Bir hikâye anlatıcısı: Çağdaş Erdoğan

Fotoğraf: Cansu YıldıranFotoğraf: Cansu Yıldıran

 

ÖZLEM ALTUNOK-ÖZGÜN ÖZÇER

“İnsanın hakikati, sana gösterdiğinde değil, gösteremediğindedir” demiş ya Halil Cibran, Çağdaş Erdoğan da belleğinde ve pratiğindeki görüntülerle hem bireysel hem de toplumsal hakikate yaklaşma ihtimalinin peşinde hikâyeler biriktiriyor.

Kadıköy’de bir parkta MİT binasının fotoğraflarını çektiği iddasıyla gözaltına alınan, ancak dünyada çok sayıda mecrada yayımlanan sokağa çıkma yasağı ve toplumsal eylemlerle ilgili fotoğrafları aracılığıyla örgüt üyeliği ve propagandası suçlamalarıyla yargılanan Erdoğan, altı ayın sonunda özgürlüğüne kavuştu.

2009’dan beri fotoğrafçılık, 2014’ten beri ise gazetecilik yapan; fotoğrafları AP, AFP, Getty Images, NYT, Guardian, BBC gibi mecralarda ve çeşitli sergilerde yer alan; British Journal of Photography tarafından ‘gelecek vaat eden fotoğrafçılar’ listesinde gösterilen Erdoğan, tahliye olduğu duruşmada özgürlüğünün elinden alınmasının “LGBTİ’lerin, farklı inanç kesimlerinin, kültür ve kimliklerin, en önemlisi de coğrafyamızda yaşanan kirli savaşın görünür olmasından duyulan korkudan ve suçluluk psikolojisinden” kaynaklandığını söylemişti.

Çağdaş Erdoğan tam da kadraja aldığı olaylar ve kişilerin çeşitliliği gibi, farklı kimlikler giyinip, farklı alanlarda üretiyor, “Sığabileceğim bir mecra yok, çünkü herkesin gizli bir otosansürü var ve herkes gerçeğin kendine lazım olan kısmıyla ilgileniyor. Oysa ortada geniş bir manzara var” diyerek tablonun tamamına bakmayı öneriyor. Çağdaş Erdoğan’la fotoğrafla kurduğu ilişkiyi, tutuklanma sürecini, bu süreçte deneyimlediklerini konuştuk.

 

Farklı mecralarda görüntü üzerinden üretim yapıyorsunuz. Gazeteci, fotomuhabir, fotoğraf sanatçısı gibi kimlikleriniz var. Nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi? Ya da kimlikleri bir kenara bırakıp şuradan ilerleyelim; fotoğraf ne demek sizin için, neden görüntünün peşindesiniz?

Niye fotoğraf kısmından başlayarak şöyle özetleyeyim; 1994 yılında, ben 3-4 yaşındayken köyümüz yakılıp boşaltıldı Muş’ta. O sürecin bir kısmını hayal meyal hatırlasam da, çok büyük bir bölümü tamamen aklımda. Sonra Bursa’ya göç ettik, orada Bulgar ve Yunan muhacirlerin yaşadığı bölgede büyüdüm. Bursa’da bize “Türk müsünüz, Ermeni misiniz” diye sorarlardı, oysa Türkçeyi neredeyse hiç bilmiyorduk. O zamanlar Kürt diye bir topluluk zaten yok sayılıyordu, Ermenilik de bütün ötekileri kapsayan bir küfür olarak ithaf ediliyordu bize. Ötekileştirmeye dair ilk sorgulamalarımı o zamanlar yapmaya başladım. Ailem ve çevremdeki haklı, politik muhaliflik üzerinden gelişmedi yani. Köyde yaşadıklarımız için “Keşke o zaman dört değil de, 24 yaşında ve gazeteci olsaydım, fotoğraf makinemle insanlara o köyde yaşananları sayfalarca yazarak, saatlerce konuşarak değil, tek bir kare fotoğrafla anlatabilseydim” diye düşünürdüm. Benim jenerasyonumdan olan gençlerin çoğu bir şekilde ya silahı ya da kaçmayı/susmayı tercih etti. Bahsettiğim haklılık ya da haksızlığın dışında bir durum; dünyada dualizm diye bir tehlike var. Ben her zaman bir üçüncü yol olduğunu düşünerek ve bu hayatta ne yapacağıma bilinçli karar verdiğim andan itibaren hikâye anlatıcısı olmayı seçtim.

