“Yaşadıklarımızı sahnede göstermeye çalışıyoruz”

ast son

PELİN BUZLUK

Türkiye’nin en eski özel tiyatrosu olan Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) 55 yaşında. Kuruluşundan bu yana devrimci ve ilerici duruşunu değiştirmeyen AST, Türkiye tiyatrosuna sayısız oyuncu, yazar, yönetmen, sahne tasarımcısı, sahne müzikçisi yetiştirdi, oyunlar ve temsiller kazandırdı. Turnelerle tiyatroyu Anadolu’nun birçok yerine götürdü.

Kültür piyasasının baskın geldiği yıllarda bile politik tiyatro yapmaktan vazgeçmeyen, on yıllardır defalarca kapatılan, oyunları yasaklanan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun iki oyuncusuyla; Nalan Güreş Demirel ve Mehmet Ulusoy’la OHAL süreci ve sonrasında yaşadıklarını, yeni sezonu, seyirciyi ve ekonomik krizle zorluğu katmerlenen koşullardaki direnme biçimlerini konuştuk.

Yeni sezon başladı ve ben de sizi prova arasında yakalamış oldum. Nasıl olacak bu sezon? Yeni oyun var mı?

Nalan Güreş Demirel: Başlayacağımız yeni projelerimiz var bu sezon için. Önceki iki oyunumuza da devam ediyoruz: Ödenmeyecek Ödemiyoruz ve Bir Valize Ne Sığar Ki…

Seyirci beklentiniz nasıl peki? AST’ın değişmez bir seyirci kitlesi var. Onda değişiklik oldu mu? Sayıca azalma ya da artış gibi?

N.G.D.: Seyirci azaldı tabii.

Seyirci profilinde bir değişiklik var mı?

N.G.D.: İlginçtir bazı insanlar gelip not alır oldular. AST, tarihinde çok sivil polis, ajan gördüğü için acaba bildirmeye mi geldiler diyoruz ister istemez.

Mehmet Ulusoy: Bildirirler. Zaten biliyorsunuz Cumhurbaşkanı onu açıkça söyledi, muhalif siyaset yapanı bildirebilirler.

N.G.D.: Açıkça söyledi, evet. Artık herkesin muhbirlik yapmaya hakkı var. O yüzden proje ödevi gibi bir şey için mi oyun arasında not alıyorlar, yoksa bizim söylediğimiz birazcık sakıncalı, birazcık daha politik şeyleri mi not alıp muhbirlik yapacaklar, bunu bilemiyoruz. Seyirciyi gözlemliyoruz. Acaba gerçekten bizi izlemeye mi geliyorlar diye de düşünüyoruz bir yandan. Öyle düşününce de ne güzel, diyoruz, artık buraya çarşaflı, türbanlı, muhafazakâr giyimli insanlar da geliyor.                                                         

M.U.: Hani öyle bir kitlenin gelmesi de çok güzel. Öncekine nazaran daha fazla muhafazakâr insan gelir oldu oyunlara. Böyle bir kitleye de ulaşıyoruz belki de.

N.G.D.: Tabii çünkü biz hep bizim gibi düşünenlere bir şeyler anlatıyoruz. Asıl bizim gibi düşünmeyenlerin gelip bir kere görmeleri daha mutlu ediyor bizi ama aynı zamanda bu insanlar muhbir mi, burada bizi cezalandıracak bir şey bulup çıkarmak için mi bulunuyorlar diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. Çünkü burası Ankara Sanat Tiyatrosu, biliyorlar yani.

M.U.: Bizim muhalif olduğumuzu bilen dindar muhalifler de var. OHAL sürecinde muhalifler birbirlerine yakınlaştı, birbirlerini dinler oldu. Belki de dindar, kapalı bir grup var mesela, o gruptan insanlar gelip burada bizim muhalif oyunlarımızı izlemek istiyor. Muhafazakârlardan da bayağı bir muhalif grup var çünkü.

Aslında muhaliflerin birbirlerine kulak verişi, OHAL sürecinden de önce, Gezi’de başladı. 2013’ten itibaren, HDP’nin yükselişi, 2015 ve sonrasında art arda canlı bomba saldırıları, katliamlar, çok ağır bir dönem oldu. Peki, bu ağır süreçten tiyatro nasıl etkilendi, izleyiciye ne yansıdı?

N.G.D.: Bizim hep belirgin bir seyircimiz var, bizi hiç yalnız bırakmayan bir kitle bu süreç boyunca hep vardı. Ama bu kadar çok patlama, ardından OHAL’in baskıcı süreci ve bunca olay olduktan sonra, bir de Kızılay’ın ortasında olduğumuz için, seyircimizde bir azalma oldu tabii. İnsanlar korkuyor.

