Türkiye’de Üniversite Yayıncılığı

Sabancı Üniversitesi Yayınları’nın, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın ve Mimar Sinan Üniversitesi Yayınları’nın kurucularından Fahri Aral, “özgür, bağımsız ve eleştirel bir akademik yayıncılık yapılmasını beklemek ne kadar gerçekçi?” sorusunun cevabının peşine düşerek, akademik yayıncılığın Türkiye’deki tarihsel gelişimini ve karşı karşıya olduğu sorunları kaleme aldı


Editör notu: Türkiye’de ‘üniversite’ anlayışındaki değişim ile beraber üniversite yayıncılığının özgün, özgür ve bağımsız akademik bilgi üretiminin önünü adeta tıkayan üniversite yönetimlerine ve piyasa koşullarına teslim olduğunu görüyoruz. Nitekim geçtiğimiz aylarda Koç Üniversitesi Yayınları’nın rektörlüğün de baskısıyla bir kitaba sansür uyguladığını, Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım olarak atanan yönetimin ise Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin son çalışanının işine son verdiğini hatırlatalım. Peki böyle bir bağlamda özgür, bağımsız ve eleştirel bir akademik yayıncılık yapılmasını beklemek gerçekçi mi? Sabancı Üniversitesi Yayınları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları ve Mimar Sinan Üniversitesi Yayınları’nın kurucuları arasında olan Fahri Aral bu sorunun cevabının peşine düşerek akademik yayıncılığın Türkiye’deki tarihsel gelişimini ve karşı karşıya olduğu sorunları bizler için kaleme aldı.

 

FAHRİ ARAL

Türkiye’de üniversite yayıncılığının son yıllarda karşılaştığı sorunlara değinmeden önce, ülkemizde genel olarak yayıncılığın geçmişi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Türkiye’de genel olarak yayıncılık, Cumhuriyet’ten önce Osmanlı döneminde başladı. Birçok Batı ve Doğu ülkesine göre oldukça geç başlayan bu yayıncılık, daha çok Fransız aydınlanmasından ve Fransız Devrimi’nin getirdiklerinden büyük ölçüde etkilendi. 

19. yüzyılın başında devletin dış ilişkilerinde görev alacak kişilerin ve bürokratların dil öğrenmelerini sağlamak amacıyla kurulmuş olan Tercüme Odası, toplumun yabancı dillerle ve özellikle Fransızcayla tanışmasını sağladı. Burada yetişen bazı aydınlar ve yazarlar Osmanlı’da yayıncılığın gelişmesine katkıda bulundu. Ancak bu noktada çok önemli bir noktaya, Osmanlı aydınının zihinsel gelişimini yaratan sosyal zemine ve koşullara değinmek gerekir. Çünkü Osmanlı aydını, merkezî devlet sisteminin ve dinî kuralların belirlediği bir zihniyet kavramının egemen olduğu toplumsal ortamın içinde biçimlendi. Bu nedenle bağımsız ve özgür düşüncenin ürünü olarak değil, kendini devletin ve bürokrasinin koruyucu kanatları içinde gören, daha çok “naklî” düşünceye önem veren bir “münevver” olarak ortaya çıktı. Bu gerçek, bundan sonra Cumhuriyet döneminde de kültür, sanat ve akademik ortamları da bir ölçüde belirleyecektir.

AKADEMİK YAYINCILIĞIN BAŞLANGICI

Türkiye’de akademik yayıncılık Darülfünun ile başlar. 1869’da başlayan ve birkaç kez kapatılıp, tekrar açılan ve 1900’de faaliyete geçen Darülfünun bünyesinde bazı ders kitapları dışında ciddi sayılabilecek bir yayına rastlanmaz. Bu yıllarda Darülfünun’un gerçekleştirdiği en önemli yayınlar ise bazı fakültelerin dergileri ile Maarif Nezareti’nin başlattığı “Telif ve Tercüme Kütüphanesi” kapsamında yayımlanan kimya, fizik, matematik ve jeoloji konularında ders kitaplarıydı. Bunların çoğu da çeviri eserlerin yanı sıra “naklî” bilgiler içeren, özgünlük taşımayan çalışmalardı. 

