“Sansür rejimi kendine özgü bir karakter rejimi de yaratıyor”

barışünlü

ÖZGÜN ÖZÇER

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimattan farksız açıklamalarının ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin harekâtını eleştiren öğrencilerin gözaltına alınması ne denli şiddetli bir sansür döneminden geçtiğimizi bir kez daha gösterdi. İktidarın artık değil ideolojik, ahlâki ve duygusal bir tepkiye bile tahammülü yok.

Siyaset bilimci Dr. Barış Ünlü de aslında benzer bir dayanışma eyleminin sonucunda, 2016’nın Ocak ayında yüzlerce akademisyenle birlikte Türkiye’de Kürtleri hedef alan askerî operasyonlara karşı, barış bildirisinin altına imza attığı için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (SBF) görevinden KHK ile ihraç edilmişti. Ünlü uzun yıllardır, ihraç edilmesine de sebep olan, Türkiye’de Kürt meselesi ve Ermeni Soykırımı’na yönelik geçmişten bu yana süregelen körlük üzerine çalışıyordu.

Ünlü, geçtiğimiz ocak ayında Dipnot Yayınları’ndan çıkan Türklük Sözleşmesi kitabında bu “körlüğü” güçlü düşünsel temellerle açıklıyor. Beyazlık çalışmalarından erkeklik üzerine araştırmalara kadar pek çok farklı alandan beslenen kitapta geliştirdiği “Türklük Sözleşmesi” kavramıyla “Türklüğü” bir kimlikten öte, “Türk gibi davranmak, görmek, duygulanmak ve davranmamak, görmemek, duygulanmamak” olarak tanımlıyor.

Ünlü’ye göre iktidar tarafından kitlesel desteği arttırmak için mobilize edilen Türklük, bugün yaşanan olağanüstü baskı ve sansürün sadece bir ayağı. Diğer ayağı ise bu baskı ortamında ortaya çıkan ve Tayyip Erdoğan’ın etrafında örülen çıkar ilişkileri üzerine kurulu mafyatik yapılanma. Ünlü, uygulanan sansür ve baskının “bir karakter rejimi” yarattığının da altını çiziyor: Sansüre uyabilecek, otosansür yapabilecek insanlar yükseltilirken, tam tersine sansüre direnen, boyun eğmeyen, “zihnindeki sansürcüyü dinlememeye” çalışan insanlar ise baskı görüyor, işinden oluyor, hatta hapse atılıyor.

Ünlü ile bundan bir yıl önce ihraç edildiği SBF’nin çatısı altında, Mülkiyeliler Birliği seçimleri sırasında bir araya geldik. Barış İçin Akademisyenler bildirisini pek çok kişinin artık “Türk gibi görmemeye” başlamasının bir yansıması olarak değerlendiren Ünlü, bu noktadan geri dönüşün çok zor olduğunu anlatırken yüzlerce Mülkiyeli sandıkta oy kullanıyordu. Seçimi, bildiriyi imzaladığı için kendisi gibi ihraç edilen Dinçer Demirkent kazandı. Mülkiyeliler akademinin eleştirel ve itirazcı geleneğini yeniden diriltirken Ünlü ile toplum ve akademi üzerindeki baskı ve sansürü konuştuk.

Dilerseniz kitabınızın sonunda geniş bir şekilde ele aldığınız tespitle başlayalım; son bölümde Türklüğün sertleştiği bir kriz döneminden söz ediyorsunuz. Afrin harekâtında gördük ki, Türkiye’nin son derece kutuplaşmış yüzde 50’lik iki kavgalı safı, “Türklük” üzerinden yüzde 85’e varan bir çoğunlukla harekâtı destekledi, CHP milletvekilleri de harekâta Twitter’da profillerine Türk bayrakları ekleyerek arka çıkmıştı mesela. Türklük hâlâ bu ülkenin en birleştirici unsuru sanki…

Türklük elbette ki bu ülkenin birleştirici unsuru. Bunun tarihsel sebepleri var. Bir etnisite veya bir kültür olarak Türklükten ziyade, kitapta da ayrıntısıyla anlattığım görme, duyma, ilgilenme, bilgilenme, duygulanma biçimleri ve bunun tam tersi, görmeme, duymama, bilmeme, ilgilenmeme ve duygulanmama biçimleri olarak Türklük, Türklük Sözleşmesi dediğim bir çerçeve ve tarihsellik içinde oluşuyor. Bireyler çeşitli kurumlar içinde -diyelim ki ailede, okulda, camide, orduda ve çalıştıkları çeşitli alanlarda- akademi alanında, siyasette, adalet-yargı veya medya-gazetecilik alanında aldıkları eğitimle bir Türk olarak bakmayı, görmeyi, duymayı, eylemeyi, ilgilenmeyi ve duygulanmayı öğrenirler. Bunlar doğal bir şekilde gerçekleşir. Yani kişi bunları yapmacık veya teatral şekilde sergilemez. Gerçekten bir Türk gibi görür, gerçekten bir Türk gibi duygulanır, bilgilenir veya bunun tam tersi bilgilenmez, duygulanmaz, ilgilenmez. Bu anlamda bu ülkenin büyük bir bölümü bir Türk olarak yetişmiş ve yetiştirilmiştir. Dolayısıyla tabii ki, Türklük bu ülkenin birleştirici bir unsuru.

