“Cesaret verelim, cesaret edelim”

ezop

 

İHTİYACIMIZ OLAN…

Pesimizm de, optimizm de diyalektik bir ilişki içindedir. Pesimizm hep haklı gibi görünür ama optimistler de haklıdır. Pesimistler korunma-koruma duygusuyla bugün için, optimistler ise gelecek için, bir şeyler üretirler. Ben işe bu taraftan, pozitif taraftan bakmanın, geleceğe yatırım yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. İyi olanın farkına varabiliriz ve daha iyi olabiliriz. Daha iyi örgütlenebilir, daha zekice alanlar yaratabiliriz kendimize, üzerimize çökmüş olan karanlıktan yırtabiliriz… Bizim ve bizim gibi “durumdaki iyiliği görenler” sayesinde bu çabadan başkaları da faydalanabilir. Belki basit ve naifçe açıklıyorum ama bu tür bir argümana çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu ülkenin neredeyse geleneği olmuş; ciddi bir mızırdanma ve “bizden bir halt olmaz”cılıktan ibaret düşünsel dünyamız.

Gezi’den sonraki ruh halinin hızla yeraltına çekilmesinin nedenlerinden biri bu sürekli mızırdanma halidir. Halbuki söylenmek yerine proje yapabiliriz. Projeleri iyimserler yapar, kötümserler değil. Kötümserler “Yapacağız da ne olacak?” der. Halbuki yaptığınızda bir şeyler birikiyor. Çünkü bugün biliyoruz ki, hukukun hiçbir önemi yok. Hukuk çalışmıyor. Şu anda hiçbir şey çalışmıyor ama arşivleyebiliriz, yarına bırakabiliriz yaptıklarımızı.

ÖLÜYÜ GÖMMEK

Yunan tragedyası Antigone’de de vardır ceza olarak ölünün açıkta bırakılması. Antigone, kralın öldürttüğü kardeşini gömmek ister ve bu yüzden o da cezalandırılır. Ölüyü, ölmüş olan bir şeyi gömmeden kurtulamıyoruz ondan, hayaleti bize bulaşıyor. Bugünleri gömebilmek için de çok ciddi bir arşive ihtiyacımız var. Ben kendi adıma bunun elbette hukuk yolları ile olacağına inanıyorum. Bugün bu kararları veren hakimlerin isimlerinin bir yerlerde kayıtlı, yazılı olması gerekiyor. Çünkü çocuklarımız var, gelecek var, hayat devam ediyor. Yaptığımız bu toplantıların, sansür üzerine konuşmaların, buluşmaların kayıt altına alınmasını sağlamalıyız ki, gelecekte bunlara neden olanların “hakkı verilsin”, mezarlarının üstü örtülebilsin, gömülebilsin. Yoksa kimlerin işlediği belli olmayan cinayetler gibi hala masada duracaklar. Korkutma işine yarıyor bunlar. Ciddi bir korku altında yaşıyor olmak, bizim toplumumuzun en büyük belası uzun yıllardır. Fark etmiyoruz artık korkuyu, alıştığımız için fark etmiyoruz. Buradan da şuna bağlanabiliriz; Türkiye’de gerçek manada bir sansür kurumu, sansür kültürü yok. Çok geçmişte, 60’larda kaldı. Fakat otosansür var. Sansürü kurumsallaştırmak zor iş, hele de nüfus arttıkça. Hâlbuki otosansür çok kolay; bir korkutuyorsun sansür kuruluna hiç gerek kalmıyor. İnsanlar kendilerinin sansür kurulu oldu, birbirlerine “aman öyle yapma, böyle söyleme” diyerek sansürü işlevsel hale getiriyorlar.

