ÖZKAN KÜÇÜK
Sinema alanında kayda geçen son sansür vakası, Bingöl Elmas’ın “Şiirli Oda’nın İzinde” filmine Kültür ve Turizm Bakanlığınca verilen yapım desteğinin geri çekilerek faiziyle istenmesiyle hayat buldu. Emin Alper’in “Kurak Günler” filminin de 2022 yılında benzer bir sansüre maruz kaldığı bu uygulama, bu kez yapım aşamasındaki bir belgesel film için işletildi.
Elmas’a Kapadokya’da yaşanan tahribatı aktardığı filminin bakanlık yetkililierince sözlü olarak “politik” olduğu gerekçesiyle reddedildiğinin söylenmesine karşılık, resmi açıklamanın “başvuru dosyasındaki senaryoyla uyumlu olmadığı” şeklinde olması da gösteriyor ki, filmler artık “içerik denetimine” de tabi tutuluyor. Öte yandan yapım desteğinin kendisine verilen ilk taksidini faiziyle geri ödeyen Elmas’a, aynı zamanda “ekonomik sansür” de uygulanıyor.
Yakın zamanda filmim “Rojbash”ın yine Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yasaklanması ve benzer bir sansüre maruz kalmasından hareketle iki yönetmen Susma Platformu için bir araya geldik; hem kendi filmlerimize yönelik sansürü hem de bağımsız sinemaya yönelik son yıllarda gittikçe artan müdahaleleri ve bu müdahalelerin yol açtığı tahribatı konuştuk.
Özkan Küçük: Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Şiirli Oda’nın İzinde” filmine verdiği yapım desteğini faiziyle geri istemesinden öncesini konuşarak başlayalım mı? Filmin içeriğini, nasıl yola çıktığını, sürecini biraz anlatabilir misin?
Bingöl Elmas: Kapadokya’da yaşıyorum. Kapadokya’nın tahrip edilen coğrafyasını korumak için mücadele eden yerel tarihçi Mükremin Tokmak’ın burada, tek başına, çok değerli bir çaba gösterdiğine tanık oldum. Bir sinemacı olarak onun yaptıklarını duyurmak, burada olup bitenlere dair ses çıkarmak ve bir tür kayıt tutmak istedim.
Kapadokya’nın tarihi çok katmanlı ve her yeri hikâyelerle dolu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte Kapadokya’da ciddi bir değişim ve yapılaşma yaşanıyor. Yaşam alanlarımız giderek daralıyor; bölge, turizmin ve ticaretin insafına bırakılıyor. Yerel hayatı sürdürmek için kullandığımız alanlara işletmeler açılıyor. Gün doğumunu izlemek için çıktığınız tepeye bir de bakıyorsunuz ki ertesi gün bilet kesilmeye başlanmış. Manzarası güzel diye gittiğiniz bir alanın girişine gişeler konuyor. Neredeyse her peri bacasının önünde kamu ya da özel girişim eliyle bir ticari faaliyet sürdürülüyor. Kamu, hizmet götürmesi gerekirken ticaret yapıyor; siz, bir yurttaş olmaktan çıkıp her yerde potansiyel bir müşteriye dönüşüyorsunuz. Her şeyden ve her yerden para kazanmak temel ilke hâline geliyor. Ayrıca günlük hayatı sürdüremez hale geliyorsunuz.
Mesela Avanos’ta bir anda ırmak kenarı çitlerle kapatılıyor, herkesin kullanımına açık olması gereken kıyı, kilitli kapıların ardında ticari işletmelere kiralanıyor. Kıyı Kanunu’nun kime göre, nasıl esnetildiğini ise yurttaş olarak anlamakta zorlanıyoruz. Yol açmak için ağır iş makineleriyle koruma altındaki alanlara girişiyorlar. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, özel koruma statüsüne sahip bir bölgede böyle bir işleyişin olması insanı dehşete düşürüyor.