Bunun ayrıca çeşitli ödül ve cezalandırma mekanizmaları da var. Bu sözleşmenin bir parçası olursanız, reel veya potansiyel ödüllerden yararlanabilirsiniz. Sadece kendiniz değil, yakın çevreniz de. Ama Türklük Sözleşmesi’ne uymazsanız, bunun dışında kalırsanız – doğuştan da dışında kalmak olabilir, örneğin bir Ermeni veya Rumsanız veya sonradan da olabilir, örneğin Türklüğe direnmiş bir Kürtseniz, hatta Türklüğe karşı direnmiş bir Türkseniz– bunun çeşitli cezaları vardır: Bunlar öldürülmeden işten atılmaya, dışlanmadan sürgüne gitmeye kadar çok çeşitli cezalar olabilir. Herkes farklı şekilde cezalandırılır, her dönemde farklı cezalar ön plana çıkar. Herkesin anladığı farklı cezalar vardır. Biri hapisten korkar, diğeri dışlanmaktan.

Elbette şu anki Afrin harekâtına olan desteğin bu tarihsel Türklük Sözleşmesi ve Türklük halleriyle bir ilgisi var. Fakat Türklük Sözleşmesi kavramını geliştirmeye çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Türklük Sözleşmesi yeni olan her şeyi, Kürtlere veya Ermenilere karşı olan her şeyi veya Türklerin birleştiği her şeyi içine atabileceğimiz kavramsal bir çuval değil. Kavramı nüanslı kullanmak gerekiyor. Şunu demek istiyorum Afrin örneği için: Bir tarihsel boyutu var ama güncel bir boyutu da var, ki bu sadece Türklük Sözleşmesi ile açıklanamaz. Şu an Türkiye yeni bir sürecin içinden geçiyor. Bunun adını koymakta zorlanıyoruz. Bu yeni bir şey.

Yeni Osmanlıcılık ya da yeni İttihatçılık gibi yeni bir şey mi?

Hayır, eski kavramları kullanmaktan özellikle sakınıyorum. Bu yeni Osmanlıcılık veya yeni İttihatçılık deyip açıklayabileceğimiz bir şey değil. Hatta bu sadece Türklük Sözleşmesi ile açıklanabilecek bir şey de değil. Ben Türklük Sözleşmesi ile ideolojiler üstü bir şey anlatmaya çalıştım. İttihatçılıkla açıklanmayacak, İttihatçılığı da, Kemalizm’i de içine alan fakat Türk İslamcılığını, Türk milliyetçiliğini, hatta hepsi değil ama çeşitli biçimleriyle Türk Marksizmi ve Türk sosyalizmini de içine alan bir sözleşmeden bahsettim.

Fakat bu yeni olan şeyi de tarif etmek gerekiyor. 2013’ten sonraki sürece -özellikle 2015’te 7 Haziran seçimlerinden bugüne- baktığımızda aşırı sağcı bir iktidar bloku oluştuğunu görüyoruz. Bu blokta -ki esasında fiili bir iktidar bloku fakat artık yer yer resmîleşti, son seçim ittifakında olduğu gibi- Türk sağının üç temel damarı var: Bu blokun temel bileşenleri AKP’nin temsil ettiği İslamcılık, MHP’nin temsil ettiği Türkçülük ve Vatan Partisi’nin temsil ettiği nasyonal sosyalizm. Sağın üç temel damarı şu an Türkiye’de birleşmiş durumda. Bunların özellikle 2015’ten sonra izlediği politikaya; Kürt meselesinde izlenen politikaya, muhaliflere yönelik, gazetelere, akademiye, partilere yönelik olağanüstü baskıya baktığımızda, bundan da öte iktidarın kullandığı “yerli ve milli”, “biz ve onlar”, “bu topraklara ait olanlar ve olmayanlar” gibi söylemlere baktığımızda faşizan bir eğilim görüyoruz. Bu faşizme varabilir ve ucu açık bir süreç.

Türkiye’de 1923’ten bu yana ilk defa kitlesel bir destekle faşizmin ortaya çıkabileceğini görüyoruz. Eğer kavramlar üzerinde hassas davranmak istersek henüz buna faşizm demeyebiliriz. Fakat 10 sene sonraya gitsek ve Wikipedia sayfasını merakla açıp “Türkiye’de ne oldu” diye baksak, örneğin Türkiye’de faşizm olduğunu, 2 milyon insanın öldürüldüğünü ve 10 milyon insanın göç ettiğini okusak buna kimse şaşırmaz. Yani bu ucu açık bir süreç. 12 Eylül faşizminin ucu açık değildi, bunun birkaç yıl süreceğini ve yavaş yavaş yumuşayacağını herkes biliyordu. Fakat bugün, içinde bulunduğumuz bu sürecin nereye varacağını kimse kestiremiyor.