FESTİVALLER, TEŞVİK SİSTEMLERİ

Yakın zaman önce Antalya Film Festivali’nin ön elemesinde bir belgeselin gösterilmesi engellenince pek çok arkadaşımız sansüre dikkat çekmek için ayağa kalktı. Fakat aslında orada herkesin gözünden kaçmış çok ciddi bir otosansür operasyonu vardı. Belgeselin yönetmeni, filmde birtakım değişiklikler yapıp festivale tekrar göndermeyi teklif etti. İşte yönetmenin yapmayı teklif ettiği o değişiklik, otosansür demek. Belki çok zararlı bir tavır gibi görünmüyor, “Ben şimdi bu senaryoyu geçireyim de sonra istediğim filmi çekerim” yaklaşımı da bir mücadele yöntemi olabilir, bunu ahlaksızlık olarak görmüyorum ama herkesin kendini sansürlediği gerçeğini değiştirmiyor bu. Kültür Bakanlığı’ndan destek almanın ya da bir festivale katılmanın başka imkânı yok bugün. Dolayısıyla bu yöntem çalışıyor.

Şimdi bahsedeceğim şey bir şehir efsanesi değil, gerçek: Kültür Bakanlığı’na yapım desteği alabilmek için senaryonuzu gönderdiğinizde filmin yönetmeni, başoyuncusu, senaristi ve yapımcısının adı sinema kuruluna girmeden önce MİT’e gönderiliyor. Oradan onay çıkarsa kurula alınıyor. Mit’te kayıtların varsa, barış imzacısıysan, barış sinemacısıysan projene özellikle “Hayır” deniyor.

Ama oradaki para, bizim paramız; senaryo, bizim senaryomuz; tiyatrolar, bizim tiyatrolarımız… Bu yüzden Devlet Tiyatroları’nı protesto edip orada oyun yapmamak veya Kültür Bakanlığı’na film göndermemek doğru bir tavır değil benim gözümde. Tam tersine yüzlerce film göndermek, yüzlerce oyun yapmak lazım. Bizim alanımıza devletin sahip çıkmasının önüne geçmek gerekir. Bilmeyenlere, şöyle de bir bilgi geçeyim; Kültür Bakanlığı’nda çok demokratik bir teşvik sistemi de var, yanlışlıkla oluşmuş bir sistem gerçi ama… Sinema biletinden kesilen bir rüsum var ve sinema destekleme fonu o rüsumdan besleniyor. Ne demek bu? Sen seyirci olarak sinemaya gittiğinde bilete verdiğin paranın bir lirasını gelecekte çekilecek filmler için ayırmış oluyorsun. Böylece seyirci arttıkça fon da artıyor. Arada aracı olmaktan başka da bir görevi yok aslında devletin. Ama tabii bakanlık başka şeyler için kullanmıştır bu sistemi.

YARATICILIK VE OTOSANSÜR

Olağanüstü bir yaratıcılık eksikliği var Türk Sineması’nda. Bunu festivallere katılan art house filmleri de dahil ederek söylüyorum. Güzel filmler, kalite olarak dünyadaki örneklerinden bir farkı yok fakat dikkatle izlediğimizde bir yaratıcılık problemi var. Bir kere birbirlerine benziyorlar. Bunun nedeni de korku…

Biz sinemamızı 30 yıllık bir boşluktan sonra tekrar kurduk. Teknoloji, hikâye anlatma, senaryo dili gibi şeyler gelişti, oyunculuklar çok ilerledi. Fakat son dört, beş yıldır hem anlatım tarzı hem de teknik olarak yavaş yavaş donmaya başladı sinemamız. Elimizi bağlayan şey senaryolarda siyasi bir mesajın olması değil sadece. Otosansür öyle bir şey ki bünyenize yerleşiyor, siyasi bir tehlike olmasa bile yapmamanız gereken şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Özetle tekrar söylemek gerekirse, yaratıcılığın önündeki esas büyük engel otosansür. Siyasi yaratıcılığı, yaratıcı bir muhalefeti engelleyen şeyler de böyle şeyler.

