“Anladık ki internet kısıtlamalarından herkes rahatsız”

2011 yılı 15 Mayıs’ında gerçekleşen İnternetime Dokunma! eyleminin yıldönümü vesilesiyle eylemin örgütleyicilerinden, bilişim hukuku uzmanı Gökhan Ahi’yle konuştuk


KÜLTİGİN KAĞAN AKBULUT

2011 yılı 15 Mayıs’ında ne toplumun, ne de iktidarın tahmin ettiği bir eylem gerçekleşti. Birkaç avukatın ve internet aktivistinin organize ettiği ve az kişinin katılım göstermesinin beklendiği İnternetime Dokunma! eylemi 40 bin kişinin katıldığı dev bir gösteriye dönüştü. O ana kadar Türkiye toplumunun gündeminde olmayan internet yasakları güçlü bir şekilde dillendirilmiş oldu.

İnternetime Dokunma! eyleminin örgütleyicilerinden, bilişim hukuku alanında uzman Gökhan Ahi’ye bu süreci sorduk. 2007’de ve 2011’de yürürlüğe giren yasaların farklarını, Türkiye’de internet özgürlüğünün geleceğini ve RTÜK tarafından hazırlanan son yasanın neler getirebileceğini konuştuk.

Önce biraz 2011 yılı öncesine bakalım. 1990’ların sonundan bu yana internet alanı hukukla karşı karşıya geliyor. Bugünkü kadar olmasa da birçok sitenin engellendiğini görüyoruz. 2007 yılında 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun çıkarılıyor. Siz 2011 öncesi dönemi internet hukuku ve internet özgürlüğü bağlamında nasıl değerlendirirsiniz? Bir hukukçu olarak dönemin siyasi atmosferini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de İnternet ve hukukun ilk çatışması aslında 2001 yılında oldu. Bir forumun yöneticisi Coşkun Ak, başkasının yazmış olduğu bir forum mesajından dolayı 40 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Daha sonra kamuoyunda iyi bir farkındalık çalışması, ayrıca Avukat Fikret İlkiz’in etkili savunmasıyla dosya yüksek mahkemeden bozuldu ve sonucunda 2003 yılında beraat kararı geldi. Bu dava internet hukuku diye bir alanın doğmasını zorunlu hale getirdi.

O zamanlar forumlar çok popülerdi. Forum yöneticileri sürekli başkalarının yazdığı içeriklerden dolayı ifadeye çağrılıyor veya haklarında dava açılıyordu. Bir ara, 2002’de interneti Basın Kanunu içine alan bir yasa değişikliği yapıldı. Yürürlüğe girdiği süre kısıtlı olan bu düzenleme ile internette herhangi bir içerik yazanın sorumlulukları, gazetelerin sorumlu yazı işleri müdürünün sorumlulukları ile bir hale geldi ve internet sitesi sahipleri tazminat ödemekle yükümlü tutuldu. Neyse ki, bu değişiklik bir süre sonra kaldırıldı.

Birçok sitenin erişime engellendiğini biliyorduk ama çoğunluğu porno veya terör örgütü sitesiydi. İlk defa tüm Türkiye’nin ilgisini çeken ve tartışılan erişim engellemesi Ekşisözlük’ün başına geldi. Esrar kullanımını özendiren içerikler nedeniyle herhangi bir yasal dayanak olmadan 2006 yılında Ekşisözlük kapatıldı. İlgili içeriklerin çıkarılmasıyla siteye erişim yeniden açıldı.

2007 yılında birden bire internet yasamız oldu. 5651 sayılı yasa, aslında internet süjelerini ilk defa tanımlayan ve sorumluluklarının sınırlarını belirleyen güzel bir yasa olmuştu. Halen de internette nispeten daha özgür oluşumuzu bu yasanın getirdiği ilk yedi maddesinin yenilikçiliğine bağlıyorum. Ancak bu yasanın bir garabeti, daha doğrusu bir belası vardı. O da belli başlı suçlarda getirilen erişim engelleme idi. Erişim engelleme belli suçlardan dolayı mümkün olabiliyorken, cinsellik içerikleri veya Atatürk’e hakaret bahanesiyle Youtube ve benzeri platformlar da erişime engellenebiliyordu. Bu durum internet sitelerini ve platformlarını oto sansüre yöneltti. Youtube o dönemde, Atatürk’e hakaret ettiği iddia edilen bir video yüzünden 2,5 yıl erişime kapalı kaldı. 2009’da yaşlısı, çocuğu, ev hanımı, çalışanı demeden herkesin oynadığı Farmville oyunu bir günlüğüne kapatıldığında, ilk defa her kesimden insan erişim engellemelere sosyal medyadan tepki göstermişti.