“Mafyatik bir iktidar yapılanması var”

Kitlesel destekli faşizmden söz ediyorsunuz. Bu faşizan söylemlerin bu denli etkili olmasını neye bağlıyorsunuz? Türklük’le mi ilgili?

Faşizm ideolojik gelişimini ve kitlesel hareketini, Türklük ve Sünni Müslümanlık üzerine geliştirebilir. Bahsettiğim 100 yıl içinde oluşan Türklük ve Sünni Müslümanlık duygularını, düşüncelerini mobilize edebilir. Fakat burada vurgulamaya çalıştığım şey, yeni bir dönemden geçtiğimiz ve bunun ucu açık, faşizan bir dönem olduğu.

Ama aynı zamanda şunu vurgulamak istiyorum: Bu dönemin ikinci ayağı da mafyatik bir iktidar yapılanması. Bunu mesela Ahmet Şık ısrarla kullanıyor. Bunu öfkeyle söylediği düşünülebilir ama bence bir gerçeğe parmak basıyor. Gerçekten de bu sosyal bilimsel olarak da incelenmeli. Mesela Rusya’daki mafyatik kleptokrasi hakkında çok yazılmaya başladı. Benzer şekilde Zuma zamanında Güney Afrika için benzer analizler vardı. Türkiye için de bence bunun üzerine daha dikkatli düşünülmeli. Devlet bir mafya ağı şeklinde nasıl örgütlenebilir? Gerek iktidardakilerin vücut dillerine, kullanılan lakaplara, Soma’da hatta yurtdışında en ufak bir protestoda bulunan kişilere bile fiziksel olarak saldırmalarına, gerekse de tek adam iktidarının çevresinde oluşan ekonomik, siyasi ve polisiye ilişkiler ağına baktığımız zaman, mafyatik bir örgütlenme ve ilişki ağı görüyoruz. Bu ikili yapının, yani mafyatik ve faşizan yapılanmanın ayakları birbirini besleyebilir de, birbiriyle çelişebilir de. Çünkü faşizm dediğimiz zaman korkunç da olsa bir ideolojiden bahsediyoruz. Fakat mafya dediğimiz zaman, bir kişi etrafında oluşan ve dönen bir iktidar ve maddi bir çıkar ağından bahsediyoruz. İkili bir yapı var burada: Birbirini destekleyebilirler de, birbiriyle çelişebilir de…

Bu şekilde basitçe söylersek, Türkiye’de bir yalan ve talan düzeni kuruldu. 10-15 yıllık bir geçmişi var belki ama son dönemlerde bu düzen iyice ayyuka çıktı. Bu yalan ve talan düzeninin gerçeğin karşısında müthiş bir kırılganlığı da var. Dolayısıyla olağanüstü bir baskı ve sansür döneminden geçiyoruz. Büyük medyanın, akademinin tamamıyla kontrol edildiği, muhalif akademisyen ve gazetecilerin tasfiye edildiği, her an hapse atılabileceği, bağımsız medyanın neredeyse hiç kalmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bu sansür ve baskı dönemi de otosansür dediğimiz şeyi yaratıyor.

Fakat otosansür nedir? Otosansür yapan kişinin muhalif, alternatif görüşleri vardır ama sansürcü onun zihnine girer. Otosansür yapan kişi de kendi zihni içinde sansürcünün gözüyle bakmaya, düşünmeye ve kendisini sansürcünün gözüyle sansürlemeye başlar. Otosansür için o kişinin gerçekten de muhalif ve alternatif görüşlerinin olması ve kendini bir şekilde bilinçli veya yarı-bilinçli olarak sansürlemesi gerekir. Türkiye’de ikisi de oluyor ve hiç olmadığı kadar çok oluyor.

“Düşünce daha oluşmadan, düşünme sansürleniyor”

“Zihne girmekten” şunu da anlıyorum: Bu dönemdeki otosansürün kaynağı sadece Türklük Sözleşmesi değil, aynı zamanda sözünü ettiğiniz mafya rejiminin oluşturduğu çıkar birliği de olabilir mi? Mesela Tayyip Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin ile ahlaki ve duygusal dayanışma gösteren öğrenciler için “okuma hakkı vermeyeceğiz” diyerek talimatta bulunurken, akademisyenler ve rektörlere sadece Türklük Sözleşmesi’nden doğacak bir refleks değil, politik çıkar üzerinden sansür ve otosansür talebinde bulunmuyor mu?