Belgeselde durum daha da berbat… İbret diye seyredilebilecek belgeseller var. Belgeselin etkili olabilmesi için çok derin bir araştırma yapılması gerekir. Bizdeki belgesellerse genelde “gittim, gezdim, gördüm” şeklinde. Yunan belgeselci bir dostum var, Türkiye’de de belgesel çekiyor. İran’da müzik üzerine yaptığı iki bölümlük belgeselini seyrettim. Taklalar atıp çeşitli numaralar yaparak izinli bir şekilde iki senede çekmiş bu belgeseli. Hayatımda bu kadar ağır siyasi eleştiri içeren bir belgesel görmedim.

Bu açıdan çok zayıfız. Bu imkânsızlık değil, bunların hepsini derin bir korkuya ve çekinikliğe bağlıyorum. Tek çare korkmadan film yapmak ve seyirci bulacağınıza inanmak, hatta o seyirciyi aramak, hatta o seyirciye “çağrı” yapmak! Çünkü seyredilmeyen bir filmin, dinlenmeyen bir hikâyenin manası, etkisi yok.

Türkiye’de sinema için fon yok. Avrupa’da ise bir yığın fon var. Özel fonlar, bölgesel fonlar, birkaç devlet fonu, sinema fonu var. Aynı zamanda fonları kredilendiren bankacılık sistemleri de var.

Esas olarak burada yatırımcı yaratmak gerekiyor. Bu ülkede yaşayanların dünyaya taharet musluğundan başka hediye edebileceği bir şey yok şu anda. Konumuz dışı oldu belki ama bir Fransız’a faydamız dokunmayacak mı bizim? Ben hikâye anlatıcısıyım, Amerikan filmlerinden, Fransız filmlerinden etkilendim. Türk filmleri dünyanın hiçbir yerinde seyredilememiş olarak mı kalacak? Kafayı böyle çalıştırmak, böyle düşünmek lazım. Sansürü aşmakla uğraşmak yerine enternasyonal, popüler projeler yapmak lazım. İyi sinema, festivallerde gösterilen filmlerden ibaret olamaz. Korkudan yeni yollar açmayı ihmal ediyoruz. Kocaman bir dünya var; internet sağ olsun, “hazreti google” sağ olsun bir sürü imkân var. Sinemacıların o kapalı kutudan çıkması lazım. O zaman burada ne olduğunu dünyaya da anlatabiliriz.

İlginç gelebilir ama sinema salonlarının sayısını arttıracak bir formül bulsak, ki var, o zaman hikaye izlemek isteyenlerin de sayısının arttığını göreceğiz. Hikâyeler bizi televizyonun baskısından kurtaracak şeyler. Filmi pazarlamak, seyirciye ulaştırmak için yapılabilecek çok çeşitli oyunlar var. Sinemacıların ve bütün sanatçıların hedefi hikâyelerini mümkün olduğu kadar yaygınlaştırmak olmalı. Bu hikâyelerin de çeşitlendirilmesi lazım. Burası dünyanın sinema izleme geleneği en yüksek ülkelerinden biriydi zamanında. Şu andaki pembe dizilerin çok izlenmesi de bunu gösteriyor. Türkiye’de 1974 yılında, Yeşilçam zamanında 250 milyon bilet satıldı. Nüfus ise o zamanlar 50 milyondu. Herkes bir yılda beş kez sinemaya gitmiş yani bu istatistiğe göre. Bugün Amerika’daki oranla neredeyse aynı bu. Hikâye dinlemek bizim çok ciddi toplumsal bir ihtiyacımız aslında. Her yanımız hikâye dolu. Bütün gazeteciler, bütün hukukçular, sanatçılar hikâye anlatıcısı. Ben hikâyelerin yaygınlaşmasından ciddi medet umuyorum. Hele internet diye bir şey varken ve orada sansür koymak oldukça zorken… Çin bile yapamıyor bunu üstün teknolojisine rağmen.