2011’e doğru gelindiğinde, o zamanlar cemaat denilen şimdi FETÖ olarak yargılanan yapının da etkisiyle, internete getirilmeye çalışılan tuhaf kısıtlamalar ortaya çıkmaya başladı. Hosting şirketlerinden tek tek alan adı sahiplerinin listesinin istenmesi, ‘etek, haydar, liseli’ gibi kelimeler geçen sitelerin, erişim sağlayıcılar ve hosting şirketlerince engellenmesinin istenmesi gibi tuhaflıklar kamuoyunda çok tartışıldı.     

2011 yılı Şubat ayında hazırlanan İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı ve bu taslak sonucu yürürlüğe giren maddeler sizce internet özgürlüğünü nasıl etkiledi? Bu süreçte çıkan kanunlar neyi değiştiriyordu? Bugünden baktığımızda o dönemki kanunlar nasıl bir internet öngörüyordu?

2011’de başlayan dönem, filtreleme dönemi oldu. Aile filtresi, çocuk filtresi gibi genel filtreleme yöntemleri hayatımıza girdi. Ailelerin ve çocukların korunması bahane edilerek getirilen filtreler, seçenekmiş ve özgürlükmüş gibi sunuldu, ancak görüldü ki, filtrelere takılan siteler sadece porno siteler değildi. Marjinal düşünceler, felsefi içerikler, LGBTİ+ içerikleri, evrim teorisiyle, farklı dinlerle, deizmle, ateizmle vs. ilgili içerikler de filtreler içinde yer almıştı. Aile ve çocuk filtresi kullanmayı seçmemiş bir birey dahi, bu tür sitelere erişimin genel olarak engellenmiş olması nedeniyle giremiyordu.

O dönem istenen internet, devletin o anki ideolojisine aykırı olmayan içerikler barındırabilen bir internetten başka bir şey değildi. Zamanla çoluk çocuk herkes, erişim engelleme tedbirlerine karşı farklı erişim yöntemlerini geliştirmeye ve kullanmaya başlamıştı bile. Bir nevi yasaklara karşı şerbetlenmiştik ve işin ilginç tarafı insanların her zaman yasaklı olana daha fazla ilgi duyacağı, dönemin kanun koyucuları ve uygulayıcıları tarafından hesap edilmemişti.    

15 Mayıs 2011 tarihinde internet sansürüne karşı yapılan İnternetime Dokunma! eylemi sizce iktidarın interneti düzenleme çabasına karşı nasıl bir tepki oluşturdu? 15 Mayıs eylemini o dönemki tepkilerden farklı kılan neydi? 22 Ağustos tarihinde uygulamaya geçilen İnternetin güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı’nı nasıl etkiledi sizce? Devlet ve sivil toplum kuruluşları arasında köprü kurulabildi mi eylem sayesinde? Ya da bu eylem sayesinde yasadaki sorunlu yerler biraz olsun düzeltilebildi mi o dönem? 

15 Mayıs İnternetime Dokunma! Eylemi hayatımdaki en güzel anılardan birisidir. Birkaç avukat ve farklı mesleklerden aktivist arkadaşlarla mail grupları üzerinden planladığımız eylemde, getirilmeye çalışılan kelime filtrelerine, sitelerin dışlanmasına, erişim engelleme ağının genişlemesine karşı çıkmak ve bunu kamuoyuna duyurmak istiyorduk. Bu arada, 2015’te kaybettiğimiz sevgili Dr. Özgür Uçkan’ı ve 2017’de kaybettiğimiz Doç. Dr. Mustafa Akgül’ü bu vesileyle anmak isterim, her ikisi de internet sansürü ile mücadelede büyük rol oynamış hocalarımızdır, bu eylemin içinde ön saflarda yer almışlardı.

200 – 250 kişinin katılacağını düşündüğümüz eylem bir anda 40.000 kişilik bir yürüyüşe dönüştü. O zaman anladık ki, sadece bizler değil, herkes internete getirilmeye çalışılan kısıtlamalardan rahatsızdı. Bu eylem, medyada geniş bir destek bulmasına rağmen hükümet ve BTK tarafından pek dikkate alınmadı. Eylem, getirilen filtreleme yöntemlerinin sadece bir müddet ertelenmesini ve biraz da törpülenmesini sağladı. Yasalardaki sorunlu yerler düzeltilmek bir yana, daha fazla sitenin farklı gerekçelerle erişiminin engellenmesi devam etti. Bir ara Türk Telekom kişiselleştirilmiş reklam adı altında sunduğu Phorm uygulamasını başlattı, kamuoyunun yoğun tepkisi ve ticari başarısızlık sebebiyle bu da ortadan kalktı. 