M.U.: Kurslara çocukları göndermediler mesela uzun bir süre…

Sadece konumdan ötürü mü? Yani merkezi bir yerde olduğunuz için mi?

N.G.D.: Bu türden olaylar Kızılay ve çevresinde çok olduğu için. Kızılay’a gelmekle ilgili bir korku yani.

M.U.: Garda patlama olmuş ondan önce, 100 insan ölmüş. Öbür tarafta Kızılay merkezde durakta kaç kişi öldü… Art arda patlamalar, saldırılar olunca bu bölge insanları korkuttu.

N.G.D.: Öte yandan Ankara Sanat Tiyatrosu hem Gezi’deki müdahalelerden kaçan insanlara kapılarını açtığı için hem de oyuncuları ve ekibiyle meydanlarda olduğu için birçok tiyatro gibi, aldığı destek çekildi. Her yıl Kültür Bakanlığı’ndan belli bir para ödeniyordu artık öyle bir para ödenmiyor. Ferhan Şensoy’a da aynısı yapıldı. Bize de aynısı yapıldı.

M.U.: Aslında bu bizim yasal hakkımız. Yasalarda var, tiyatroya yardım yapılır. “Siz muhalifsiniz o yüzden ödemiyoruz,” diye açık açık söylemişler bizim yönetim kurulundaki arkadaşlara.

Peki şu andaki durum nasıl? Seyirci azaldı, kursa gelen çocukların sayısı azaldı, bakanlık desteğini çekti…

M.U.: O bir süreçti, sonra herkes devam etti. Ama o ara gişeyi de etkiledi tabii. Oyun iptal ettiğimiz zamanlar oldu. Toplu satışlar olmadığı sürece epeydir gişe de eskisi gibi değil zaten.

N.G.D.: Bu durum bir yandan da Devlet Tiyatroları’nın fiyatları yüzünden… Biletleri bizimkilere oranla çok ucuz. Devlet Tiyatroları haksız rekabet yaratıyor. Çünkü orada masraflar devletin ödeneğiyle karşılanıyor, yani seyirci sayısına ya da satılan bilete bakmıyorlar ama özel tiyatro öyle değil. Kültür Bakanlığı hem yıllık ödeneği keserek bizi dışarıda bırakıyor hem de sekiz liraya, on liraya bilet satarak haksız rekabete uğratıyor ve aslında diyor ki: Beni hiç ilgilendirmiyorsun. Öyle olunca da tabii ki seyirci burayı pahalı buluyor bazen. Aslında ödeneksiz karşılamaya çalıştığımız elektrik var, su var, oyuncusu, çalışanları var, onların sigortası var… Ama kimse bununla ilgilenmiyor gişeye gelip “Niye bu kadar pahalı?” diyorlar.

M.U.: Tam olarak haksız rekabet.

Tabii hepsinin seyircisi farklı ama bir de belediyenin şehir tiyatrosu var. O tiyatroların kitlesi başka, onu kabul ediyorum. Edebiyatta da bunu çok konuşuruz çoksatarları eleştirirken, hepsinin kitlesi farklı, deriz. Ama bir şekilde tiyatro dediğimiz şeye haksız yere ikame etmiyor mu bir yandan da. “Tiyatro da var, bütün sanat dalları bizden sorulur, koyduk oraya hepsini” gibi bir tavrı var iktidarın. Böylece belki ilgili, iyi tiyatroyu arayıp bulacak insanların da yolunu kesiyor. Ben Ankara’da büyüdüm, AST’ı bilmediğimiz bir zaman hatırlamıyorum. Ama belki de şehre yeni gelen bir insanın Ankara’da tiyatroyla tanışmasında yolunu kesiyor şehir tiyatrosu.

M.U.:  Bir de belediye tiyatrosunun, hangi belediye olursa olsun fark etmez, herkese hitap etmesi gerekiyor, belli bir kesime değil. Çünkü o tür yerler kamunun malı, belediyenin orayı herkesin gidebileceği bir tiyatro haline getirmesi gerekiyor. Böyle bayağı bir yanlı oyunlar var, biliyorsunuz, gitmiş, görmüşsünüzdür.

Hiç gitmedim, seyretmedim ama içeriğini biliyorum. Bir de oyuncuların ücretlerinin ödenmediğini, nasıl eziyet ettiklerini biliyorum.

M.U.: Zaten kursiyerlerle oyun çıkarıyorlar ve kursiyerleri istedikleri gibi kullanıyorlar, ücret falan ödedikleri de yok.