Bu üçüncü yoldan önce de bir süreç var. Fotoğraf çekmeye 15-16 yaşlarında başlıyorsunuz ve kendi kendinize öğreniyorsunuz ama bu hikâye anlatıcılığı diye tarif ettiğiniz noktaya fotoğrafın farklı mecralardaki kullanımını tecrübe ettikten sonra geliyorsunuz anladığım kadarıyla…

Elbette deneyimleyerek geldiğim yer oldu hikâye anlatıcılığı. Gazetecilik yaptım ama sonra onun da tüketici olduğunu düşünmeye başladım. Mesela Cizre’de 70 insan ölüyor, insanlar haberini gazetede görüyor ama ertesi gün hatırlamıyor çünkü ertesi gün başka bir şey oluyor. Tümüyle simülasyon haline dönüşüyor gazetecilik, hatta bir süre sonra güncel gazetecilik durumun kendisini beslemeye başlıyor, çünkü sıradanlaştırıyor.

Savaş muhabirliği de yaptım ama 80’lerden sonra o kadar çok savaş fotoğrafı çekildi ki hiçbirinin kime ait olduğunu bile bilmiyoruz artık, hatta popüler kültür üzerine söyleyeyim Kevin Carter’ın akbaba ve çocuk fotoğrafından sonra kimsenin fotoğrafı bilinmiyor.

Tam da bu noktada uzun vadeli hikâye anlatıcılığını daha doğru buldum. İnsanlar rafa koydukları kitabı aylar, yıllar sonra tekrar indirip bellek tazeliyor. Her şeyden önce kitap hızlı tüketilebilir bir şey değil.

Aslında fotoğraf da bir amaç değil benim için, o da bir araç. Şu an video da üretiyorum, bazen yazıyorum çok sevmesem de…

Yaptığınız biraz da bugünün medyumlarını daha etkili kullanmak olarak tarif edilebilir mi?

Uzay çağındayız ve artık insanların bir şeyi oturup anlama, algılama ve onunla zaman geçirme romantizmi öldü. Bu yüzden Vice News ya da bizim 140journos platformunda yapmaya çalıştığımız bir yandan hiperaktif, çağın diline uygun ama bir yandan toplumsal meseleleri de anlatacak bir ara yol bulmaya çalışmak diye tarif edilebilir.

Çağın bir tezahürü olarak facebook, instagram gibi sosyal mecralardaki görsel akışkanlığı ve güzelleme fotoğrafları da düşününce bugün fotoğrafçılık geleneğinin, tarihinin yeri ne sizde?

Demin dualizm bizi sınırlamamalı dedim ya; yine üçüncü seçeneğin peşinde, eski ve yeninin harmanını yapmak diyebiliriz. Bresson, Capa, Carter’ın romantik ve zamansız fotoğraflarını, tüketimi olmadan akışa sunabilmenin yollarını arıyoruz.

Yurttaş gazeteciliğine değinecek olursak ana akım medyaya ihtiyaç duymadan kendi medyanı yaratabilmek güzel ama propagandayı gerçeklik dışı ve tehlikeli buluyorum, hatta durumun tersine hizmet ettiğini düşünüyorum. Bir örnek vereyim; Gezi sürecinde ana akım medya toplumsal olaylarda yaşananları göstermediği için yurttaş gazeteciliği ortaya çıktı ve Gezi’de olanlar aktarıldı. Ya da Roboski’de halkın kendi çektiği -o ölüleri ve katırları yan yana dizdikleri- fotoğraflar olmasa belki de Roboski’yi bilmeyecektik. Şu an Cizre bodrumlarında yaşananların fotoğrafları olmadığı için insanlara anlatamıyoruz. Bazı şeyler belgelenemiyor ve kursakta kalıyor, ben yutkunamıyorum kendi adıma.