Bingöl Elmas, “Şiirli Oda’nın İzinde”nin çekimlerinde
Bütün bunlara karşı tarihsel hafıza ve kültürel miras için didinen, duyarlılık yaratmaya çalışan bir karakter var: Mükremin Tokmak. Ben de onun çabasının peşine düşüp bunları filme aldım. Bir de biliyorsun, biz belgeselciler gittiğimiz yerde sadece yaşamıyoruz; görüyor, biriktiriyor ve ses çıkarıyoruz. Mükremin Tokmak’ın hikâyesi de bütün bunları anlatmak için çok güçlü bir hikâyeydi.
Ö.K: Başvuru sürecinde neler yaşandı peki?
B:E: Filmi, bütün bu anlattığım ayrıntılarıyla birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sundum. Hani resmi ret gerekçesinde, “Çektiğiniz film, başvurduğunuz senaryodan farklı” diyorlar ya; aslında başvuru dosyasında sunduğum senaryoda bunların hepsi yer alıyor. Biliyorsun, “yaklaşım metni” diye bir şey istiyorlar. Bu metin bir tasarıdır ve film sürecinde sürekli dönüşür. Zaten bir filmin doğası gereği de böyle olması gerekir. Bu değişim, çoğu zaman film açısından bir gelişme anlamına gelir. Filmi normalde iki yıl içinde teslim etmem gerekirken, önümde hâlâ zaman olmasına rağmen ikinci ödemeyi alabilmek için bir yılda teslim ettim. Çünkü enflasyon karşısında o para hızla değer kaybediyor. Filmi gönderdim ve uzun bir süre sonra arandım. Bunun da normal olmadığını düşünüyorum. Günlük işleyen faizi düşündüğünüzde, bunun nasıl bir sonuç doğuracağını sonradan görmüş oldum.
İlk arayan kişi, “Filmi kabul edemeyeceğiz” dedi. Nedenini sorduğumda, filmin politik bulunduğunu ve bu nedenle uygun olmadığını söyledi. Konuyu müdürlerle konuşmamı önerdi. Sonrasında Sinema Genel Müdürlüğü’nde yetkiliye ulaştığımda ise bana, “Siz Kapadokya’da var olan tahribattan dolayı Bakanlığımızı sorumlu tutuyorsunuz. Alan Başkanlığımızla ilgili eleştirilerde bulunuyorsunuz. Biz bu hâliyle bu filmi kabul edemeyiz. Böyle bir şeye destek olamayız” dendi. Sonrasında resmi yazının gelmesini bekledim. Filmi teslim etmemin üzerinden üç ay geçtikten sonra resmi yazı bana ulaştı. Bu arada gelen resmi yazıda, senaryo uyumsuzluğu dışında filmin teknik şartları karşılamadığı da yazıyordu. Oysa film şu hâliyle festivallere gönderilebilecek durumda. Ayrıca teknik şartları karşılamam gerekiyorsa, bunun için bana neden zaman ve imkân sağlanmadığı da meselenin ayrı bir boyutu.
Bu süreçte pek çok sinemacının da başına benzer şeyler geldiğini öğrendim. İnsanlar konuşmak istemediği için isimlerini veremiyorum. Ama filmleri reddedildiğinde bazı sahneleri keserek, filmi uyarlayarak yeniden göndermişler ve o şekilde kabul edilmiş. Bunun da gayet sistematik bir şekilde yapıldığını öğrendim. Dolayısıyla anladım ki bu, münferit bir durum değil. Bu alanda içerik denetimi, sansür ve otosansüre zorlama giderek artıyor. Sen de biliyorsun, belgesel bütçeleri daha sınırlı. Yani 300 bin TL kimseyi batırmaz belki ama kurmaca bir filme yapılan 6 milyon TL’lik desteği, yıllar sonra faiziyle birlikte 12-15 milyon TL olarak geri ödemek zorunda kalmak epey sarsıcı. Aynı zamanda bu, pek çok sinemacının gözünü çok korkutacak bir şey. Bu durum üretimi, içerikleri ve sinemacıların neyi anlatıp anlatamayacağını da doğrudan etkileyebilecek bir noktaya geliyor.
Ö.K: Bütçeniz ne kadardı?
