Faili meçhul bir cinayet olarak Ben Anadolu

ben anadolu

PELİN BUZLUK

Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 2 Ekim 2018’de Sibel Özer Chulliat rejisiyle prömiyer yapan Güngör Dilmen‘in Ben Anadolu oyunu, programa göre prömiyerden sonra 5 Ekim’de sahnelenmeye başlayacaktı. Ancak 5 Ekim günü akşama doğru, Ankara DT tarafından oyunun iptal edildiği duyuruldu. DT tarafından oyunun “teknik bir nedenden dolayı” programdan kaldırılmış olduğu açıklansa da, yönetmen Sibel Özer Chulliat, prömiyer akşamı protestosu ve sonrasında sosyal medyadan yaptığı paylaşımlarla oyunun “teknik bir nedenden dolayı” kaldırılmadığını söylüyor, DT bürokrasisini eleştiriyordu. Hem oyunun gerçekten neden kaldırıldığını anlamak hem de son dönemde DT’deki işleyişe dair “içeriden” bilgi edinmek amacıyla aynı zamanda eski bir DT sanatçısı olan Sibel Özer Chulliat’ya ve DT Ankara Müdürü Volkan Benli’ye ulaştık. Benli, oyunun prömiyerden sonra kaldırılmış olmasının gerekçesini “telif problemi” olarak açıklarken Özer, bütün sürecin sıkıntılı olduğunu ve çeşitli müdahalelerle oyunun sabote edildiğini iddia ediyor. Sibel Özer Chulliat, 5 Ekim Ben Anadolu Katliamı adı altında bir kitap kaleme aldığını, Benli ise telif sorunu halledilince Ben Anadolu’nun Sibel Özer Chulliat’nın sahneye koyduğu biçimde oynanacağını söylüyor…
İki tarafın açıklamaları sansürün adını koymak adına yetersiz ve zor olsa da, beyanlara bakınca DT’nin katı, bürokratik ve devletçi yapısının başlı başına bir müdahale biçimi olduğunu söylemeye gerek kalmıyor.

“Oyun DT’de sansüre uğradı diyebilir misiniz?” sorusuna direkt bir yanıt veremiyor Sibel Özer Chulliat. Öte yandan sürecin karmaşık olduğunu söylese de kesinlik taşıyan şeyler de yaşandığını belirtiyor: “Oyun sahneden kaldırıldı burası kesin. Hiçbir açıklama yapılmadı, bu da kesin. Ancak bir de yalan açıklama var; o da şu ki, oyunum kesinlikle ‘teknik bir nedenle’ kaldırılmadı. Ayrıca oyunun oynandığı ilk ve son gece yapılan film kaydı da, broşür, fotoğraflar, afiş gibi diğer belgelerle birlikte yasaklandı.”

Sürece dairse DT Genel Müdürlüğü, Baş Rejisörlüğü ve Ankara Müdürlüğü olmak üzere üç birimin, kapalı kapılar ardında birlikte hareket ettiğini, bilgilendirme gereği duymadan konuyu oldubittiye getirmeye çalıştıklarını vurguluyor, “Bir tiyatro oyununu faili meçhul cinayet haline getirmeye çalışıyorlar” diyor.

DT Ankara Müdürü Volkan Benli ise oyunun telif sorunu nedeniyle programdan kaldırıldığını, repertuvardan kaldırılmadığını şu sözlerle aktarıyor: “Biz edebi kuruldan geçmiş olan oyunları tek bir kelimeyi bile değiştirmeden oynarız. Tek bir kelimeyi bile değiştiriyor isek yazarından muvafakatname alırız.

Bizim edebi kuruldan geçmiş metnimizin içerisinde zannediyorum ki sekiz bölüm var, ancak Sibel Hanım’ın oyununda daha fazla bölüm var. Güngör Dilmen’in özel tiyatrolar için yazmış olduğu bölümler de eklenmiş vaziyette. Biz gerekli izinleri alabilmek için oyunu sadece programdan çıkardık, repertuardan kaldırmadık. Gerekli izinlerin alınması için yazılar yazıldı ama bu süreç, uzun bir süreç.”

Peki, neden bir açıklama yapılmadı Özer’e ve kamuoyuna? Neden “teknik bir sorun” demekle yetinildi? Benli, “Biz her dedikoduya cevap vermek mecburiyetinde değiliz. Çünkü her zaman DT’yi yıpratmak isteyen kişiler olacaktır. Yıpratmak isteyen düşünceler taşı atacaklar. Biz işimize bakar, sanat üretiriz,” gibi genel geçer, bürokrasi kokan bir yanıt veriyor.