Cumhuriyet’le birlikte üniversitede önemli değişiklikler oldu. Darülfünun kapatılarak, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bilimsel ve idari özerklik için, yetersiz de olsa, bazı adımlar atıldı. Ancak bu arada eski üniversitenin hocalarının büyük bir çoğunluğu, bugün de hâlâ hakkında tartışılan kararlarla tasfiye edildi. Tasfiye edilen hocaların yerine Nazi Almanyası’ndan kaçarak gelen öğretim üyeleri, tanınmış bilim adamları getirildi. Bu hocalarla yapılan anlaşmalarda “ders kitabı yazma zorunluluğu”nun bir madde olarak yer alması akademik yayınların artmasını sağladı. Aynı yıllarda önemli bir atılım içine giren İstanbul Üniversitesi’nde kurulan fakültelerin ve enstitülerin dergi yayınlamaları da, üniversite yayıncılığında yeni gelişmelere neden oldu. 

Bütün bunlara rağmen gerçek anlamda bilimsel özerkliğin olmayışı, bağımsız ve özgür bir akademik yayın ortamının yaratılamamasına sebep oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında üniversite yayıncılığı özellikle ders kitaplarının basımına önem veriyordu. Ancak özellikle tarih, antropoloji vb. alanlarda yapılan yayınlar, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte yaratılmak istenen milliyetçi ve ırkçı iddialar içeren tezlerle doluydu. Bu da giderek yeni ulus-devletin resmî ideolojisini oluşturacaktı.

Bunların dışında tek-parti döneminde bilimsel olarak bağımsız davranan kimi öğretim üyelerinin üniversiteyle ilişkileri kesiliyor, kendilerine baskı uygulanıp, üniversiteden ihraç ediliyor, eserlerinin basımına da izin verilmiyordu.

Bununla birlikte, 1960’lı yıllardan sonra ders kitapları dışında öğretim üyelerinin doktora çalışmalarını, araştırma ve inceleme eserlerini, konusunda uzman olmuş ve uluslararası akademide tanınmış bilim adamlarının Türkçeye çevrilmiş kitaplarını yayımlayan birçok üniversite, bu alandaki boşluğu fazlasıyla doldurdu, bunun yanı sıra hakemli dergilerin de sayısı arttı. Daha 40’lı yıllarda yayın hayatına başlayan Dil, Tarih ve Coğrafya Dergisi, daha sonra İstanbul Hukuk Fakültesi Dergisi, İktisat Fakültesi Mecmuası, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nin dergileri bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Ne var ki, yakın zamana kadar bütün bu çalışmalar devlet üniversitelerinde gerçekleştiği için, uzun bir bürokratik süreçten geçerek basılan kitaplar piyasa koşulları içinde dağıtılamadı; akademinin dar çevresi içinde kalarak genel okura, yani üniversite dışındaki entelektüellere ulaşamadı. Ayrıca basılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu da değişik baskılardan dolayı özgür ve bağımsız bilimsel düşünceleri yansıtmaktan uzak kaldı. 

Türkiye’de devletin yayıncılık anlayışı bugün de aynı mantıkla sürdürülmektedir. Hatta bugün Türkiye üniversitelerinde, Bilgi Üniversitesi, Koç Üniversitesi gibi birkaç vakıf üniversitesi ve  Boğaziçi Üniversitesi ile beraber az sayıdaki devlet üniversitesinin dışında üniversite yayıncılığının ikinci plana itildiğini, “yeni” üniversite kavramına paralel olarak hiç önemsenmediğini söyleyebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’nın da faaliyetinin yakın zamanda durdurulduğunu hatırlayalım.

ÜNİVERSİTE YAYINCILIĞININ GELECEĞİ

Akademik yayıncılığın temel ilkelerinin başında özgür, bağımsız ve eleştirel yayıncılık anlayışı gelmektedir. Benim de kişi olarak, Türkiye’de değişik üniversitelerde öncülük ettiğim ve elimden geldiği kadar uygulamaya çalıştığım yayıncılık, aslında dünyada yüzlerce yıl öncesinden gelen, özerk ve bağımsız üniversite anlayışının bir sonucu olarak biçimlenen bir anlayıştı. Üniversite yayıncılığı yüzyıllarca bu ilkeleri temel aldığı için arkasında çok zengin bir düşünce, bilim ve kültür birikimi yarattı.