Şöyle bağlayabiliriz: Türk olmak demek, çeşitli kurumlarda ve alanlarda Türk olmayı öğrenmek demektir. Yani Türk gibi davranmayı, görmeyi, duymayı ve davranmamayı, görmemeyi, duymamayı öğrenmek demektir. Bu otosansürden de önce gerçekleşen bir şey. Bu aslında düşüncenin değil, düşünmenin sansürlenmesi demek. Ayrıca sansür sadece düşünceyi hedeflemez, duyguları ve eylemleri de hedefler. Bir düşünce daha oluşmadan, yani düşünmenin kendisi sansürlenir. Bir duygu daha oluşmadan, duygulanmanın kendisi sansürlenir. Belli bir biçimde eyleyişin, o kapasitenin kendisi sansürlenir.

Bir “Türk gibi olmak” demek başka şekillerde düşünebilme, duygulanabilme, davranabilme potansiyelinin ortaya çıkmasını engellemektir. “Türk gibi olmayan” görme, ilgilenme, duygulanma biçimlerinin bilincimize ve bedenimize hiç ulaşmaması demektir. İnsanlar çeşitli alanlarda ve kurumlarda bu şekilde “Türk olmayı” öğrenir. En önemli sansür bu ilk aşamada gerçekleşir. Türklük Sözleşmesi’nin asıl vasfı ve gücü de budur. Yoksa bir düşünce oluştuktan sonra onu döverek, baskı altına alarak sindirirseniz işte şu an AKP’nin düştüğü duruma düşersiniz.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Türklük Sözleşmesi kurucu bir sözleşme. Bu tarihsel olarak bir gerçekliğe, gerçek duygulara dayanıyor. 1913-1923 arası Müslümanların ortaya koyduğu, yatay bir şekilde oluşmuş, kendi canlarını, akrabalarını ve topraklarını korumak için oluşturdukları bir sözleşme bu. İçinde kendi çıkarlarını koruyabilecekleri yeni bir devlet inşa ettikleri bir sözleşme. Sözleşmenin içinde doğan devlet de gerçekten Türklük Sözleşmesi’nin içinde kalan insanların reel ve potansiyel çıkarlarını korumayı becerebilmiş; modern, Weberci anlamda belli bir gayrîşahsi rasyonelliği olan çeşitli kurumlar oluşturmuş. Bunun sonucunda beğenelim veya beğenmeyelim, dünyada saygı duyulan, sözü ve ağırlığı olan modern bir devlet ortaya çıkmış.

Fakat şimdi bu devletin çöküş dönemini yaşıyoruz. Şimdi bütün kurumların çöktüğü ve yerini mafyatik bir görüntünün aldığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla Türklük Sözleşmesi ve o sözleşmeyi ayakta tutan kurumlar derken -bu yargı olabilir, üniversite olabilir, meclis olabilir, seçim sistemi olabilir-  insanların Türklük içinde kalarak ve kendi onurlarını koruyarak yükselebilecekleri, bürokrat, profesör olabilecekleri, aşağılanmadan, horlanmadan, dövülmeden birçok yerde yükselebilecekleri bir sözleşmeden ve kurumsal ağdan bahsediyorum. Bu çöküyor. Sözleşme aslında o ödül mekanizmasını artık o kurumsal, gayrîşahsi modernlik içinde sunamıyor ancak mafyatik ilişkiler ve çıkar sağlama ağı etrafında sunabiliyor.

Türklük Sözleşmesi’ne geri dönersek, son 20-30 yılda o Türklüğün görme, algılama, bilme biçimleri Kürt hareketinin ve Ermeni aydınların etkisiyle birlikte sorgulanır oldu. Kürtler ayrı bir güçle ortaya çıkınca artık Kürt meselesini görmemek, bununla ilgilenmemek mümkün olmaktan çıktı. Kürtler ile Ermenilerin alternatif tarihyazımını görünce, Ermeni Soykırımı ve Dersim Soykırımı gibi tarihsel olaylar ortaya çıkmaya başlayınca da şu oldu: Bunu gören bir kesim bunların yalan olduğuna dair tepki göstererek çok daha reaksiyoner bir Türklüğe kapıldılar ve bunları çürütecek yeni kitaplar yazmaya başladılar. Fakat bunu beceremediler, çünkü bu kültürel sermayeden yoksunlar, çünkü “Türk olmak” biraz da düşünme kabiliyetinden feragat etmek demek. Dolayısıyla çok hazırlıksız yakalandılar, çok güçlü bir tarihyazımı çıktı karşılarına ve hâlâ bununla mücadele edemiyorlar. O düşünsel konfor belli bir tembellik yaratmıştı. Türklük krizi dediğim şey de bununla ilgili: Eskiden görmediğiniz şeyleri görmeye, eskiden duymadığınız şeyleri duymaya başlıyorsunuz ve buna mecbur kalıyorsunuz.