Sibel Özer’le tek hemfikir oldukları konu bu olabilir. O da görüşme talebinin geri çevrildiğini söylüyor ancak fazlası var aktardıklarına göre: “Görüşme talebiyle tiyatroya gittiğimde edebi kurul başkanının konuyla ilgili beni çağırmadan genel müdür ve ekibiyle bir toplantı düzenlediğini öğrendim. Açıklama istemek için makamda beklerken genel müdür, baş rejisör, Ankara müdürü, müdür yardımcısı hep birlikte önümde dikildiler; genel müdür “Hangi yüzle geldin buraya” dedi ve Ankara müdür yardımcısı ‘Hanımı çıkarın buradan’ diye etraftakilere emir verdi. Bundan sonra hiç kimse benimle bağlantıya geçmedi, şahsıma ödenecek ücreti ödemediler, haftalar sonra avukat aracılığıyla aldım.”

Üstelik Sibel Özer zaten edebi kuruldan geçmiş metin üzerinde çalıştığını söylüyor. “Kendilerine oyunun neden kaldırıldığıyla ilgili açıklama talep eden yazılarım, dilekçelerim ortada. Onlara verdikleri cevapların içinde de böyle bir bilgi yok. Oyunun kaldırıldığını bana asla haber vermediler.

Devlet Tiyatroları benim edebi kuruldan geçmiş metin talebim üzerine, ‘Edebi kuruldan geçmiş metin budur’ diyerek, üzerinde çalıştığım metni gönderdi. Ben kendi kafama göre bir tekst alıp çalışmış değilim. Ayrıca aynı metin defalarca Devlet Tiyatrolarında sahneye kondu, böyle bir yasaklama olmadı” diyor.

Oysa Benli, bu durumun sorun yaratabileceğini Sibel Özer’e söylediklerini, sözleşme gereği işi prömiyerde teslim aldıklarını, bu süreçte herhangi bir müdahale yapmadıklarını söylüyor. Oyunun sahneye konuluşuyla ilgili bir problem olmadığını, sadece edebi kuruldan geçmemiş bölümlerin oyuna dahil edilmesiyle ilgili bir problem olduğunu tekrar vurguluyor.

Sibel Özer ise Ben Anadolu’nun sahneye konuluş sürecinde yaşananlara dair hep bir müdahale haline işaret ediyor: “Genel müdür, provalar ilerledikçe kontrolün elinden çıktığını, oyunun bir Anadolu insanı değerlendirmesi haline geldiğini, her türlü aşırı milliyetçi, elitist, içi boş propagandadan uzak olduğunu gördü ve bana ‘Mobil, küçük bir oyun yapıver, çok ciddiye alma’ dedi. Tabii beni ikna edemedi. Arkasından metinde geçen eleştiri amaçlı “Cinsel eşitliğe evet ama sınıf eşitliğine hayır” cümlesini Aysun Kayacı ve çoban figürleriyle fizikalize edip, çıplak kral imajıyla projekte ettim sahneye. Müdür bu kez de ‘Aysun’u koyma, kendi fotoğrafını koy,’ dedi. Elbette yine reddettim. Ayrıca oyunun dramaturgu, Bizans imparatoriçesi Theodora karakterini kıbleye döndürüp ezan dinlettim diye Theodora’nın kollarının ve başının açık olmasının ‘devlete zarar vereceğini’ söyledi. Elbette hem dramaturga, hem de bütün ekibe Anadolu’nun çok katmanlılığını anlatmak bakımından bu yorumun ne kadar önemli bir reji inisiyatifi olduğunu uzun uzun anlatıp mizansenimi korudum. Benzer şekilde sahne amiri, Troya savaşına neden olan Paris-Oynone aşkını sembolize ettiğim sahnede kullandığım Paris heykelinin çıplak olmasına şahsi tepki verdi, ‘Türk halkına Paris’in organını mı seyrettireceksiniz, yapmayın yönetmenim’ dedi.”

Sibel Özer’e göre müdahaleler bununla da sınırlı değil. Ben Anadolu “teknik bir nedenden dolayı” kaldırılmadan önce oyunun ışık tasarımcısının rahatsızlığı nedeniyle oyunu bırakması da ona göre sabotaj: “Prömiyere beş gün kala oyunun ışık tasarımcısı böbrek ağrısı şikâyetiyle oyundan çıktı. Hiçbir çalışma, kanava bırakmadı ardında. Bu DT gibi profesyonel bir tiyatroda ne demek biliyor musunuz? Düpedüz sabotaj! Çünkü benimki gibi iğne oyası usulü işlenmiş, yoğun bir rejinin ışığını beş günde yapmak hemen hemen imkânsız. Bekledim. Ne başrejisör, ne genel müdür, ne Ankara müdürü… Kimseden tık yok. Herkes prömiyerin iptalinden emin. Ama hiç tiyatrodan çıkmadan, aralıksız çalışıp ışığı da bitirdim. İlgili ışık tasarımcısı neden, nasıl ayrıldı, hastane raporu var mı, yok mu kimse sormadı bile. Çok açık bir şekilde oyunu ortadan kaldırmak için son darbeleriydi bu. Hiçbir şansım kalmadığını düşünerek pes etmemi beklediler. Tek tahmin edemedikleri, o koşullarda dahi prömiyeri yapabileceğimdi.”