Bununla birlikte artık küreselleşen bir dünyada, üniversitelere yüklenmek istenilen farklı misyonlar, ticarileşmenin getirmiş olduğu yeni zihniyetle birlikte zayıflayan özerklik anlayışı, üniversitelerin akılcılıktan ve eleştirel düşünceden uzaklaşması, piyasa koşulları ile iç içe olması bir tehlike olarak gündemdedir. Bu tehlikenin yarattığı sonuçlar ise üniversite yayıncılığını dolaylı değil doğrudan etkilemekte, Akademinin Düşmanları kitabının yazarı ve Harvard Üniversitesi Yayınları’nı (Harvard University Press) yönetmiş Lindsay Waters’ın deyimiyle, adeta akademik yayıncılığa yöneltilmiş bir saldırı olarak kendini göstermektedir.

“ÜNİVERSİTEYİ BİR ŞİRKET GİBİ YÖNETMEK…”

Bu cümle akademik çevrelerde son yılların en çok karşı çıkılan ama bir o kadar da tasvip gören cümlelerinden biri. Bu cümle başka bir anlamda küreselleşmeyi ve onun sonucunda gelişmeye başlayan neoliberal ekonomik düzeni de çok iyi anlatıyor. Başka bir deyişle üniversite ile toplum arasında belirsizleşmeye başlayan sınırların nereye vardığını göstermesi açısından da önemli. 

Aslında bugün, bu cümleyi seven, benimseyen, beceriksiz bir biçimde uygulamaya çalışan, ‘üniversite’ kelimesinin yerine ‘devlet’i de koyarak ülkeyi yönettiğini sanan siyasal iktidara sahip bir Türkiye’de yaşıyoruz. Artık birçok çevrede üniversite yönetimini açıklarken “performans,” “kalite yönetimi,” “yeniden yapılanma,” “yapısal reform” gibi iş dünyasının terimleri kullanılıyor. Üniversiteye giriş sınavları için tercih yapacak öğrencilere (yani “müşterilere”) kendini tanıtmaya çalışan birçok kurum, müstakbel öğrencilerini “iş dünyası ile iç içe olmaya” çağırıyor.

Kendilerini “yeni nesil üniversite” gibi içi boş kavramlarla tanıtan bazı kurumların yanı sıra, her tarafta siyasi saiklerle açılan ve atıl duran devlet üniversitelerinden ciddi akademik yayın yapmasını beklemek hayal olur. Ne var ki, bu bir yana, eskiden beri yayın yapan ve belirli bir geçmişe sahip köklü devlet üniversitelerinde de yayın işleyişi, “yeni” üniversite kavramı ve atanmış rektörlerle beraber başka mecralara sürüklenmiş, ne olduğu belirsiz “kırmızı çizgiler”in sayısı artmış, “millî hüviyet” kazandırma amacıyla bağımsız ve özgür düşünceye set çekme süreci başlamıştır.

Peki üniversitelerimizin geçmişinde yayıncılık nasıl yapılıyordu? Elbette ki, hem Osmanlı hem Cumhuriyet dönemlerinde yapılanyayınlara dair ayrıntılı bir yorum yapmaya girişecek değiliz. Ne var ki bunları da çevreleyen, alanlarını daraltan duvarlar vardı. Ancak yerleştirilmeye çalışılan üniversite kavramı, bir anlamda evrensel ölçütlerle yürütüldüğü için bu yıllarda ders kitaplarından, özgün araştırmalara ve fakülte dergilerine kadar uzanan iyi akademik yayın örneklerini de görebiliriz. Özellikle Nazi Almanyası’ndan kaçan ve farklı bilim dallarında deneyimli hocaların katkıları, yazdıkları kitaplar, yetiştirdikleri öğrenciler ve öğretim üyeleri savaş koşullarında bile akademik ortamın doğru biçimlenmesini sağladı. Özellikle 60’ sonrası üniversitenin kazandığı ve bugün mumla aranan idari özerklik, üniversite yayıncılığının niteliksel gelişimini beraberinde getirdi. O yıllarda İstanbul İktisat Fakültesi’nin, ODTÜ’nün, Hacettepe’nin, Ankara SBF’nin vb. üniversitelerin yaptıkları yayınlar ve çıkardıkları dergiler bu gelişmeyi yansıtan iyi örneklerdir. 