Dikkati çekmek isterim ki, o dönemde cemaat olarak anılan yapılanma özelikle TİB’de, istihbarat dairelerinde ve internet alanında daha fazla ortaya çıkmaya başladı. Sonraları gördük ki, bu yapılanma ile birçok kişinin internet iletişimi takip edilmiş ve kayıt altına alınmış. İnternetteki kişi hareketlerini ve trafiklerini izleyen, raporlayan uygulamalar hep bu dönemde ortaya çıkmaya başladı.

Hem 15 Mayıs eyleminden, hem de Gezi eylemlerinden sonra dijital aktivizm tartışılmaya başlandı, yükselişe geçti. Sizce şu an internet özgürlüğü alanında nasıl bir sivil toplum yapımız var? Sivil toplum bu alanda başka neler yapabilir?

Dijital aktivizm, sadece Türkiye’de değil dünyada da yükseliş göstermişti. Sosyal medyanın bugünkü devleri 2009’dan itibaren Türkiye’de çok yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştı. Vatandaşlar, sosyal medyadan eleştirmeyi ve eleştirileri paylaşmayı gitgide sevdiler. Anonymous’un ses getiren eylemleri, Wikileaks’in 2010 yılındaki büyük ifşası, Redhack’in Türkiye’deki eylemleri, milliyetçi hacker grubu Akıncılar’ın İsrail ve Rusya sistemlerine saldırıları derken, vatandaşlar arasında dijital aktivizm doruk noktasına geldi. 2013’deki Gezi protestolarına geniş katılımın olması, sosyal medyanın çarpan etkisiyle mümkün olabildi. Gezi protestolarına kadar hükümet Twitter’ı çok dikkate almamıştı, ancak Twitter’ın bu alandaki etkisi görülünce, ilk tepki olarak rastgele Twitter kullanıcıları gözaltına alınmaya başladı, bu da insanlarda panik ve korku yarattı. Sanatçı, reklamcı, iş insanları, Twitter paylaşımlarının ekran görüntüleri ile birlikte yandaş medyanın manşetlerine taşındı ve hedef gösterildiler. Daha sonrasında da birçok kişi hesabını gizli profile almaya veya anonim hesaplarla yazmaya başladı. Gezi sonrası, sivil toplum örgütleri de hedef tahtasına konulunca eleştiriler ya sona erdi, ya da daha yumuşak bir tona geçmek zorunda kaldı.

İşin ilginci, Twitter’ın etkisinin hükümet tarafından keşfedilmesi, farklı bir troll dünyasının da kapısını açtı. Herhangi bir eleştiri yapan sanatçılar, gazeteciler, iş insanları, siyasetçiler, anında trollerin saldırısına uğramaya ve kamuoyu önünde sosyal lince maruz kalmaya başladılar. Şimdilerde bu iş öyle bir noktaya vardı ki, haber manipülasyonu, sosyal linçler, afişe etmeler tamamen botlarla yapılıyor. Gezi’nin arkasından 17-25 Aralık dönemi yaşandı.

2014 yılının başından itibaren, internetle ilgili yeni yasal kısıtlamalar konuşulmaya başlandı. 2014 Şubat’ında 5651 sayılı yasada köklü değişiklikler yapıldı ve kamu düzeni, milli güvenlik gibi sebeplerle herhangi bir siteye erişimin engellenmesi çok daha kolay hale geldi. Her ne kadar, sitenin tamamının değil de sadece URL adresinin kapatılması gelmiş olsa da, 2014 yerel seçimleri öncesi Twitter ve Youtube’a bir ay boyunca erişim engellemesi yapılmıştı.

Bu son dönemde ayrıca vatandaşın da internet yasakları konusunda bilinçlendiğine şahit olduk. Başka ülkelerde sadece meraklısının bildiği VPN, proxy gibi teknik konular geniş kesimler tarafından bilinir oldu. Sizce bu durum internet özgürlüğü tartışmalarını nasıl etkiledi? 

Daha önce de dediğim gibi bizler çocuğundan yaşlısına internet yasaklarına karşı şerbetlendik. Erişim engellemelere karşı DNS değiştirme, proxy, VPN kullanma gibi birçok teknik aracı kurabilir ve kullanabilir hale geldik. Bilgiye erişim anlamında özgürlüklerimizi kullanmak için bu araçlar yeterli gelse bile, yine de insan herhangi bir engellemeyle karşılaşmak istemiyor. Hukuken elinde bulunan özgürlüğü sonuna kadar kullanmak istemekten daha doğal bir şey olamaz. Ancak, vatandaştan bu konuda artık bir talep gelmiyor, nasıl olsa elinde erişim araçları var.

