Bakur: Sansürün en uç şekli

bakur

FERAT ÇAĞIL

Bakur (Kuzey) belgeselinin yönetmenleri Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’na, filmin gösterime girmesinden iki yıl sonra “terör örgütü propagandası yapma” suçlamasıyla dava açıldı. Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın  ilk duruşması 18.01.2018 tarihinde görülecek.

Filmin yönetmenlerinden Ertuğrul Mavioğlu’nun yöneltilen suçlamaya ilişkin görüşü, karşı iddianame mahiyetinde; “Bu film olsa olsa barış propagandası olur”.

Hakkında herhangi bir yasaklama kararı bulunmayan filmin yönetmenlerine açılan dava; sansürün en uç şeklini temsil ediyor. Bununla beraber filme uygulanan sansürün ilk olmadığını,  gösterime girdiği 2015 yılında, 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yapılacakken Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gösterimden bir gün önce; Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına ilişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 15. maddesini hatırlatan bir yazı göndermesiyle gösterimin yapılamadığını ifade etmekte fayda var.

İlgili yönetmelik; festivallerde gösterilecek her türlü film için kayıt ve tescil belgesi olması zorunluluğu getiriyor. Film festivalinin direktörü durumu, “uygulanmayan veya istendiği zaman uygulanan, gösterimi istenmeyen film gösterimleri için bahane edilen bir düzenleme” olarak ifade ediyor ve bunu sansür olarak değerlendiren 22 yönetmen ile yapımcı tepki olarak filmlerini göstermeme kararı alıyor. Neticede 34. İstanbul Film Festivali’ndeki tüm yarışmalar ve kapanış töreni iptal ediliyor.

Barış süreci olarak adlandırılan, hükümet ile örgüt arasında silahların bırakılması ile ilgili görüşmelerin sürdüğü, Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile PKK’nin  Türkiye sınırları dışına çekilme sürecini ele alan, yönetmenin tabiriyle; “sürecin belgelenmesini” konu edinen belgesel tarzındaki filmin hem festivaldeki gösterimine getirilen yasaklama hem de yönetmenleri hakkında açılan dava, sanatsal ifade özgürlüğü ihlalinin iki somut örneği olarak karşımızda durmakta. Fakat belki daha büyüğü bunun muhatapları ve ilgilileri üzerinde yarattığı otosansür ve caydırıcı etki.  Yaşanılan, içinde bulunduğumuz sürecin hukuk uygulamaları bağlamında “sansürsüz” fotoğrafı mahiyetinde…

Bu kapsamda ifade özgürlüğünün ne olduğu ve ne şekilde düzenlendiğini hatırlatmak önem kazanıyor. İfade özgürlüğünün anlamı ve sınırı üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1976 tarihli Handyside v. Birleşik Krallık kararı bir dönüm noktası teşkil eder. Bu kararda yer bulan ifade özgürlüğü tanımı, Türkiye’nin kararlarıyla bağlı olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin diğer kararları ve Anayasa Mahkemesi ile yüksek mahkeme kararlarında da atıf yapılarak kullanılıyor. Bu kararda ifade özgürlüğü; toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun asıl temellerinden birini oluşturmaktadır denilmekte. Devamında ifade özgürlüğü yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi veya düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya nüfusun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır; bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir, bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz vurgusuyla ifade özgürlüğünün tanımı yapılıyor ve önemine işaret ediliyor.

Bu kararda vurgulanan; ifade özgürlüğünün bir görünümünü temsil eden sanat eserlerinin “saldırgan, şok edici veya rahatsız edici” olsa da ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiğidir. Sanatsal çalışmalar çoğunlukla birden çok anlama  gönderme yapan,  mesajın tespitinin kolay olmadığı ve yorumunun kişiden kişiye değişkenlik gösterdiği çalışmalar olmakla  ifade özgürlüğünün diğer kategorilerinden farklılaşabilir ve diğer ifade türlerine göre daha “kışkırtıcı” veya “rahatsız edici” olmaları normal karşılanır.

İfade özgürlüğü en üst ulusal norm olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda düzenlenmiştir.  Anayasa’nın 26. Maddesinde ifade özgürlüğü açıkça düzenlenmiş; kamu güvenliği, genel sağlık, genel ahlak gibi sınırlandırmalar dışında ifade özgürlüğü  korunmuştur. “Yazı, resim ve başka yollar” olarak örneklendirilen ifade şekillerinden, sanat eserlerinin de ifade özgürlüğü içerisinde yer aldığı anlaşılmaktadır.