ASKERİ DARBELER VE ÜNİVERSİTE

Türkiye’de 12 Mart’la başlayan ve 12 Eylül’den sonra Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kurulmasıyla sonuçlanan süreç, gerçek anlamda üniversite özerkliğini budayan ve zamanla fiilen ortadan kaldırılmasına giden yolu açtı. 1982 Anayasası’nın ürünü olan ve merkezileşmeyi hedefleyen, tek sesliliği amaç edinmiş YÖK yasası zamanla değiştirilerek; işleyişinde az da olsa demokratik kuralları göz ardı eden ve giderek şu anki yapılanmada olduğu gibi, üniversite kavramının içini boşaltan, yeni kurulan üniversiteler aracılığıyla siyasi iktidarın rahatlıkla at oynattığı, seçimle değil cumhurbaşkanının “atadığı” rektörlerle yönetilen üniversitelere zemin yaratmıştır. 

Elbette ki bu durumda, şu anda ve yakın gelecekte de özellikle devlet üniversitelerinde bağımsız, özgür ve eleştirel bir akademik yayıncılıktan söz etmek mümkün değildir. Aslında yıllar öncesine dayanan daha önceki işleyiş de, tanımını yapmaya çalıştığımız ideal üniversite yayıncılığından uzaktı. Ancak kısmi de olsa var olan özerklik anlayışı, o dönemde liyakata verilen önem, iyi yetişmiş ve özgür düşünceye inanmış öğretim üyelerinin olması yayınların da belli bir düzeyde yapılması sonucunu doğurdu. Böyle bir ortamda, yukarıda belirttiğimiz fakülte dergileri ise şimdikilerle kıyaslanmayacak içeriklerle dolu makalelerle yayımlandı.

Bununla birlikte ders kitapları dışında, diğer yayınların okurlara ulaşması mümkün değildi çünkü basılan kitaplar dağıtılmaz, ya fakültelerin ayniyat bürolarında tek tük satılırdı ya da depolarda çürürdü. Bu işleyiş, yayın yapan devlet üniversitelerinde bugün de aynen sürdürülmekte, büyük şehirlerde yayınları satmak isteyen kitabevleri ise kendileri fakültelere gidip, özellikle ders ve başvuru kitaplarını satın almaktadır.

NASIL BİR AKADEMİK YAYINCILIK?

Bugün yayın yapan devlet üniversitelerinde var olan işleyiş bağımsız olmaktan uzak, dışarıya kapalı, yönetmeliklerin sınırladığı alanlarda hareket eden, yayın kurullarını rektörlüğün tayin ettiği, belirli konulara hiç girmeyen, eleştirel olmayan, resmî görüşlerin dışına çıkmayan bir yapı yaratmıştır. Ders kitapları dışında diğer tüm bilimsel araştırma ve incelemelerde bu özelliklere uygunluk aranmaktadır. Dolayısıyla, hali hazırda sayıları az da olsa yayın yapan devlet üniversitelerinin yayınevlerini, yabancı üniversitelerin yayınevleri ile karşılaştırmak doğru değil. Belki bu kıyaslama, demokratik yapılanmaları bizimkine benzer, kendilerine özgü resmî görüşleri olan ülkelerle bir ölçüde yapılabilir ama, akademik yayıncılıkta özgür, bağımsız ve eleştirel düşünceyi temel alan üniversite yayınevleri ile hiç yapılamaz.

Yayıncılık hayatımın çok önemli bir safhası saydığım, akademik yayıncılığa başlarken, öğrencilik yıllarımda yaptığım gözlemler bana çok yardımcı olmuştu. Özellikle kitabevlerinde bulamadığım üniversite yayınlarını almak için fakültelerdeki “ayniyat”ların kapalı kapılarına asılmış “üç günlük sayımdayız,” “yemekteyiz” gibi kağıtları görüp geri döndüğüm; sorduğumda “yok, kalmadı” denilen kitapların yığınla depolarda bir köşede unutulduğu günleri şimdi de çok iyi hatırlıyorum.