Çalışma şartları da çok kötüymüş duyduğum kadarıyla… Peki, bütün bu haksız rekabet ortamında AST olarak maddi kısıtlarla başa çıkma yöntemleriniz var mı?

N:G.D.: Oyunlardan ziyade AST Akademi yürütüyor tiyatroyu, yoksa herhalde kapısına kilit vurulup gidilirdi.

M.U.: Kurslardaki öğrenci sayısı gittikçe artıyor. Beş yaşından altmış yaşına kadar her yaştan 300-400 kadar öğrencimiz var. Mesela bu sene bir sürü çocuğumuz konservatuarı kazandı. Büyük gurur bizim için.

Az önce söylediniz, bir de toplu alımlar kurtarıcı oluyor diye. Sendikalar dışında toplu bilet alan var mı?

M.U.: Var evet, yine kitle örgütleri. Barolardan tutun Tabipler Odası’na kadar toplu satışlarda iyiyiz. Seyirci sayısı Türkiye’nin koşullarıyla paralel gittiği için ekonomi doğrudan bizi de etkiliyor. Türkiye’nin şu andaki ekonomik durumu ortada ve bu da seyirciye yansıyor. Şimdi biz de zam yapalım mı, yapmayalım mı diye düşünüyoruz. Bu fiyatlarla bu tiyatro ne kadar gider, onu da bilemiyoruz.

N.G.D.: Gerçekçi olacaksınız, bu fiyatlarla elektrik ödemeye çalışıyorsunuz, elektriğe yüzde 15 daha zam geldi. Doğalgaza zaten gelecek. Bir evi nasıl yürütüyorsak, burada, tiyatroda da aynı şekilde geçim sağlanması gerekiyor. Ayrıca dekoru, kostümü, oyuncusu… Örneğin oyuncu kadrosunu 20 kişilik değil de üç kişilik seçiyoruz.

Ödenmeyecek Ödemiyoruz’da da böyle birkaç kişiyi canlandıran bir oyuncu vardı. Aslında bu noktaya işaret etmişti, birden fazla rolü bir oyuncu canlandırıyor diyerek.

N.G.D.: Evet, Bülent Yıldıran oynuyor. Bu arada o kısım özgün metinde var, biz eklemedik. Metinde zaten beş rolü bir adam oynayacak yazıyor. Sonrasında “Bunu yazan da bir tiyatro işletmecisi,” diyor Dario Fo. “Oyuncusuna para veremeyen tiyatro gibisiniz,” diyerek kendisiyle de dalga geçiyor aslında.

M.U.: Dario Fo da aynı şeyi yaşamış belli ki. İtalya’da tiyatrosu olan bir adam.

N.G.D.: Herkes bizim eklediğimizi zannediyor, “Yazık, oyuncu bulamamışlar da her rolü Bülent Yıldıran’a vermişler,” gibi oluyor. Ama asıl metnin isteği o, biz metnin bir tek sonunu değiştirdik.

Nasıl?

N.G.D.: Hakan Güven’in oyunun sonundaki tiradında “Belki bir gün işçiler de ayağa kalkabilir. Dizlerimizin üzerinde doğrulup ayağa kalkabiliriz belki” diyordu. Ardından eli havada bitiriyordu oyunu normalde.

M.U.: Ama o dönem giderek tırmanan ölümlere, katliamlara yönelik bir şey söylememiz gerekiyordu.

N.G.D.:  Özellikle Gezi’den sonra polislerin müdahalesi çok fazla olduğu zaman biz de bir söz söyleme ihtiyacı duyduk.

Peki tam tersi, özgün metni sansürleme ihtiyacı duyduğunuz oldu mu hiç? Ya da bu kadroda yazılan bir metne otosansür uygulamak gibi bir kaygınız oldu mu?

M.U.: Oynadığımız oyunların hemen hemen hepsini aynen oynadık. Zaten şimdiye kadar ne özgün metni sansürledik ne de kendi yazdıklarımızda şunu eksiltelim, şunu söylemeyelim dedik.

N.G.D.: Hatta dediğimiz gibi daha fazlasını ekledik çünkü yaşadıklarımızı sahnede göstermeye çalışıyoruz. Bunun için tiyatro yapıyoruz bir yandan, sadece eğlenilsin diye değil. Bir şey söylemeye çalışıyoruz. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun misyonu bu, burası zaten kurulduğundan beri politik bir tiyatro ve bu durumda misyonunu geri çekerse varoluş nedenini yitirmiş olacak.

M.U.: Biz muhalif bir tiyatroyuz. Sanat da öyle değil midir zaten? Şunu söylesek mi, bunu söylemesek mi diye bir korkumuz yok.