CESARET

Son 10 yılda muazzam sayıda yeni sinemacı doğdu. Çok fazla iletişim fakültesi ve sinema okulu açıldı ama öte yandan oralarda da olağanüstü kötü bir eğitim var maalesef. Yine de oralarda film yapabilme meselesini anlamış bir yığın genç yönetmen çıktı son yıllarda. Kısa filmlerle başlayan, deneysel bir hatta seyreden güzel girişimler… Bizde “cesaret gösterme cesareti” de biraz eksik. Bunu bir yakınma olarak değil, bir hareket noktası olarak söylüyorum. Cesaret edelim, cesaret verelim istiyorum. İyimserler böyle yapar. Ben garanti, iyimserler cehennemine gideceğim.

Sinema pek çok sanat dalına göre daha kolay yayılıyor, farkındalık yaratmak için daha popüler bir araç. Çok uzun yıllardır üç, beş yönetmen oturup filmlerimizi ya da başkalarının filmlerini konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Tiyatronun bu anlamda daha fazla etki yaratması zaten beklenemez ama ben orada da örgütlülük görmüyorum.

Örgütlerimiz maalesef profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmediği için, iş hep bir yandan film çekip bir yandan sinema örgütünde çalışanlara kaldığı için çok kötü yürüyor. Bir tek Oyuncular Sendikası ciddiye alınabilecek varlık gösterdi ve bağlayıcı bir şey yarattı üyeleri açısından. Sine-SEN de ise bütün sendikalarda olduğu gibi sendika içi mücadele, sendikanın yapması gereken mücadelenin çok önüne geçmiş durumda. Örgütlenmek bizim kültürümüzün en büyük problemi. Örgütlenmek, “Yerli ve milli” değerlerimizden değil bizim için.

12 EYLÜL

Hiçbirimiz sinemaya propaganda izlemeye gitmiyoruz. Gülmek, ağlamak, merak etmek, bir araya gelmek, bir güzellik, bir estetik seyretmek için gidiyoruz. Bunların hepsi “eğlence”. Sanatın hitap etme yolu, insanın zihnine ve ruhuna girme yöntemleri çok farklı.

Bugün öyle şeyler yaşıyoruz ki, 12 Eylül’e toplumsal travma diyemiyorum. 12 Eylül, bugüne kıyasla çok daha basit. Neredeyse toplumsal bir uzlaşmayla kabul görmüş. Belli insanlara ciddi fiziksel, ruhsal zararlar vermiş ama onlar azınlık. Garip bir toplumsal onayla da o dönem geçilmiş. Şimdi çok daha ağır bir şey oluyor. Bir gün içerisinde yüzlerce tane insan Ankara Meydanı’nda parçalanıp ölebiliyor mesela. Bunun sonucunda “Onlar öldü, iyi oldu” diyenler ve “Siz ne diyorsunuz” diyenler arasında da ciddi bir uçurum açılıyor. Bu kadar ağır bir toplumsal bölünmeyi hiç bir bölücü başaramadı şimdiye kadar, hep bölünmekten korktuk ve bir türlü de bölünmedik ya şimdiye kadar… Olağanüstü bir nefret var ortalıkta.

Bütün bunlar konuşmamaktan oluyor. Ayrımın esas büyük sırrı bu, bence. Uzun zamandır farklı fikirlere sahip insanların katıldığı bir tartışma programı izleyemiyoruz veya karşıt görüşten iki siyasetçinin bir araya gelip tartıştığını görmüyoruz televizyonda. Bütün tartışmalar aynı fikirde olan insanlar tarafından yapılıyor. Böyle değildi Türkiye… Bu yüzden esas olarak bu toplumsal ruh halini değiştirmeye yardımcı olmamız lazım. Bunu da bölünmeyi ortadan kaldıracak şeyler yaparak sağlayabiliriz. Mesela Bursa’da bir sinema festival düzenleme girişimi için bana da danıştılar. Ben komedi filmleri festivali yapılmasını önerdim. Çünkü hem hiç yok böyle bir festival hem de insanların aklına, ruhuna girmek için pek çok yöntemden biri mizah. Burası komedi ülkesi. Bu ülkenin mizahı az bulunur bir mizahtır ve kendine hastır. Yığın yığın komedi filmi katılsa, birlikte gülünse, sohbet edilse, yenilenilse. Bu tür girişimler de cesaret verici olurdu. Kahkaha korkunun panzehiridir!