B.E: Toplam 350 bin TL verdiler. Ama bunun sadece ilk ödemesini yaptılar. İlk ödemesi 175 bin TL’ydi. Cezayla birlikte 270 bini geri aldılar. Borç harç bulup ödedim, çünkü faiz işliyor.
Ö.K: Peki bununla ilgili bir yasal süreç başlatmayı düşündün mü?
B:E: Yani açıkçası niyetlendim ama şu anda hukuki bir destek almak için ciddi bir ekonomik kaynak gerekiyor. Dava açmanın maliyeti yüksek. Bir de bu idari davalar genelde devlet lehine sonuçlanıyormuş. Adalete olan inancımız genel olarak epeyce aşındığı için dava açmak bize bir çözüm yolu olarak görünmüyor maalesef. Senin “Rojbash”la başına gelen de çok farklı değil aslında. Süreci biraz anlatabilir misin tekrar?

Rojbash
Ö.K: 30 yıl sonra eski bir oyunlarını yeniden oynamak için bir araya gelen bir grup Kürt tiyatrocunun hikayesini anlatıyor “Rojbash”. Bir yandan 30 yıl sonra kendi yüzleşmeleri, bir yandan değişmeyen ya da başa saran engellerle mücadeleleri aktarılıyor. Biraz ironi, biraz komedi barındıran eğlenceli bir film aslında. Ama bir yandan da sağlam ve dik duran, eyvallah etmeyen bir film olduğu için “gözden kaçmadı” tabii. Filmin vizyona girmesi eser işletme belgesi verilmeyerek engellenince buna karşı dava süreci başlatmıştık. Mahkeme bizi haklı buldu ve filmi özgür bıraktı. Ama bakanlık avukatları kararı istinafa taşıdılar ve istinaf onları tekrar haklı bularak yasağı geri getirdi. Yani davayı tekrar başladığı noktaya taşıdı. Şimdi temyiz sonucunu bekliyoruz ama çok umutlu değiliz oradan. Büyük ihtimalle istinafı onaylayacaktır temyiz mahkemesi. Öyle olursa doğal olarak Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak devam edeceğiz karara itiraz etmeye. Bütün bunlar 10 yılı bulabilecek süreçler tabii…
Ben filmi sınıflandırma için teslim ederken, önceden yaşanan vakaları bildiğimden bazı sahneleri çıkarmamı teklif edebileceklerini düşünürken filmi komple yasakladılar. Peki senden “Şiirli Oda’nın İzinde” üzerinde herhangi bir düzeltme yapmanı istediler mi?
B.E: Hayır. Ben zaten ona yanaşmazdım. Çünkü öyle düşünseydim filmi belli sahneleri azaltarak verebilirdim ama yapmadım. Mücadele etmek yerine uzlaştığımız için şimdi buralardayız. “Başına bir şey gelecek” sözünü çok duyuyorum mesela. Susup, bir kenarda gizlenip ses çıkarmayınca geçmeyecek ki tüm bunlar. Filmim engellendi, elbette buna karşı ses çıkaracağım. Ayrıca bu kişisel bir mesele değil, sinemayla ilgili bir mesele. Eğer Destekleme Kurulu bu taktikle filmleri sansürlemeye devam ederse bu bir dolu sinemacı için büyük bir felaket demek. Bu içeriğin ehlileşmesi, içeriğe müdahale, cezalandırılma demek.
Ö.K: Son yıllarda bu baskı ve müdahale hâlinden özellikle belgesel sinema çok etkilendi…
B.E: Evet. Ana akım festivallerin programlarına bakıyorum, tanıdığım birçok yönetmenin filmi yok. Yapıldığını bildiğim birçok film o listelerde yer almıyor. Mesela Antalya, sansürün âlâsını yaptı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Ne bir özür ne telafi ne de herhangi bir adım. Hiçbir şey yapılmadı. Sinemacılar da bir noktadan sonra “kan davası gütmeyelim, buralar da bizim alanlarımız” diyerek kaldıkları yerden devam ettiler. Oysa kaldığın yerden devam edemiyorsun aslında. Aralarından ayıklanmaya başlıyorsun. Eğer yaptığın filmde muhalif bir duruş varsa, ayıklanıyorsun. Bunu ön jüriler de yapıyor, festivaller de yapıyor.
