Sansüre meydan okuyan sinemacılar

Necati Sönmez, kayyım atanarak yayını durdurulan Özgürlükçü Demokrasi gazetesinde iki haftada bir yayımlanan köşe yazılarıyla ‘sansür ve direniş’ teması altında Susma Platformu’na misafir. İlk yazı Mumbai Film Festivali’nden Antalya’ya uzanıyor…


 

SANSÜR KORKUT HİKÂYELERİ-1


NECATİ SÖNMEZ

Dünyadaki bütün sansürcülerin tek bir gayesi vardır: Susturmak. Buna karşılık, sansüre direnmenin, yani susmamanın bin bir yolu var. Ve susturmaya karşı direnmenin tarihi, sansür silahının çoğu zaman geri teptiğini göstermiştir. İşte bu yaratıcı direniş tarihinden bir yaprak; hem çok yakın -çünkü bir yanıyla hayli tanıdık- hem de uzak bir örnek: Hindistanlı sinemacıların sansürle imtihanı… (Yazının başlığı maalesef bizdekileri değil, onları kastediyor)

Belgesel, kısa ve canlandırma filmlerin katılımıyla iki yılda bir düzenlenen Mumbai Uluslararası Film Festivali (MIFF) 2003 yılında şartnamesine yeni bir madde ekler. Buna göre Şubat 2004’te 8’incisi düzenlenecek festivale Hindistan’dan katılan filmlerin ilgili devlet kurumundan ‘sansür belgesi’ alması şartı getirilir. O güne kadar yedi kere düzenlendiği 13 yıl boyunca bu şartı aramayan festivalin, ilk defa belge istemeye başlaması, sinemacılar tarafından açık bir sansür girişimi olarak nitelenir. Açıktır ki, hükümete bağlı bir kurum tarafından düzenlenen festivalin yeni uygulamasının asıl hedefi belgeseller, asıl hesabı ise 2002 yılında Gujarat eyaletinde patlak verip iki bine yakın insanın ölümüyle sonuçlanan kanlı olaylarla ilgili bir dizi film yapılmış olması ve hükümetin olaylardaki sorumluluğunu sorgulayan bu filmlerin festivale başvurma ihtimalidir. MIFF yöneticileri bu türden politik belgesellerin önüne set çekmenin yolunu, normalde ticari gösterime girecek filmlerden talep edilen sansür belgesini dayatmakta bulur. (Bize ne kadar tanıdık!)

Belgeselciler başta olmak üzere bağımsız sinemacılar bu karara büyük tepki gösterir; 275 kadar sinemacı sansür karşıtı bir kampanya örgütleyip söz konusu kararda ısrar edilirse festivali boykot edeceklerini açıklar. Bunun üzerine festival yönetimi geri adım atarak ilgili maddeyi geri çekmek zorunda kalır. Festival tarihi yaklaştığında ise sansürün başka yöntemlerle uygulandığı ortaya çıkar: Festivale başvuran politik filmlerin hiçbiri programa alınmamış, sadece Gujarat olaylarına dair olanlar değil, ekolojik tahribat, kast sistemi, cinsel ayrımcılık gibi bir çok ‘hassas’ konuda yapılmış niteliği tartışmasız belgeseller de seçici kurul tarafından elenmiştir.

Bunun üzerine bağımsız sinemacılar elenen filmlerin de gösterileceği alternatif bir festival düzenleme kararı alır. Ve bu işi, sadece iki hafta zarfında organize etmeyi başarırlar! Unutmayalım, henüz Facebook ve Twitter’ın ortada olmadığı yıllar. (Tarihin garip bir cilvesi, Facebook’un Harvard öğrencileri arası bir iletişim ağı olarak doğuşu tam da festivalin düzenlendiği haftaya denk gelir) 2004 başında Hindistanlı sinemacılar cep telefonu ve SMS’ler aracılığıyla haberleşerek örgütlenir.

Aynı günlerde Mumbai’de düzenlenen Dünya Sosyal Forumu dolayısıyla Hindistan’ın her köşesinden sinemacıların kentte bulunuyor olması da işlerini kolaylaştırmıştır. Sonunda bir matbaa binası gösterim mekânına dönüştürülerek devletin festivaliyle aynı tarihlerde VIKALP-Films for Freedom (Özgürlük İçin Filmler) adıyla alternatif bir festival düzenlenir. (Vikalp Hintçede ‘alternatif’ demek.) MIFF sansürüne takılan belgeseller dahil politik içerikli bir çok film bu sayede seyirciyle buluşur. Yine sosyal medyanın olmadığı, geleneksel basının ise diğer festivale odaklandığı bir ortamda, hemen her gösterimde salonu doldurmayı başarırlar.

Bu hikâye çoğumuzun aklına geçen yıl Antalya Film Festivali’ne nazire yapılarak İstanbul’da düzenlenen Ulusal Yarışma’yı getirmiş olmalı. Sansüre ve onun aracı olarak kullanılan eser işletme belgesine vurgu yapılsa, sansürün asıl hedefi olan Ulusal Belgesel Yarışması’na da kucak açılsa -ki bu iş, uzun metraj filmleri toplamaktan çok daha kolay olurdu- hele Antalya’da her şeyi başlatan sansür vakasının sorumluları jüri üyesi yapılmasa idi, bu etkinliğin böyle bir direniş potansiyeli ve samimiyeti olabilirdi. Ne yazık ki bunun yerine, yarışmanın Antalya programına iadesi talebiyle yetinildi. Oysa biliyoruz ki, Ulusal Yarışma amacına ulaşıp da ‘o şehre döndüğünde’, belgesellere kapalı olduğu sürece Antalya Film Festivali’nde sansür olgusu ortadan kalkmayacak.

“Beni öldürmeyen şey güçlendirir” kuralı ifade özgürlüğüne yönelik baskılarda da geçerli kılınabilir. Nefes alabildiğimiz sürece, sansüre meydan okumanın bir yolunu bulabiliriz; yeter ki sesimizi duyurma iradesine sahip olalım. Türkiye’de sinema cephesinde yakın dönemde yaşadıklarımızın çok benzerine 15 yıl önce maruz kalan Hindistanlı sinemacıların başlattığı hareket bunun güzel bir örneği.