“Sanatçı kendi sahnesini yaratabilmeli”

Aşk Şarkıları, 2016Aşk Şarkıları, 2016

ÖZLEM ALTUNOK

“Bir işim yüzünden Facebook beni bir ay yasakladı. Leyla ile Mecnun işim ahlaka uygun değilmiş. Hahaha. Kendisi milyonlarca kişinin bilgilerini satarken çok ahlaklı… Düzeninizin beni tanımlaması işte bu nedenle de umurumda değil. Sansüre alıştım ama asla kabul etmiyorum elbette. İnandığım yoldan gitmeye devam ediyorum. Duyurulur!”

Yukarıdaki cümleler, Facebook sansürünü deşifre etmekle kalmayıp sosyal medyanın organize ve sahte ahlakçılığını da ifşa eden Şükran Moral’a ait. Elbette bu ifşayı da sosyal medyada yaptı Moral, “Neticede sansür her yerde var, hayatımızın her alanında. Sansüre alıştım derken varlığının her alanda olduğunu biliyorum ama bende ters tepiyor ve daha sert işler yapmama neden oluyor” diyor ve esas olarak kendi sahnesini genişletmek, zenginleştirmekle uğraşıyor.

“Vur-kaç” performansları seven, cesur işleriyle tanıdığımız Şükran Moral’la bir araya geldik, yasağın sıradanlaştığı bir atmosferde neler yaptığını, sansürle nasıl baş ettiğini konuştuk.


Facebook “ahlaka uygun bulmadığı için” Leyla ile Mecnun adlı işinizi sansürleyince sessiz kalmadınız ve bu durumu ifşa ettiniz. Açıklamanız da ironikti, üye bilgilerini sattığı ortaya çıkan Facebook’un yaptığı ikiyüzlülüğünün altını çiziyordu. Bu vaka tam olarak nasıl cereyan etti?

Aslında işlerimin fotoğrafını Flickr’da görünce Facebook’ta da paylaşmıştım. Bana Facebook kurallarına uygun olmadığına dair bir bildirim geldi ve bir ay cezalandırıldım. Bu cezayla birlikte birtakım sorular da sordular. “Niye paylaştınız, yaptığınızdan utanıyor musunuz” gibi sorular vardı o geri bildirimde. Onlara; “Bu bir sanat eseridir, dünyayı sanat kurtaracak, ahlaksız olan sizsiniz. Milyonlarca insanın bilgisini paylaşmak ahlaksızlık, bu sadece bir sanat eseri. Eğer ahlaklı olmak istiyorsanız silah tüccarlarıyla savaşın” minvalinde bir şeyler yazdım. Ve bu yazdıklarımı da ifşa ettim.

Sansürün normalleştiği bir ortamda olan bitenler bireysel üretiminize nasıl yansıyor?

Üzülüyorum… Aynı zamanda beni yiyen bir öfke var içimde, bu kötü. İşlerime gelince, işlerim zaten öfkemden çıkıyor. Ben atölye sanatçısı değilim, yalnızlığıma kapanıyorum ama çalışmaya gelince sokaklarda çalışıyorum. Sansürü iliklerime kadar hissetsem de sahnemi yaratıyorum her zaman.

İşleriniz, performanslarınız genel olarak tabular üzerine ve sert; içerikte ise insan bedeni, cinsellik ve özellikle LGBTİ+ bireylerle kadınlar var. Bundan 10-15 yıl önce yaptığınız işlerin keskinliğiyle bugünkü çalışmalarınız aynı sertlikte olabiliyor mu? Yoksa başka türlü anlatmanın yollarını arıyor musunuz?

Benim açımdan değişen bir şey yok, mücadelemi bireysel olarak sürdürmeye devam ediyorum. Meydana çıkarım, Diyarbakır’da Hasanpaşa’da performans yaparım… Sansür var ama sansür bana işlemez. Tekrar ediyorum, bir sanatçı kendi sahnesini yaratabilmeli.

Neden bireysel?
Muhalif sanatçı var ama çok az, çünkü korkuyorlar. Bir de tabii çağdaş sanat daha çok yüksek burjuvaya sesleniyor ve sanatçılar da oradan kazanıyor parasını. Dolayısıyla… Ben yapı gereği de disiplinsiz biriyim. Feministim, LGBTİ hareketini destekliyorum ama özellikle sanatım aracılığıyla…
Sanatçılar öyle işler yapmalılar ki, düzeni eleştirdiklerinde burjuvazi kendini aptal hissetmeli, hatta çoğu kez irkilip kaçmalı. Fakat çoğu sanatçı burjuva sanat alıcılarının ne kadar zeki olduğunu gösteren işler yapıyorlar. Bense herkesin korkudan evine kapandığı bir süreçte meydanlara çıkıp şarkı söylüyorum, Diyarbakır’da Hasanpaşa Hanı balkonunda bir diktatörü ironize ederek havlıyorum. Dolayısıyla benim işlerimden korkuyorlar, yaptığım işlerle onları rahatsız ve huzursuz hissettiriyorum, meydan okuyorum.