Öte yandan sırf propaganda olsun diye Suriye’de çekilmiş bir fotoğrafı Gezi’de yaşanmış gibi servis ediyor birileri. O fotoğraf dolaşıma giriyor ve ana akım medya onu alıp sorgulamadan “Bakın yalan söylüyorlar” diyebiliyor. İşte propaganda denilen hakikat düşmanlığı bu noktada devreye giriyor. Elbette salt hakikat diye bir şey yok ama hakikate yaklaşma arayışı olması gerekiyor. Benim yapmak istediğim, anladığım fotoğraf anlatıcılığı da bu.

Peki, konu sanat olunca hakikati aktarmak konusunda nasıl bir denge söz konusu?

O çok ince bir çizgi. Ben belgesel fotoğrafta estetik anlayışın incitici olduğunu düşünüyorum. Bu hesaplı kitaplı bir şey değil ve bütün alanlar için söyleyeceğim; kişinin tavrı, politik duruşu, yaşama bakışı üretiminde karşılık buluyor.

Cizre’ye gidiyorsun; evi yıkılmış, yakınlarını kaybetmiş ağlayan bir anne görüyorsun. O sırada estetik bir fotoğraf çekmek, pornografi demek ve bence savaşın kendisinden daha kirli. Bu, şunun gibi; Cizre’de bir bodrumda 70 insanı öldürmek kötü ama öldürdükten sonra duvara “Aşk Bodrum’da yaşanır” yazmak ondan da kötü.

Control kitabınızı da göz önünde bulundurarak soralım; ele aldığınız konular nasıl hayat buluyor, hikâyeyi nasıl oluşturuyorsunuz?

Gazeteciliği bırakmaya karar verdikten sonra Gazi Mahallesi’ne yerleştim. Kontak kurduğum insanların birçoğu devletle problemli insanlardı ve ben bu insanların içine girmeye çalışıyordum. Orada da çok ince bir çizgi var; çizginin soluna basarsan selam bile veremezsin onlara, sağına basınca her şey sınırsız açılır. Bu, onlara av ya da avcı gibi yaklaşmamakla, dost olmayı seçmekle ilgili.

Konu benim için ne kadar ters olursa olsun politik olarak konuyu çekerken önyargılı yaklaşmıyorum, karşımdaki insanları tanımaya çalışıyorum. İki yıl boyunca bir mafyayı çektim, politik olarak bakacaksam iğrenç durumlara tanıklık ettim ama suçun sosyolojisi, oluşma şekli gibi meseleler var. Hikâye anlatıcılığı tam da bu; orada kendi duygunu, politikanı çekip, olanı olduğu gibi gösterebilme hali. Tabii toplumsal belli etikleri de korumaya çalışarak…

Gözaltına alınma ve tutuklanma sürecine gelirsek; öncesinde A Haber’de hedef gösterilmenizle başladı karalama kampanyası ve Kadıköy’de bir parkta MİT binasını görüntülediğiniz iddasıyla gözaltına alındınız. Fakat çektiğiniz diğer fotoğraflar da delil olarak kullanıldı ve örgüt üyeliği suçlamasıyla yargılandınız. Ne anlatıyor bütün bunlar bize?

Annem “Eskiden erkekler kadınları döverdi, kadınlar ağlardı ve bu kez de niye ağlıyorsun diye döverdi erkekler” diye anlatırdı. Aslında benim de temel olarak yaptığım şey ağlamak ve niye ağlıyorsun diye dayak yemek. Bölgedeki savaşı ya da İstanbul’da olanları birçok gazeteci çekti, bir hedef potası gösterilirken çok az insan öne çıkıyor, ben de onlardan biriyim. Bunun da sebebi çok açık aslında; Kürdüm ve sistemle problemim var. Mesele fotoğraf çekmek değil yani, devlet aygıtlarının da umrunda olan fotoğraf değil, fotoğrafın altında ne yazdığı. A Haber de şunu söylemişti nihayetinde; “The Guardian’daki makalede neden Türkiye’de 70 kişinin öldürüldüğünü yazdın?” Yani fotoğrafla durumu onların istediği gibi anlatmadığım için tutuklandım.