Benli’nin bu iddiaya yanıtı ise şöyle: “Biz seyircinin karşısına çıkabilmek için sürekli çalışırız. Birinin rahatsız olması hiç önemli değildir, onun yerini dolduracak bir başkası muhakkak vardır. Bizim için önemli olan seyircinin karşısına en doğru şekilde çıkmaktır. Evet, orada bir tasarımcı arkadaşımız rahatsızlandı, onun yerine hemen aynı yetenekte bir arkadaşımızı görevlendirdik ve birkaç gün içerisinde herhangi bir şeyi aksatmadan oyunumuza destek verdik.”

ben anadolu1

Ben Anadolu‘nun prömiyerinden…

Prömiyer gecesi geldiğinde kamuoyu, yaşananlardan Özer’in protestosuyla haberdar oldu. Prömiyer sonrasında sahnede kravat keserek tepkisini ortaya koyan Özer, bu eylemi neden ve nasıl yaptığını ise şöyle aktarıyor: “Oyunun ikinci perdesinde bürokrasinin baskısını Anadolu insanının boynuna geçirilmiş bir ağırlık olarak kravat – urgan imajlarıyla metaforize etmiştim. Işık tasarımcısı sabotajından sonra bir gece aralıksız prova yaparken genel müdür çıkageldi. Biz ara verdiğimiz sırada genel müdür ‘korsan’ bir genel prova başlatmış, ancak oyunu görmek için değil, çünkü gitmiş… Prömiyer akşamı da sahneye çıktığımda seyirciler arasında değildi genel müdür. İşte o an ölçüsüz ve ciddiyetsiz bürokratik müdahaleyi ve keyfi davranışları kravatla protesto fikri aklıma geldi.”

DT’ye dışarıdan bakınca orada nasıl bir işleyiş görüyor Özer? Özellikle son yıllarda yönetmelik değişikliği, ihraç, istifa, repertuvarlara müdahale, oyunları programdan kaldırma gibi durumları hatırlatarak soruyoruz. “DT yapısal özellikleri ve işleyiş bakımından çağdaş Türkiye için artık yeterli ve geçerli olamayacak hale geldiğinden, handikap arz eden yönlerini düzeltmek, 21. yüzyılın bilgisi, donanımıyla yeniden düzenlemek, daha gerçekçi ve etkin bir işleyiş kazandırmak üzere değerlendirilmeye alınmış kurumlarımızdan biri. 2019’a ulaştık, bu sorun hala çözümsüz bir şekilde gündemde, çünkü bu haliyle kalmasından nemalanan çok sayıda insan var.

Sonuç itibarıyla DT bunca yıllık varlığı sonucu gele gele obez, hantal, kibirli ve en önemlisi de bir sanat kurumu olmaktan çok, militarist bir üs gibi çalışan kapalı bir yapı haline geldi.

Repertuvar meselesine gelince, repertuvarlara müdahaleden çok,  genel müdürlerin devlet büyüklerine yaranıp, kendilerini göstermek için tiyatroyu ideolojik malzeme olarak kullanmaktan çekinmemek gibi durumları söz konusu. Ben Anadolu oyununda yaşananlar bu şovu net bir şekilde gözler önüne serecek örneklerden biri” diyor.

Benli’ye de son yıllarda ülkedeki genel yasak ve sansür ortamına dair; “Bu sansür ortamı DT üzerinde bir baskı hissettiriyor mu?” diye soruyoruz. Belli ki DT açısından durum net ve iddialı: “Açıkça söyleyeyim biz DT olarak sansür baskısı hissetmiyoruz. Ülkenin belirli bir ortalamasını alarak oyun seçtiğimiz için böyle bir kaygımız hiçbir zaman olmadı. Devlet Tiyatrosu bugüne kadar hiçbir eserine sansür uygulamamıştır” diyor.

Benli’nin oyunun telif izni halledildikten sonra Sibel Özer Chulliat’ın sahneye koyduğu şekilde oynanacağını söylediğini tekrar hatırlatarak yönetmenin nasıl bir yol izlemeyi düşündüğünü ondan dinleyelim son olarak: “Devlet Tiyatroları’nda Beaumarchais’nin Figaro’nun Düğünü adlı eserinin Türkiye tiyatro sahnesi prömiyerini yapmıştım. Orada da pek çok akıl ermez müdahaleye maruz kalmıştım ama şükür yine başarıyla prömiyerimi gerçekleştirebilmiştim. O zaman oyunumu güya linç etmediler, kaldırmadılar, ancak iğdiş ettiler. Ben olay mahallinden ayrıldıktan sonra oyunu kafalarına göre kestiler, biçtiler. Figaro’nun Düğünü de sıradan bireyin darbeci, baskıcı, ayrımcı, kayırıcı elitist güçlerle anarşik ve bel altı yöntemlerle değil, ancak demokratik yollardan mücadele edişini modern anlamda temsil eden örnek eserdir. Tüm bunlarla ne demek istiyorum? Ben Anadolu’yla ilgili bütün yasal girişimlerde bulundum. 5 Ekim Ben Anadolu Cinayeti adlı bir kitap yazıyorum. Yapılacak her türlü açık oturum, seminer, konferans, röportaj davetine açığım.”