Bütün bunları bilerek, önce Sabancı Üniversitesi’nde daha sonra da Bilgi Üniversitesi’nde kurduğum yayınevlerinde farklı bir akademik yayıncılığı biçimlendirmeye çalıştım. Sabancı’daki serüvenim şimdi ayrıntılarına girmeyeceğim bazı nedenlerden dolayı kısa süreli oldu. Ancak, Bilgi Üniversitesi’nde gerek okulun kurucusu olan arkadaşların gerekse çoğu tanıdığım olan öğretim üyelerinin büyük çabalarıyla 18 yıl süren ve Türkiye’de ilk kez yaşanan bir üniversite yayınevi deneyimi yaşandı. Belirli bir döneme kadar kendi koşullarımıza göre biçimlenen bir özerklik anlayışı içinde 700’e yakın kitap bastık, yaptığımız yayınlarla hem uluslararası akademik yayın çevrelerinde hem de ülkemizdeki yayın dünyasında tanınır olduk. Türkçe yayınlarımızın yanı sıra bastığımız İngilizce yayınlar da ders ve başvuru kitapları olarak kullanıldı.

Kurmuş olduğumuz yapı, aslında dünyanın sayılı üniversitelerinde ve akademik kurumlarında var olan bir işleyişi hedefliyordu. Buralarda yayınevlerinin tarihçelerini, geçirdikleri aşamaları inceledik. Özellikle Anglo-sakson üniversitelerinde kurulan yapıların bir süre sonra üniversitelerden ve kurullarından vb. bağımsız bir yapıya kavuştuğunu, özgür düşünceden taviz vermeden, bir anlamda özerkleştiğini gördük. 1500’lü yıllarda yayına başlayan Cambridge, Oxford gibi üniversite yayınevlerinin yüzyıllar boyunca ulaştığı aşamaların, adını taşıdıkları kurumun bilimsel yapısına paralel bir gelişme gösterdiğini ama yayınevlerinin özgür ve bağımsız yapısını bu anlamda güçlendirdiğini tespit ettik. Aslında böyle bir işleyiş, bir anlamda akademik yayıncılığa yüklenen misyon; bilginin toplumda tüm bireylere ulaşabilecek hale gelmesi, üniversite eğitimi ile birlikte bireylerde zihinsel açılımlar yaratma amacının bir parçasıydı. Ama maalesef son yıllarda bilginin sadece sıradan bir “meta” haline gelerek, “iş dünyası ve sermaye” ile iç içe olması hızla yaygınlaşan amaç haline geldi.

İşin bu yanına baktığımızda belki Türkiye’de yapmaya kalkıştığımız şey bir anlamda göle maya çalmaktı. Bağımsız karar veren bir yayın kurulu, üniversitenin rektörlükten mütevelli heyetine kadar yönetim olarak müdahale etmediği bir yapı belirli bir süre devam etti. Elimizden geldiği kadar Türkiye’deki yayın dünyasının içinde olduk, mesleki örgütlerle, Türkiye Yayıncılar Birliği ve Uluslararası Yayıncılar Birliği ile ortak çalışmalarda bulunduk. Kendi içimizde güçlü bir editörlük kurumu ve hakemlik oluşturduk; tabii tüm bunlarda en önemli dayanağımız o yıllarda Bilgi Üniversitesi’nin oluşturmaya çalıştığı demokratik üniversite çabasıydı.

Burada tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla ele almak belki başka bir yazının konusu olacak ama sonu benim yayınevinden atılmama kadar gidecek bu deneyim bir daha yaşanır mı, bilemiyorum. Bugün bu koşullarda akademik yayıncılık adına doğru uygulamalar yapma ihtimali, çok ama çok uzak… Bunu daha sonra aynı deneyimi uygulamak istediğim Mimar Sinan’da yaşadım ve bu kez dikilen devlet duvarı nedeniyle bir yıl dayanabildim.

Sonuç olarak bugün yaşadığımız ortamda üniversite kavramının içi boşaltılmış, temel görevi eğitim verirken “demokrat yurttaşlar yetiştirme” amacıyla hareket etmesi gereken üniversiteler “biat kültürü”nü, liyakatsızlığı amaçlamaya başlamıştır. Başta YÖK, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, atanmış kayyım rektörlerin de amacı budur. Böyle bir yapılanmadan da “özgür, bağımsız ve eleştirel bir akademik yayıncılık” beklemek, elbette ki, bir hayal olacaktır. 

Evet, önümüz karanlık ama yine de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direniş ve sağlık emekçilerinin direnişi yolumuzu aydınlatıyor, umudumuzu arttırıyor.