Cizre, Nusaybin, Sur gibi çatışmalı yerlere gidip fotoğraf çektiniz ama gelin görün ki Kadıköy’de bir parkta gözaltına alındınız. Bu, biraz trajikomik bir durum değil mi?

En komiği bu bence. Cezaevinde de bununla ilgili takılıyorlardı bana, “Sen git savaş muhabirliği yap başına hiçbir şey gelmesin, sonra gel Kadıköy’de gezerken tutuklanan” diye. Bir savaş muhabiri için mantıksal açıklaması yok. Film olsa, senaryosu bile ciddiyetsiz olurdu.

Ben MİT binası meselesini sorguda da anlamamıştım, dertleri o değildi çünkü. Hasankeyf, Sur, Cerattepe turunun ardından evde montaj yapıyordum. Nefes almak için ayağımda parmakarası terlik, şort ve tişörtle bildiğin gezmeye çıktmıştım. Parkta GBT’ye takıldığımı sanarak rahat rahat 45 dakika kimliğimi verip bekledim. Bir anda bir araç geldi ve gözaltına alındım. Ancak gözaltına alınmamın temel sebebi haber kaynaklarım ve gittiğim yerlerdi.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir röportajınızda “dışarısı içeriden daha kötü” demişsiniz. Neden?

İlk cezaevi deneyimimdi ve umarım benim için de, bir başkası için de son olur. Ben bir sürü insanın -babam da dahil- cezaevi anılarıyla büyüdüm. Tabii ki o anılar gibi aman aman bir şey yaşamadım ama problem şuydu; babamlar bize esas anlatılması gereken şeyi anlatmamışlar. Herkes yediği dayağı, küfürü anlatmış, bunlar dışarıda da oluyor ve bilinen şeyler. Bence sorun şu; bir insanın toplumdan tamamen en soyutlanmış halde bir kutu içine kapatılması ve o kutunun içinde de kutuya dair argümanlarla zaman geçirmesi.

Mesela cezaevinde üretilen çayı içiyorduk, adı Sayılı Gün; TV kanallarında dönen 3-4 filmin adı Adalet Peşinde, Yeşil Yol, Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım, radyoda ise akşama kadar Ferdi Tayfur çalıyordu… Dışarıda bir yaşam olmadığı ve oraya alışman gerektiğine dair bir form kurulmuş, her şey de bu forma göre inşa edilmiş. Foucault’nun dediği gibi gözetim toplumu oluşturuluyor ve bunun bilinçaltı cezaevleriyle ortaya çıktı. Orada 7/24 bir kamera var tepende seni sürekli izliyor, bunu bilerek yaşıyorsun. Dışarıda da fark yok. En azından orada GBT yapılmıyordu.

Tahliyeye itiraz etti savcılık, o da yine aynı psikolojide tutmak için mi sizce?

Bu olanlar elbette yeni değil, özellikle Batı bütün süreci AKP ve OHAL üzerinden ele alıyor, demokrasinin geldiği nokta filan diyorlar ama bunlar yeni değil. Bu ülke hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı, yine zor süreçlerden birindeyiz.

Bir söz var ya; “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” diye. Bence bugün bu ülkede herkese yaşatılan bu. Savcının kararı da dışarı çıksam da özgür hissetmemem, rahat etmemem duygusunu yaratmak için.

Az çok ilişkilendiniz, sergilere katıldınız, bir fotoğraf kitabınız var; çağdaş sanat ortamı olan bitene dair kendini nasıl konumlandırıyor, bu anlamda bir varlık mücadelesi veriyor mu sizce?

Sanat dünyasında mücadeleden çok, kaygı var. Elbette tekil bazı isimler var ama Türkiye’de çağdaş sanatın hiçbir zaman pratik bir mücadele içinde olduğunu görmedim gözlemlediğim kadar. Açıkçası çağdaş sanat kavramıyla da pek barışık değilim, ben zamansızlığı savunuyorum ve o beyaz küçük sanat galerilerinde yapılan sanatın gerçek hayatı ıskaladığını düşünüyorum. Sanat, sistemin en az savaş kadar mücadele ettiği bir alan ama sanatçılar bunun farkında mı, emin değilim. Bence sanat denen şey, savaşın kendisini anlatmaz ama savaşın içindeki buhran halini anlatır, oradan II. Dünya Savaşı’nı algılarız mesela. Burada öyle bir dert olduğunu göremiyorum.