Şimdilerde ise vatandaşın derdi daha farklı, sosyal medyadaki paylaşımlarından dolayı izlenmek, takip edilmek istemiyor. Daha önceki paylaşımları zamanı gelince önüne konulsun ve bu konuda kınansın, hakkında soruşturma açılsın istemiyor. Kaldı ki, bugün herhangi bir temel hak veya özgürlük talebi, farklı yönlere çekilebiliyor, terör örgütleriyle ilişkilendirilebiliyor. İhbarcı vatandaşlar eliyle veya yandaş gazetecilerin tetiklemesiyle, hükümetin politikasına aykırı herhangi bir görüş FETÖ’ye veya PKK’ya destek vermiş gibi algı yaratılabiliyor. Bu durum, sıradan vatandaşı ya otosansüre yöneltti, ya hesabını kapatmaya, ya da anonim hesaplardan yazmaya itti. Hatta söylemek gerek ki, genele yayılan bu korku, vatandaşları yakın arkadaşları ile iletişimde bulunduğu Whatsapp gibi kapalı sosyal medya platformlarının yükselişine sebep oldu. Tanıdığım bildiğim birçok arkadaşım, kendisini sosyal medya yerine kapalı Whatsapp gruplarında ifade etmeyi tercih ediyor. Kısacası, internet yasaklarına karşı bilinç geliştirmek yerini oto sansüre ve kapalı ortamlarda takılmaya bıraktı. 

Bir de tabi ki Wikipedia yasağı var. Geçen hafta itibariyle yasağın ikinci yılı doldu. Şu an yasal olarak Wikipedia yasağı nerede duruyor? Sizce yasağın kalkma ihtimali var mı? Bu konudaki karşı davaları takip ediyor musunuz?

Wikipedia yasağının sebebi, Türkiye’yi DAEŞ terör örgütüyle aynı zeminde gösteren içeriklerin kaldırılmaması. Türkiye, Wikipedia’dan ülke içerisinde temsilcilik açması, uluslararası hukuka uygun davranması, mahkeme kararlarını uygulamaları ve Türkiye’ye yapılan karartma operasyonlarının bir parçası olmaması olmak üzere dört talepte bulundu. Wikipedia, adından da anlaşılacağı üzere yüz binlerce kişinin katkıda bulunduğu bir ansiklopedi projesi. Herhangi bir merkezi yok, içeriklere müdahalesi yok. Hal böyle olunca, Wikipedia’daki birçok içerik manipüle edilmeye veya yanlış tanımlamaya müsait hale geliyor. Ülkeler arasındaki siyasi çekişmeler sebebiyle de farklı propaganda araçları için kullanılabiliyor. Sorun, Wikipedia’nın güvenilir bir bilgi kaynağı kabul edilmesinde, halbuki Wikipedia’nın kendisi bile güvenilir olmayacağını, bünyesinde bulunan bilgilerin doğru olmayabileceğini deklare ediyor. Türkiye’nin Wikipedia’yı bu şekilde, olduğu gibi kabul etmesi gerek, yoksa bugün başka bir madde yarın başka bir maddeyi tartışıyor oluruz, bunun sonu yok. Geçen yıl, bir grup avukat olarak mahkemeye itiraz etmiştik ancak mahkeme itirazımızı reddetti. Wikipedia’nın Türkiye avukatı ve bazı vatandaşların da itirazı kabul edilmedi. İtirazları reddeden mahkemelerin de elinde somut bir gerekçe olduğunu sanmıyorum, durum tamamen siyasetin yargıya etkisinden ibaret. Bu sebeple, hukuki bir çözüm yolu yok gibi.    

Geçen yıl Eylül ayında Radyo Televizyon Üst Kurulu tarafından “Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkındaki  Yönetmelik” kabul edildi. Siz bu süreci takip ediyor musunuz? Bu yasa internet sansürüne nasıl bir “katkı” sağlayacak? Online alanda yayın yapan gazeteler, radyolar, televizyonlar, YouTube gibi platformlardan yayın yapan kurumlar nasıl etkilenecek? Halihazırda internet alanında ne gibi boşluklar var da iktidar böyle yeni bir yasa hazırlandı? Bu yasa internet sansürünü nasıl bir boyuta taşıyacak? 