İfade özgürlüğü kapsamında ifadenin kendisiyle  beraber, dış dünyaya yansıyan şekilleri de korunmaktadır. Sanat eserleri de bu kapsamda korunmaktadır. Öte yandan İfade özgürlüğü büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedefine oturttuğundan, ifadelerin sert olması bu nedenle doğal karşılanır.

İfade özgürlüğünün kısıtlanabilmesiyle ilgili Anayasa; buna yönelik müdahalelerin hukuk kuralları ile düzenlenmiş olması, sayılan meşru amaçlarla gerçekleştirilmesi, demokratik bir toplumda zorunlu ve orantılı olması şartlarını getirmiştir. Bu  müdahalelerde, müdahalenin genel olarak ifade özgürlüğüne zarar vermemesi ve caydırıcı bir etkiye yol açmaması hedeflenir. Hükümetler hem kendilerine yönelik en ağır eleştirilere hoşgörü göstermek, hem de öngördükleri sınırlayıcı önlemlerin veya devlet dışı aktörlerin işlem ve eylemlerinin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki doğurmasını engellemek zorundadır.

İfade özgürlüğü ile ilişkili bir diğer yükümlülük ise Anayasa’nın “sanatın ve sanatçının korunması” başlıklı 64. maddesinde yer alır: “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır”.

Bu maddelerde de belirtildiği gibi, devletin yalnızca sanatsal ifade özgürlüğüne müdahale etmemesi değil, aynı zamanda dış aktörlerden gelebilecek müdahalelere karşı sanatçıları ve  eserlerini koruması ve bu özgürlüğün kullanılabilmesi için gerekli önlemleri alması gerekir.

Bütün bu düzenleme ve içtihatlar karşısında; suçlamanın iskeletini oluşturan iddianameye göz atıldığında; “Bakur isimli belgeselle PKK/KCK terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterdikleri, PKK/KCK terör örgütünü mensuplarının yaşamlarını ve ideolojilerini övdükleri, şüphelilerin yönetmenliğini yaptığı belgeselle PKK/KCK terör örgütünü mensuplarının silahlı görüntülerine yer verildiği, terör örgütü mensuplarının örgüte katılımlarının ne şekilde sağlandığının anlatıldığı, örgüt mensuplarının birbirleriyle görüşmeleri sırasında  sözde yapılan zulüm ve özgürlük için dağa çıktıklarını beyan ettikleri, terör örgütü ile yapılan mücadele sırasında öldürülen  terör örgütü mensuplarına şehit payesinin verildiği…” şeklindeki gerekçe ile suçlamanın yöneltildiği  görülmektedir.

Gerek filmin kendisi gerekse de iddianamedeki zımni kabulde görüleceği üzere, filmin yönetmenlerinin anlatımlarına filmde yer verilmemektedir. Film, örgüt bireylerinin gündelik hayatları da olmak üzere yaşayış ve fikirlerini, kendi hayat ve seslerinden izleyiciye anlatan,  belgesel film tarzında oluşturulmuş bir eser. Yönetmenlerin eserin içeriğine bir müdahaleleri mevzubahis olmayıp, eserdeki karakterler ve sahneler üzerinden filmin kendisinin bir propaganda malzemesi olmayacağı, film içeriğinde yer alan birtakım görüntülerin “saldırgan, şok edici veya rahatsız edici” olsa dahi; çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olarak ve  bunlar olmaksızın demokratik toplum olunamayacağı ilkesinden hareketle; suç vasfında değerlendirilemeyeceğinden ifade özgürlüğü korumasından faydalanması gerekmektedir. Hele silahlı bir örgütü konu edinen belgesel tarzındaki filmde, örgüt mensuplarının silahsız görüntülerine yer verilmesinin beklenmesi eşyanın tabiatına aykırı mahiyette.

Bu sebeplerle yönetmenler hakkında açılan davada, cezaya hükmedilmesi hukuka uygun olmayacaktır. Öbür türlüsü ifade özgürlüğü ile ilgili özellikle AİHM tarafından verilen ihlal kararlarında en üst sıralardaki yerimizin ülke olarak daha da tahkim edilmesi anlamını taşır. Bununla beraber açılan davanın yarattığı otosansür ve caydırıcılığın dahi, şu aşamada başlı başına ifade özgürlüğü ihlaline sebep olduğunu belirtmek özellikle vurgulanması gereken bir konu olarak karşımızda durmaya devam etmekte.