Sansüre alıştım ama asla kabul etmiyorum” demişsiniz. Alışmak ve kabul etmemek arasındaki fark ne?
Sansür sürekli başımıza geliyor zaten ve sadece sanat eserlerine de uygulanmıyor. Sansür her yerde var, hayatımızın her alanında. Ailede, okulda, sokakta, galeride…
Alıştım derken varlığının her alanda olduğunu biliyorum ama bende ters tepiyor ve daha sert işler yapmama neden oluyor.

moral2

Balkon, 2014

2013’te Gezi’de ya da terör eylemlerinin arttığı ve insanların sokağa çıkmaya korktuğu 7 Haziran seçimleri sonrası süreçte insanların gitmeye özellikle korktuğu meydanlarda, metroda ve AVM’lerde performans sergilediniz. Her durumda sanat yapılabilir demiştiniz ve kendi adınıza bir tavır koymuştunuz…

Gezi’deki o performansı iyi ki yapmışım. 7 Haziran sonrası yaptığım performans içinse yine  “Ne gereği var, bu zamanda sokağa nasıl çıkalım?” diyenler olmuştu. Bir pazar günüydü ve ben Taksim’i hayatımda o kadar boş görmemiştim. Organize olmadan birdenbire yapmaya karar vermiştim, ilk kez periscope kullandım, sokaklarda, meydanlarda şarkı söyleyerek dolaştım. Mesaj şuydu; sokağa, meydanlara çıkın, hep beraber şarkı söyleyelim, aşk şarkıları… Çünkü aşk her şeyi kapsıyor; öfkeyi, cesareti, karşı çıkmayı… Yine çok haklıymışım; kadın oyuncuları sahneden indirdiler Meclis’te. Ben sahneyi meydan yapmıştım gidin, korkmayın demek için. 

Neler geçti aklınızıdan Meclis’teki yasağı duyunca?
Düşünsenize, ülkenin yarısından nefret ediyorlar, varlığımıza tahammül edemiyorlar.
Maalesef oradaki sanatçılar memur olmayı seçmişler. Erkekler orada öylece durmuşlar, kadınlar da ağlamışlar ya. İçim yandı. Devlet memurusun ama sanatçısın da değil mi, niye susuyorsun, ağlıyorsun? Ağlayacağına harekete geç! “Bizi sahnelerden indiremezler, sahnemizi biz kadınlar seçeriz” de. Valla beni orada öldürseler geri adım atmazdım.

Biraz önce bahsettiğimiz iki performans dışında son dönemde bir de Vur-Kaç işini hatırlıyorum Contemporary’deki ama sanırım son galeri serginiz 2014’teydi. Bu, sizin mi tercihiniz, yoksa işleriniz mi galerilere sert ya da ters geliyor?
Evet, 2014’teydi. Bu sorunun muhatabı ben değilim, onlara sormak lazım ama tahmin ediyorum tabii. Ben belayım ve bundan korkuyorlar. Bir sürü projem çekmecede. Geçen yıl bir performans hazırladım ama hiçbir yerde gösterilemiyor. Göstermeyeceklerini biliyorum zaten.

Maalesef benzeri tavırlar, hafife almalar bu hale gelmemize katkıda bulundu. Heykel yıkılıyor, entelektüel camiadan cevap, “O heykel zaten çirkindi” oluyor. Bunu söylemek mi doğru, ifade özgürlüğünü savunmak mı? Ya da Tophane’de galeri basılıyor, birileri “Onlar da içki içmesin, bu ülke muhafazakar” diyor.

Kendi tecrübelerim üzerinden de örnek verebilirim. 2010’da Amemus’u sergilediğimde de “Burası muhafazakar bir ülke, nasıl böyle bir şey yaparsın” diyerek beni linç edenlerin yolunu açtılar. Ya da 2009’da çocuk evlilikleri üzerine yaptığım Love and Violence için de “Bizi kötü gösteriyorsun” diyorlardı. Oysa şimdi moda oldu çocuk evlilikleri üzerine iş, proje yapmak. Bunlar gerçekler. 

Sansüre karşı gelmenin tek ilacı cesaret mi?
Cesaret. Başka hiçbir ilacı yok. ne olursa olsun bildiğini yapmaktan vazgeçmemek. Bir sanatçı için bu acı verici ama üstesinden gelinmeyecek bir şey değil. Ben sanatsal eylemlerimle bunu gösteriyorum zaten. En önemlisi de içimizdeki feodalizmi yıkmak. En büyük sansür bizim içimizde var ettikleri feodalizm. Bir de sansürün bir ileri adımı otosansür var ki, otosansür de diyalog kurmayı engelliyor. Benim ötekiyle, ötekinin benimle kuracağı ilişkiyi ortadan kaldırıyor. Erkek kadınla ilişki kuramıyor. İlişkisizlik, diyalogsuzluk da şiddeti doğurur.

İktidar çocukları, transları, kadınları ötekileştirip yönetmek istiyor. İnce hesaplar var burada; ezilen erkeklere “Gidip karını dövebilirisin” diyor. Yani ona da bir iktidar alanı yaratıyor. Kaç kişi bırakıldı böyle güle oynaya cezaevinden… Yine kadın bedeni, cinselliği üzerinden ilerliyorlar.

Yıllarca İtalya’da yaşadınız, vatandaşısınız da aynı zamanda ama son dönemde daha çok buradasınız, ki bir dönem tehdit de edilmiştiniz Amemus adlı performansınız üzerinden…
Amemus 2010’daydı ve o ara biraz uzaklaşmıştım buradan. Tehditin kimden geldiğini bilmiyorken ve hedef gösterilmişken uzaklaşmak zorundaydım.

İtalya’ya gidip geliyorum ama son dönemde inadına burada daha çok yaşamaya başladım. 90’larda gitmiştim buradan, şimdi millet kaçarken ben buradayım. Orada yaşamak hayrıma daha iyi olur ama mantıkla hareket etmiyorum. Ben hayatım boyunca gittim zaten… Hayatım her zaman zordu, benim için fazla bir şey değişmedi. Hep mücadele, hep zorluk, hep hareket ama kendimi hep buralı hissettim. Utanmıyorum kendi milliyetimden, dünyalı filan değilim yani.