yıllarda pek çok kentte zincirleme yasaklanan Barış Atay’ın Sadece Diktatör oyunu gibi bu yıl da bazı oyunlar bolca engellenerek öne çıktı. Bunların başında Oyun Sandalı’nın Taranta Babu’ya Mektuplar kitabından sahneye uyarladığı Taranta Babu ve Cumhuriyet Sahnesi’nin Aziz Nesin imzalı Azizname oyunu geliyor.

Kadıköy’de hem açılan yeni ve yenilikçi sahneler hem de belediyenin de sağladığı olanaklarla tiyatronun sesi daha güçlü çıkıyor demiştik. Bu yıl Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun Kadıköy Belediyesi ile birlikte gerçekleştireceği Dünya Tiyatro Günü Yürüyüşü ve yine belediye-platform ortaklığında düzenlenen Kadıköy Tiyatro Şenliği’nin açılış yürüyüşünün İstanbul Valiliği tarafından “güvenlik” gerekçesiyle engellenmesi tesadüf olmasa gerek.

Yeniden kayyım atanan kentlerdeyse durum çok daha kasvetli. Van, Diyarbakır ve Mardin’de kültür sanat hayatının da tekrardan kısırlaştırılacağının örnekleri şimdiden mevcut. Bu da en çok belediyenin elindeki kültür mekanlarının kullanımını engelleme ve etkinlik yasaklarıyla karşımıza çıkıyor. Bilindiği üzere OHAL sonrasında yapılan kayyım atamalarıyla Diyarbakır’da Şehir Tiyatrosu’nun kadrosu boşaltılmış, belediye kadrosundaki ekip Amed Şehir Tiyatrosu’nu kurarak yoluna devam etmişti. 31 Mart yerel seçimlerinden sonra yeniden HDP yönetimine geçmesiyle çalışmalarını ÇandAmed’e taşımışlardı ki kayyım atanmasının hemen ardından yeniden küçük sahnelerine döndüler.

Van’a atanan kayyımın da ilk icraatlerinden biri belediyeye ait Kadın Yaşam Merkezi’nde prova yapan Fujan ve Nupelda tiyatro gruplarını binadan çıkartmak oldu. Hazırlıkları süren, tarihleri belirlenmiş tiyatro festivallerinin de bu kentlerde hayat bulup bulamayacaklarını hep beraber göreceğiz ancak görünen o ki, birçok kentte sürekli uzatılan toplantı, gösteri ve eylem yasaklarının kültürel etkinliklere de sıçrama ihtimali var önceki dönemlerde olduğu gibi.

2019 Türkiye’sinin ifade özgürlüğü karnesine not düşülmesi gereken bir başka başlık da yargılanan ve tutuklanan sanatçılar. Bu yıl ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için cezalandırılan sanatçılar arasında tiyatrocular Nazlı Masatçı, Ersin Umut Güler ve Orhan Aydın da vardı.

Yenikapı Tiyatrosu oyuncularından Nazlı Masatçı rol aldığı oyunla “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı ve yaklaşık beş ay cezaevinde kaldıktan sonra denetimli serbestlikle özgürlüğüne kavuştu. Güler, 2016 yılında yaptığı sosyal medya paylaşımları aracılığıyla “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılırken Aydın’a “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 11 ay 20 gün hapis cezası verildi.

Susma Platformu’nun Türkiye’de Sansür ve Otosansür: Ocak 2019 – Kasım 2019 raporunun tamamına bağlantıdan ulaşabilirsiniz.