Ö.K: Festivaller de aslında Kültür Bakanlığı’nın politikasıyla örtüşen, bir çeşit devlet politikası haline gelen müdahalelerde bulunarak benzer bir hattan ilerlemiyor mu?
B.E: Bence fazlasıyla hizalandı festivaller. Hem ayrı bir ekonomileri yok hem de olsa bile sürekli başlarına bir şey gelme ihtimalinden dolayı kaçak güreşiyorlar. Mesela artık açık çağrı yapmak yerine riskleri azaltmak için doğrudan seçtikleri yönetmeni festivale davet ediyorlar. İstanbul Film Festivali ise sözüm ona bütün türler birlikte yarışsın diye programından belgesel bölümünün adını kaldırdı. Bu kadar dezavantajlı bir üretim diğer filmlerle yarışır hale nasıl getirilir? Bir de LGBTİ+ temalı filmlerin olduğu bir bölümleri vardı. Onu da kaldırdılar. Bu tür müdahaleleri eskiden daha utangaç bir şekilde yapıyorlardı. Şimdi gözümüzün içine baka baka yapıyorlar.
Mesela “Rojbash” Türkiye’de herhangi bir festivalde gösterilebildi mi?
Ö.K: Hayır, hiçbirinde gösterilmedi. İstanbul Film Festivali de dahil, bütün festivallere gönderdim. Hiçbiri filmi almadı.
B:E: Eser işletme belgesi olmayınca filmi festivallere de gönderemiyorsun, değil mi?
Ö.K: Filmini sınıflandırmaya sokmazsan, +18 ibaresi koymak şartıyla festivale gönderebilirsin, özel gösterim yapabilirsin. Bunu, biliyorsun “Bakur” olayından sonra çıkardılar. Biz “Rojbash” için sınıflandırmaya başvurduğumuz ve oradan ret aldığımız için, o yol biraz daha tartışmalı hale gelse de Hangi İnsan Hakları? Film Festivali ile Amed Film Festivali’nde herhangi bir engelleme olmadan gösterildi.
Tüm bu müdahaleler gerçekten çok ciddi bir aşamaya taşıdı bizi. Filmlerin başka mecralarda da seyirciye ulaşma şansı çok azalıyor. Vizyon ayrı bir sorun. Hele belgeselde çok daha zor değil mi?
B.E: Mesela “kent gösterimleri” diye bir şey vardı. Köy köy, kasaba kasaba dolaşırdık ve inanılmaz güzel buluşmalar gerçekleşirdi. Ama sonra buraların hepsi durdu. Çünkü insanlar artık organizasyon yapmaya cesaret etmiyorlar, bir arada değiller. Herkes evine kapanmış vaziyette. Bir etkinlik yapmak, hele de film göstermek insanların göze almayacakları şeyler olmuş.
Ö.K: Bunun bir yandan korku boyutu var ama tüm bu müdahaleler karşısında umutsuzluk ya da çaresizlik de mi arttı?
B.E: Öğrenilmiş çaresizlik gibi; bir şey değiştiremiyoruz, etki edemiyoruz duygusu da var ama bence korku da daha baskın bir duygu.
Ö.K: Sen yıllardır belgesel alanındasın. Ne kadar eskiye götürebilirsin bu sürecin başlangıcını?
B.E: Direkt bir tarih söylemek zor bence. İktidarın kültür sanat alanına hâkim olmakla ilgili her zaman bir derdi vardı ve bu konuda istediği ilerlemeyi sağlayamıyordu. O yüzden bir süredir atağa geçmiş vaziyette. Bugün sinema sektörünün de bu baskıyla birlikte hizalandığını görüyoruz. Dizilere, senaryolara, filmlere, destek mekanizmalarına bakın. Bu kadar hizalanırsanız o sizi belirlemeye başlar.