Bu yasa değişikliğinin sebebi Netflix, Hulu, Puhu, Blu TV ve Youtube gibi platformları düzenlemeye ve lisanslamaya yönelik. RTÜK, bu güne kadar sadece kablo’dan, uydu’dan, karasal’dan (anten) ve IPTV üzerinden yayın yapanlara lisans veriyordu. Lisansa tâbi yayınlar, doğrudan RTÜK yayın ilkelerine bağlı olarak yayın yaptıkları gibi, gösterilen reklamlardan pay ödemek, lisans ücreti ödemek gibi vergi dışında kalan bedelleri de ödemek durumunda. Ayrıca, ilkelere aykırı bir yayın halinde, para cezası, yayın durdurma gibi cezalar da gündeme gelebiliyor. Bir de, tütün ürünü kullanımı, alkollü içki kullanımı içeren görüntüler, şiddet görüntüleri ve cinsel ilişki görüntüleri kesilerek veya buzlanarak izlenebiliyor.

Bu yasa değişikliği ile OTT TV (over the top TV hizmetleri) olarak anılan isteğe bağlı yayın hizmeti sunan platformlar, RTÜK’ten lisans alacak ve yayınlarına öyle devam edebilecek, aksi takdirde mahkeme kararıyla yayınlara erişim engellenebilecek. RTÜK’ten alınacak lisansla, reklam gelirlerinden yayın içeriğine kadar her şey denetlenebilecek, gerektiğinde cezalar kesilebilecek, yayınları durdurulabilecek.

Online alanda yayın yapan gazeteler, radyolar, televizyonlar, YouTube gibi platformlar bu durumdan etkilenmeyecek. Çünkü bu değişiklik onları kapsayan bir değişiklik değil. Halihazırda dijital yayıncılık alanında pek bir boşluk yoktu, anladığım kadarıyla amaç daha fazla vergi almak, reklam gelirinden pay almak ve tütün, alkol gibi yasaklı içerikleri denetlemek. Şimdilik sansür olabilecek bir uygulama görmedik, ama birçok yerli platform içerikleri buzlamaya veya dıtlamaya başladı bile.

  

Dünyada son dönemde yaşanan tartışmaları da ele alırsak internetin ve internet özgürlüğünün geleceğini nerede görüyorsunuz?

Artık meselemiz internet özgürlüğü değil. İnternete ve bilgiye bir şekilde ulaşabiliyoruz. Yasaklansa da erişim engellense de bir şekilde bu özgürlüğümüzü kullanacağız. Esas mesele, maruz kalacağımız kitlesel dezenformasyon ve gözetim toplumuna gidiyor olmamız. Hem şirketlerin, hem de devletlerin algoritmalarla her bir bireyi şekillendirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Bu algoritmalar bizleri ne kadar etkiliyor, algoritmalara kimler hükmediyor ve bizim tercihlerimizi ne kadar şekillendiriyor?  Algoritmaları keşfeden birçok yazılımcı, siyasetçi, reklamcı ve araştırmacı; oyların belirli bir lidere veya partiye akmasını, giyim tercihlerinin belirli bir markaya veya koleksiyona kaymasını, manipülatif haberlerin belirli bir kitleye akmasını, bahislerin belli bir takıma ve belli bir skora toplanmasını sağlayabiliyorlar. Kendine verilmiş görevleri yerine getirebilen ve insan elinden çıkmış gibi içerik üretebilen, beğenen, takip eden bot yazılımlar, yerini daha iyi veri işleyebilen, hesap ve analiz yapabilen, yüzleri ve şekilleri tanıyan, fotoğrafları tek tek ayırt edebilen, insan davranışlarını daha iyi tanıyan, gelecekteki davranışlarını tahmin eden yapay zekalı yazılımlara bırakmaya başladı.

Yarın öbür gün, bizi bizden daha iyi tanıyan bu sistemler, ileride suç işleyip işlemeyeceğimizi devletlere raporlayacak mı, bizi olağan şüpheli haline getirecek mi, bankalar ilerideki boşanma ihtimalimizi hesaplayıp bize kredi vermeyi reddedecek mi, genetik mühendisleri sağlık bilgilerimizi işleyip gelecek nesilleri farklı düşünmeye sevk edecek bir gen tasarlayabilir mi? Bu botlar ve yapay zekâlı yazılımlar, yarın kötü niyetli kişilerin eline geçerse, en tehlikeli kitle imha silahlarından daha etkili bir silah haline dönüşebilirler. Bu durum şu an çok ilkel bir halde de olsa, ileride kaotik bir duruma yol açabilecektir. İnternet özgürlüğünden ziyade kişisel güvenlik alanı tehlikede.