Beri yandan da dönüşen milyonlarca insan oldu son yıllarda Türkiye’de. Kendi Türklüğünün farkına varan -sadece Türkler de değil, Kürtler de Kürtlüklerinin farkına vardı, daha güçlü ve cüretkâr şekilde sahiplenmeye başladılar, keza Ermeniler de öyle- çok sayıda Türk de kendi görme biçimlerinin Türklükle nasıl gölgelenmiş, şekillenmiş ve sınırlanmış olduğunu fark ederek, başka şekillerde görmeye ve algılamaya başladı. Bunu Gezi’de çok açık bir şekilde gördük ama daha açık bir şekilde HDP’nin yükselişinde gördük.

7 Haziran’da…

7 Haziran’da tabii ama sonrasında da devam edecekti bu. Bu her Türk’ün aynı şekilde dönüştüğü anlamına gelmez. Fakat bu bir süreçtir. Kriz süreci böyle bir şey: Birinde çok daha radikal yaşanır, birinde alttan alta, yavaş yavaş yaşanır. Mesela HDP’ye oy vererek gösterir bu kendini ya da Demirtaş’ı severek gösterir.

Ama 7 Haziran’dan sonra devlet, hükümet ve bu aşırı sağ iktidar bloku o dönüşüm sürecini bir anda zorla kesti ve savaş siyasetine dönerek Türklerin dönüşümünü de ortadan kaldırmaya çalıştı. Tabii ki o savaş siyaseti, faşizan ve mafyatik baskı siyasetiyle birleşince, ortaya yoğun bir sansür ve onu takip eden otosansür çıktı. Her yerde devletle, hükümetle ve bu iktidar blokuyla işbirliği yapacak, suç ortaklığı yapacak insanlar yükselmeye başladı.

“Kürt basını ve Kürt sanatı özü itibariyle gayrîmeşrudur”

Basın özgürlüğü tartışmalarında Kürt basınına yönelik baskılar ve sansür, Kürtlerle herhangi bir şekilde dayanışma içine giren basının üzerindeki baskılar yeterince dile getirilmiyor. Bunu neye bağlıyorsunuz, mesela yazdığınız üzere “Türk gazetecilerin haber yaparken Türk gibi bakmalarından” mı kaynaklı?

Kürt hareketi, Kürt basını, Kürt sanatı, Kürt sinemacılığı, Kürt belgeselciliği aslında özü itibariyle gayrîmeşrudur. Devlet tarafından, millet tarafından, siyasi kurumlar, yargı vs. tarafından gayrîmeşru olarak görülür. Fakat belli dönemlerde – açılım dönemlerinde veya sözleşmenin yumuşadığı dönemlerde – bunlara belli alanlar tanınabilir. Bu alanlar tanınınca da bunlar daha fazla ilgi görüyor olabilirler. Fakat sertleşme anında o gayrîmeşruluk tekrar bir anda gündeme getirilir ve bunlar çok hızlı bir şekilde cezalandırılır. Gayrîmeşru olduğu için bu bir infial yaratmaz, muhalifler arasında da bir infial yaratmaz. Bu zaten kanıksanmış, beklenen, içselleştirilmiş bir şeydir. Çünkü bunlar sistemin, sözleşmenin dışındadır.

Düşünün, HDP’ye karşı neler yapıldı: Kaç milletvekili, kaç belediye başkanı tutuklu ama bir infial yaratmıyor. Buna karşın CHP’nin bir milletvekili tutuklansa büyük bir infial yaratır. Veya muhalif, ünlü ama Türk bir gazetecinin tutuklanmasının yarattığı infial, bir Kürt gazetecinin tutuklanmasından çok çok daha fazladır. Kürtlerin sistem dışı ve gayrîmeşru olduğu bilgisi herkesin zihnine işlemiştir. Bu normal, olağan görülür.

“Cebeci kampüsü iktidar tarafından işgal edildi”

Akademide -barış bildirisi öncesinde elbette- Türklüğün dışına çıkacak çalışmalar yapmak ne kadar mümkündü? Sınavda Abdullah Öcalan’ın metinleri hakkında bir soru sorduğunuz için daha önce yargılandınız: Türklük Sözleşmesi üzerine çalışırken hiç baskı gördünüz mü?

Daha önce İsmail Beşikçi üzerine çalışmalarım oldu, “sömürge Kürdistan” kavramı üzerine çalışmalarım oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Kürt meselesi ve Ermeni meselesi üzerine bir lisans dersi veriyordum. Bunları yaparken doğrudan bir baskı görmedim. Bunu anlamak için Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin belli bir tarihsellik içinde oluşmuş özerk ve demokratik kültürünü anlamak gerekiyor. Siyasal, Türkiye’nin düşünsel çölünde, Ankara’nın Cebeci semtinde oluşmuş demokratik bir vaha gibidir. Siyasal’ın veya bu geleneğin eleştirilecek çok yanı olabilir fakat bu özelliğini de anlamamız gerekiyor.