Genel politik atmosfere baktığımızda da seçilmiş insanların hapiste olması, daha önce Kürt mücadelesine uygulanan bu taktiğin artık Türkiye’nin bütününe uygulanıyor olması büyük çoğunluğu devletle yüz yüze getirdi. Tabii politik geçmişi, tavrı olmayan insanlar için çok tedirgin edici, korkutucu şeyler bunlar. Öte taraftan cesaret dediğin nedir? Filmimle ilgili, bunun da ötesinde sinemayla ilgili bir şeyler oldu ve bundan bahsediyorum. Bunları konuşmak, tartışmak bir zorundalık.
Ö.K: Peki film sürecinde bu anlamda çekincelerin oldu mu hiç?
B.E: Filmi bakanlıktan destek alarak yaptığım için insanlara “İsmin filmde yer alsın mı?” diye soruyordum. Sonuçta yaşadığın ülkede neler olabileceğini biliyorsun.
Öte yandan Bakanlık arşivi aynı zamanda bizim arşivimiz. O kurumların devamlılığı var. Biz de devam edeceğiz ve dolayısıyla film de o arşivde yer almalı. Devlet yaptığı icraatlar konusunda eminse, biz de bu icraatların sonucunu göstermek konusunda kararlı olmalıyız. “Kapadokya’yı koruyorum” diyorsun “Ama bak, sonuç bu” demek istedim. Evet, “Şiirli Oda’nın İzinde” politik bir film ama propagandif bir biçimi yok.
Ö.K: Bu, otosansürün boyutunun düşündüğümüzden çok daha büyük bir aşamaya geldiğini gösteriyor değil mi?

Bakur
B.E: 10 yıl önce festivalleri “Bakur” filmini göstermeleri için zorluyorduk. Şimdi bundan bahsetmek bile çok garip geliyor. Bu örnek bile başlı başına nasıl gerilediğimizi ve bizim de buna adapte olduğumuzu gösteriyor aslında. Eskiden yapabildiğimiz bir sürü şeyi şimdi zihinsel olarak tehlikeli bulma hâli, bana kalırsa aynı zamanda bir formatlanma hâli.
Ö.K: Her ne kadar çok sonuç alınamıyor gibi görünse de aslında dediğin gibi arşive girmek de önemli. “Rojbash” için mahkeme kararının çıkmış olması da öyle. Bu karar ileride başka bir film için dayanak olabilir, mahkemeler filmi özgür bırakacak bir karar verebilir. Ya da filmi sansürleyen kişiler için caydırıcı olabilir. Küçük gedikler açmak açısından da önemli bu tür hamleler.
B.E: “Bakur” döneminde, festivallerin eser işletme belgesi olmayan filmleri göstermeme girişimlerine karşı topluca tepki verebilmiş, boykot etmiştik. Eğer o sistem otursaydı bu süreç daha hızlı işlerdi muhtemelen. Öte yandan bu iktidarın şöyle bir yöntemi var; mesela kürtajı yasaklamıyor ama yapılamaz, erişilemez hale getiriyor. Festivaller de eser işletme belgesi talep etmiyor ama festival yöneticilerini o kadar baskı altında tutuyor ki onlar zaten o filmleri seçmemeye başlıyor.
Ö.K: Verilen yapım desteği de cezaya dönebiliyor…
B.E: Bunu taktiksel olarak da uygulayabileceklerini düşünüyorum. Birçok insan için, özellikle de kurmaca desteği alanlar için büyük yıkım bu faiziyle geri ödeme uygulaması.
Ö.K: Peki tüm bu olanların sinemaya etkisi ne olur sence uzun vadede?
B.E: Bunlar elbette bir günde olacak şeyler değil ama kavgasını doğru düzgün vermezsek yakın örneğimiz İran yani. Ama biz mücadele edersek bu kadar sistematikleşemez. Şimdi diziler için de destek mekanizması var. Televizyon dizilerinde RTÜK korkusuyla anında senaryo değişiyor. Sektör olarak RTÜK’e göre içerik üretirseniz baskı durmaz, tam tersi devam eder. Ve hepimiz TRT gibi oluruz o zaman…