Savunmanızda “Bir çocuğum olsa ve bana ileride ‘O dönem bir gazeteci olarak ne yapıyordun?’ diye sorsa ona verecek bir cevabım olmalı” demiştiniz. Bu yaklaşım sanata bakışınızı da özetliyor mu?

Ben hikâye anlatıcısı olmaya çalışıyorum, insanlar bunu konumlandırıyor; duvara asabileceğine sanat diyor, gazetede gördüğüne haber diyor. Ben isimlendirmiyorum ve hiçbirinin farkı yok bana kalırsa.

Sorun, çözüme giden yolda hiçbir şey üretilmemesi. Benim amacım fotoğraflarla kişi ya da durum teşhir etmek değil ve bu çözüm de değil. Mesela her gün kadına şiddet haberleri izliyoruz ama herkes yaşananları haberdeki adama küfrederek geçiştiriyor ve vicdanını rahatlatıyor. Esas konu şu; bu ülkede kadın-erkek rolleri üzerine toplumsal olarak ne yapıyoruz? Tek yaptığımız bu tür haberlere söylenmek, üzerinden kavga etmek, iki kişinin Taksim’de basın açıklaması yapması. Her şey bitiyor bu noktada.

Bir öneriniz var mı?

Bizler 50-100 yıl sonrasının sosyolojisini oluşturuyoruz. Yahudi soykırımını bize konuşturan Hitler değil, onun bastırdığı sanatçıların ürettikleri. Başka bir örnek vereyim; hepimiz kıtlık deyince önce Afrika’yı konuşuruz ama tarihte bilinen en büyük kıtlık Çin’de, 50’lerde Mao’nun iktidar olduğu dönemde yaşanıyor. O döneme dair tek bir gazeteci bile bunu haber yapma, fotoğraf çekme yetkisi olmadığı için -çünkü idam ediliyorlar- yaşananları anlatan görüntü neredeyse yok. Oysa kayıtdışı nüfusun yüzde 20’lik bir kısmının öldüğü söyleniyor kıtlıktan. Soykırımsa bu da soykırım ama konuşulmuyor bile çünkü Mao belgelenmesine izin vermiyor, sansürlüyor.

Benim bu yüzden de sığabileceğim bir mecra yok, çünkü herkesin gizli bir otosansürü var ve herkes gerçeğin kendine lazım olan kısmıyla ilgileniyor. Oysa ortada geniş bir manzara var. Önerim tablonun tamamına bakmak, yoksa işin içinden çıkamayız. İbrahim peygamberin bir hikâyesi var, bilirsiniz: Nemrut, İbrahim peygamberin ateşte yakılmasını emrediyor, meydanda toplanan insanlar yükselen ateşi izlerken o sırada bir karınca sırtında bir damla suyla ateşe doğru koşuyor. İnsanlar “Ne yapıyorsun” diyorlar karıncaya? “Ateşe su dökmeye gidiyorum” diye yanıt veriyor karınca. “Küçücük karıncasın, ne işe yarayacak senin taşıdığın su” diyorlar ona. “Olsun, safım belli olsun yeter” oluyor karıncanın yanıtı. Yaptığım belki bu kadar ama safın belli olması değerli bir şey.

Fotoğraf çekmeye devam yani… Üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Control’den sonraki hedefimdi zaten, 3-4 yıldır çalışıyordum üzerinde. Savaşın tanığıyım çocukluğumdan beri dedim ya, gazeteciliğe başladığım sürece kadar çektiğim fotoğraflar, yazdığım yazılardan oluşan bir cover hazırlıyorum. Cold Summer/Soğuk Yaz diye bir hikâye. Adı, sokağa çıkma yasaklarından geliyor. O yaz havalar çok soğuktu çünkü sıcakta cenazeler kokardı. Buzdolabında bekletilen cenazeler üzerine…