GEÇMİŞE ÖZLEMDEN GELECEK TAHAYYÜLÜNE…

Emek Sineması, Alkazar, Beyoğlu Sineması… Nostaljiden bir fayda ummuyorum ben. Çocukluk hastalığı o. Çocukken her şey güzeldi çünkü bakılıyorduk. Halbuki annelerimiz, dedelerimiz feci hayatlar yaşıyorlardı. Siyasi olarak feci, sağlık, eğitim olarak kötü. Doğa iyiydi ama onu da yiyip bitirmekteyiz. Onun dışında çok kötüydü, zordu insanlar için hayat.

Çok kötü bir sinema salonuydu Beyoğlu Sineması, zamanla daha iyileşti, başka bir dünya olsa “Bu kötü yerde film mi seyredilir” denecek haldeydi. Emek Sineması “güzel”di fakat taş taş üstüne konmadı, ayrıca zaten kaçak bir yerdi. Tabii bir yandan birer simge, birer ikon bu yapılar. Korunması lazım çünkü korunmaya korunmaya bütün şehirler birbirine benziyor. Hafıza siliniyor, gizli bir mutsuzluk yaşanıyor… Bunları kabul ediyorum ama bu nostalji de başa bela. Atalarımıza tapmaktan yarın ile ilgili bir şey düşünemiyoruz.

Ben bugün kaç sinema salonu açıldığıyla daha çok ilgileniyorum. Kaç tane sinemamız var? Bilet fiyatları ne kadar? Bilet fiyatlarını düşürmenin yolları neler olabilir? Daha çok seyirci sinema salonlarına nasıl gider? Emek sineması kapanacak ama yerine 16 tane daha açılacak dense ben bir bakayım derim. Ben hikâye anlatıcısıyım, seyirciye anlatıyorum ben hikâyeyi, salona değil ki. Teknoloji değişiyor; çok daha iyi, ideal filmler yapma imkânına kavuştuk. Şimdi daha da ucuzladı film yapmak. Çözüm üreten, yapıcı şeyleri konuşmamız lazım.

Oysa biz iktidarın açtığı tartışma alanında, bize verilen argümanlarla, o eski kavramlarla konuşarak zaman kaybediyoruz. Meseleye dışarıdan bakmıyor, konuyu değiştiremiyoruz. Reddetmiyoruz onu. Tartışma modelini reddetmek, başka bir yerden bakmak lazım.

Doğru düzgün bilim kurgu filmi senaryosu da yazılamıyor Türkiye ‘de. Oysa gelecek tahayyülü, bu tür buluşmalarda geçmişi ve bugünü analiz etmekten geçiyor. Bu tartışmalar da birer gelecek projeksiyonu. Yarın ne olacak? Geleceğe yönelik çalışma yapmak çok yeni bir şey bizim için.

Burada, yani Susma Platformu’nda bir örgütlenme, bir ağ kurma ihtimali önemli. Birbirleri ile haberleşen ya da haberleri birbirlerine aktaran bir arşivleme çalışması var. Burada konuşmak, benim için sanatçı olmaktan daha önemli. Aslanların önüne at sanatçıyı ne olacak? Bir şey olmaz. Geriye yine buradaki örgütlenme kalacak. Öne çıkan birinin hapse girmesi tarihi değiştirmez ama bir örgütlenme tarihi değiştirebilir. Burada olmamın nedeni de budur;  hem ben öğreneyim hem düşüncelerimi paylaşayım hem de bu yolculuk yaygınlaşsın diye.