Ben bu özerk ve demokratik kültür içinde bunu büyük bir doğallıkla yaptım. Doğrudan sansüre hiç uğramadım ve otosansür mekanizmalarımı da yıllar içinde giderek kaybettim. Bana bunlar çok doğal gelmeye başladı. Mesela Kürt meselesi lisans dersinde Abdullah Öcalan’ın metinlerini okutuyordum. Niye? Çünkü Öcalan’ın metinlerini anlamak ve öğrenmek, özellikle de 1970’lerden sonraki dönemde Kürt meselesini anlamak için şart. Bu kadar basit. Bütün bunlar belli bir doğallık içinde kendiliğinden gelişti. Sonradan yargılandığım sınavda ne soracağıma ise gerçekten de sınavdan 10 dakika önce karar verdim, matbaaya gittim ve soruyu bastırdım. Fakat mesele şu: O metinler derste okutuluyordu. Syllabus’ta vardı, okul fotokopicisinde çoğaltılıyordu, öğrenciler örneğin Öcalan’ın 1978 tarihli makalesinin fotokopisini isteyip okuyorlardı. Bana gerçekten de bunlar çok normal gözükmeye başlamıştı.

7 Haziran 2015’ten sonra başlayan savaş ortamı, aşırı sağ iktidar blokunun oluşması, Barış İçin Akademisyenler süreci, sonraki darbe girişimi ve ardından oluşan OHAL’le birlikte, okul içinde olmasa bile dışarıdan rektörlüğün, hükümetin sansür baskısı arttı. Rektörlük çok sayıda soruşturma açtı bizlere. Siyasal Bilgiler Fakültesi mensuplarına, sadece siyasi nedenlerden ötürü 40’ı Barış İçin Akademisyenler soruşturmaları olmak üzere 70 kadar disiplin soruşturması açıldı. Bu yüzden yavaş yavaş otosansür mekanizması insanların zihinlerine girmeye başladı.

2015’ten sonra olan şey, aslında Cebeci kampüsünün devlet ve rektörlük tarafından işgal edilmesidir. Demin kullandığım metaforu akla getirirsek, çölün vahayı işgal etmesidir. Tabii ki ondan sonra herkes, ben de dâhil, daha fazla otosansür mekanizmaları geliştirmiş olabiliriz. 2017 Şubat ayında atıldım, aynı soruyu atılmadan önce 2017’nin Ocak ayında sorar mıydım? Bilemiyorum. Yaklaşık 40 kişi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden atıldı, 30’a yakın da İletişim Fakültesi’nden atıldı. İletişim ve Siyasal kardeş fakültedir, eskiden Basın Yayın Yüksekokulu olarak Siyasal’ın bir parçasıydı, dolayısıyla kültürleri çok benziyor. İki komşu binadan toplam 70 kişi atıldı. Onlar atıldıktan sonra geriye bu fakültelerin, bu özerk kültürüne sahip çıkacak az sayıda arkadaşımız kaldı.

Bu alanları artık demin bahsettiğim iktidar bloku tarafından işgal edilmiş coğrafyalar olarak görebiliriz. Düşünceden nefret eden, düşünceye karşı tarihsel olarak büyük bir şüphe geliştirmiş aşırı sağ hareketlerin birlikte oluşturduğu bir bloktan bahsediyorum. Alternatif ve muhalif düşünceye karşı müthiş bir korku ve şüphe beslemiş bir yapılanma tarafından kampüs işgal edildi.

“Hrant Dink’in öldürülmesinden dolayı büyük bir suçluluk duygusu yaşandı”

Barış İçin Akademisyenler bildirisi Türklük için bir kırılma noktası oldu. Kitabınızda da bildirinin Ermeni Soykırımı’ndan tam 100 yıl sonrasına denk geldiğini özellikle vurguluyorsunuz. Sizce bildirinin bu süreçte tarihsel önemi nedir?

İki bin kişi belli riskleri göze alarak bu metne imza attıysa bu toplumsal bir olgudur, kişisel düzeyde açıklanamaz. Ben bu sosyolojik dinamiği son 20-30 yıldır yaşanan Türklük krizine bağlıyorum. Bir Türk gibi görmemeye, bir Türk gibi duymamaya, ilgilenmemeye başlamış çok sayıda insan ortaya çıktı. Barış İçin Akademisyenler bunun üniversitelerdeki bir yansıması.

Kendisinin bir Türk gibi gördüğünü, ilgilendiğini fark etmeye başlayan insanlar duygu ve düşünce dünyası olarak Türklüğün dışına çıkmaya başladılar. Kürt hareketinin ideolojik etkisi önemli ama Hrant Dink’in de büyük bir etkisi vardı. Yaşarken de vardı, öldükten sonra da büyük bir etkisi oldu. Hrant Dink’in katledilmesiyle 1915 arasında tarihsel bir bağlantı kuruldu. 1915’in 1915’te kalmadığını ve hâlâ devam ettiğini insanlar çok net bir şekilde gördü, özellikle de entelektüeller. Hrant Dink’in öldürülmesinden dolayı da “koruyamadık, gözümüzün önünde öldürüldü” gibi bir suçluluk duyuldu. Birçok insan bu suçluluk duygusunu hissetti, duygusal ve düşünsel bir dönüşümden geçmeye başladı. Akademisyenler ve entelektüeller dünyanın her yerinde bu türden dönüşümlere en açık insanlar.

Barış bildirisinin 1915’in 100. yılına denk gelmesi de tesadüf değildir tabii ki. [Soykırımın 100. Yıldönümü] o devamlılığı, tarihsel sürekliliği ve yarattığı duygusal yükleri çok daha fazla hissedilir kıldı. O tepkinin gücü biraz ondan kaynaklandı: Ne olursa olsun bu tepki verilmek istendi. İnsanlar, özellikle ikinci imzacılar, Tayyip Erdoğan ve Sedat Peker’den gelen tehditleri bilerek ve göze alarak metni imzaladılar. Mesela Ankara Üniversitesi’nde herkes atıldı, ikinci imzacılar da dâhil.

Bir de şunu vurgulamak istiyorum ki, bu bazen muhalif entelektüeller tarafından bile küçümseniyor: Türkiye’de bence dünyanın çok az yerinde olan – Siyasal Bilgiler ve İletişim Fakülteleri de bunun bir parçasıdır – radikal bir entelektüel gelenek var. Bu en azından 1960’lara kadar rahatlıkla götürülebilir. İsmail Beşikçi gibi çok radikal isimler de ortaya çıkmış bu akademiden. O kadar radikal olmasa bile, kendi devletini ve milletini eleştirmiş, bunu göze alabilmiş ve bu eleştiri faaliyetine değer veren hatırı sayılır bir entelektüel gelenek var. Giderek de güçleniyor. Bence dünyanın çok az ülkesinde var böyle güçlü bir gelenek. Barış İçin Akademisyenler biraz da bu geleneğin geldiği noktayı gösteriyor. Bundan geri dönüş çok zor. Muhtemel 10 yıl, belki 20 yıl sonraki sıçramada bu sol gelenek daha da büyüyecek ve derinleşecek.   

Kitabınızın bir noktasında dönüşümden de bahsediyorsunuz. Türkiye’de kalıcı bir toplumsal ve siyasi dönüşümün Kürtler ve Ermeniler hakkında bilgisizlik ve duygusuzlukla yüzleşmeden ve farkındalık geliştirilmeden yapılabileceğine inanıyor musunuz?

Yüzleşmek gibi kavramlar çok kullanıldı ve onlara biraz duygusal bir boyut kazandırıldı. Elbette tarihsel farkındalık, tarihe başka gözlerle bakmak, bu toplumun, bu devletin nasıl oluştuğuna dair alternatif, muhalif ve eleştirel bir bilincin ortaya çıkması çok önemli. Fakat bir toplumu dönüştüren asıl şey, iyi niyetten veya tarihsel bilinçten ziyade güç ilişkileridir. Güç hiyerarşisine meydan okunabiliyor mu? Güç hiyerarşisi değiştirilebiliyor mu? Güç hiyerarşisinin altındakiler kendilerine ait bir güçle ortaya çıkıp yok sayılmayı imkânsız hâle getiriyorlar mı?

Bence Türkiye’de Kürt hareketi ve feminist hareket bunu yapabildiler, bir güç olarak ortaya çıkabildiler. Türkiye’de Kürt hareketine karşı, Kürtlere karşı nasıl yoğun bir tepkisellik ortaya çıktıysa, kadınlara karşı da ortaya çıkıyor. Daha genel olarak kadın güçlenmesini de düşünebiliriz. Kadınlar güçlendiği için Türkiye toplumu dönüşüyor ve kısmen erkeklik de dönüşmeye başlıyor, yeni erkeklik tipleri ortaya çıkmaya başlıyor. Kürt hareketi ciddi bir şekilde ortaya çıktığı için Türklük dönüşmeye ve yeni görme biçimleri ortaya çıkmaya başlıyor. Güç ilişkileri dönüştükçe toplum da dönüşebiliyor. Bu dönüşümde entelektüel ve akademisyenlerin, yazdıkları kitapların ve aldıkları tavırların çok önemli bir rol oynadıklarını yadsımıyorum. Ama asıl etki toplumsal güç dengelerindeki değişikliktir.  

“Bilgisizliğin ve duygusuzluğun arkasında imtiyaz ve çıkarlar var”

Çalışmalarınızın zemininin önemli bir kısmını ise Beyazlık çalışmaları oluşturuyor. Kitabınızda çok sayıda siyahî yazara da atıfta bulunuyorsunuz. Siyahî yazar ve kanaat önderi James Baldwin -ki kişinin bireysel sorumluluğunu da yazılarında sıkça vurgular- şöyle diyor: “Beyazların Siyahlar hakkında bilmedikleri, kaçınılmaz olarak kendileri hakkında bilmediklerini ortaya çıkarıyor.” Kürtler ve Ermeniler hakkında bilgisizliğin ve duygusuzluğun giderilmesi toplumsal olduğu kadar bireysel bir dönüşüm mü gerektirir?

Etnik, ırksal, cinsel veya sınıfsal hiyerarşilere; hiyerarşinin üst katmanında olan bireylere baktığınız zaman, kendilerine dair yoğun bir şuursuzluk olduğunu görürsünüz. Kendi erkekliklerinin, kendi Türklüklerinin farkına varamazlar. Bunun içerdiği imtiyazlar üzerine düşünmezler. Aynı şekilde hiyerarşinin altındakilere dair bilgileri de çok sınırlıdır. Onların yaşadıkları sorunları, dezavantajları bilmezler ve bilmek de istemezler. Çünkü imtiyazlarının, avantajlarının hak edilmiş olduğunu düşünmek ve bunu sürdürmek isterler. Dolayısıyla kendilerine dair bilgisizliklerinde bir çıkar vardır. Bu çıkar ve bilgisizlik bilinçli olarak düşünülmez. “Ben bu konuda bilgisiz kalayım çünkü bilgilenirsem değişmem gerekir” diye düşünülmez. Bunlar çeşitli psikolojik ve bilinçdışı mekanizmalarla insanın bilincine girmeden engellenir zaten. Bahsettiğim otosansürden de önce olan, o ön-sansür diyebileceğimiz aşamada gerçekleşir. Bundan dolayı bir kaybı olmaz. Yani üsttekilerin, alttakilerin ne düşündüğüne, ne hissettiğine, ne yaşadığına dair bilgisizliğinden dolayı bir kaybı olmaz. Fakat ezilenler ezenlerin, sömürülenler sömürenlerin ne bildiğini, ne düşündüğünü ve nasıl davranacağını bilmek zorundadır çünkü bu onlar için bir hayat memat meselesidir.

Deminki güç meselesine dönüyorum. Bilmekte de çıkar vardır, bilmemekte de ve bunlar o hiyerarşilerdeki kişi ve grupların konumlarıyla ilgilidir. James Baldwin beyazların bilgisizliklerinden bahsederken, bunun beyazlıkla ilgili bir bilgisizlik olduğunu söylüyordu. Bu bilgisizliklerin arkasında çoğu zaman örtük ama aynı zamanda gerçek olan, konuşulmayan ama bir o kadar da etkili olan, kendini her gün hissettiren ve doğumundan ölümüne kadar o beyaz kişiyi avantajlı kılan imtiyazların ve çıkarların olduğunu söylüyor. Tabii Amerika’da da siyah hareketlerinin güçlenmesiyle birlikte beyazlık belli bir dönüşümden geçti. Ama aynı şekilde 60’lardan bugün Trump fenomenine kadar getirebileceğimiz reaksiyoner bir beyazlık da oluştu. Benzer şeyler Türkiye’de de yaşanıyor. Bu bilgisizlikler, ilgisizlikler, duygusuzluklar mutlaka bir dönüşüme uğruyor. Kimi zaman daha katı, daha tepkisel, ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi bir hal alabiliyor. Ama onun dışında bir dönüşüm de getiriyor, yeni erkeklik, yeni Türklük, yeni beyazlık biçimleri ortaya çıkabiliyor.

 

Dolayısıyla sansür ve otosansüre karşı kendi içimizde bireysel bir sınav da vermemiz mi gerekiyor?

Sansür aslında bir karakter rejimi yaratıyor. Sansüre uyabilecek, otosansür yapabilecek insanları yükselten, onlara değer veren, onların iş bulabildiği, para kazanabildiği, makamlarını koruyabildiği, daha yukarılara gidebildiği bir karakter rejimi yaratıyor. Tersten söylersem sansüre direnen, sansüre boyun eğmeyen, otosansür yapmamaya çalışan, zihnindeki sansürcüyü dinlememeye çalışan insanların yükselemediği, itilip kakıldığı, işten atıldığı, hapse atıldığı bir karakter rejiminden bahsediyorum. Bu karakter rejiminde “en kötüler” yükselirken “en iyiler” cezalandırılıyor. Dolayısıyla, bu dönemde gördüğümüz, düşünceye, bilgiye ve gerçeğe duyulan saygısızlık ve aynı zamanda maddi ve bayağı olana merak, ilgi, sempati bir tesadüf değil.

Özetle, yoğun bir baskı ve sansür rejiminin yarattığı özel bir karakter rejimi içinde yaşıyoruz. Sansür ve otosansürün nasıl işlediğini anlamak için yaratılan bu karakter rejimini de anlamak gerekiyor.