“Bu hale korka korka geldik”

ZER_SON_SON_31temmuz.01_43_52_00.Still087

ÖZLEM ALTUNOK

Kazım Öz çok haklı olarak “Ben sansürü değil, sinemayı konuşmak istiyorum. Sansür yüzünden filmi konuşamıyoruz” diyor, İstanbul Film Festivali’nde prömiyer yapan ve bu hafta gösterime girecek yeni filmi Zer için. Yine de yaşadığı sansür vakasını birinci gündem maddesi yaparak Kültür Bakanlığı Denetleme Kurulu’nun filmini sansürlendiğini deşifre etmek amacıyla filmin sansürlenen sahnelerinde perdeyi kararttı. O karanlığın üzerinde de “Bu sahne T.C. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü Üst Denetim Kurulu tarafından sakıncalı bulunduğu için izleyemiyorsunuz” sözlerine yer verdi. Ama tüm bu olan bitene festivalden ya da sinema dünyasından pek de ses çıkmadı. “Bu sessizliğe dair iddialı bir şey söylemek istemem ama büyük ihtimalle siyasi atmosferin yarattığı psikolojik ağırlık nedeniyle ekonomik bir risk almak istemiyor ya da korkuyor olabilirler” diyor Öz ve ekliyor, “Oysa bu ülkede artık korkunun ecele faydası yok. Korka korka bakın ne hale geldik.”

İşin ilginç yanı, aynı bakanlığın 2013 yılında destekleme kararı aldığı filmi, 2017’de sansürlemesi; hükümetin o zamanlar kabul ettiği Dersim Katliamı’nı, bugün yok sayması.

Zer, ailesi Amerika’ya göç etmiş genç Jan’ın Dersim Katliamı’nı yaşayan babaannesiyle tanışmasının ardından bir türkü aracılığıyla köklerine, Dersim’e uzanma hikayesini anlatıyor. Dersim insanının geçmişin ağırlığıyla yüklü kederini bugüne nasıl taşıdığını, gündelik hayatını ve inanışlarını da aktaran filmin başrollerinde Nik Xhelilaj, Güler Ökten, Levent Özdilek, Füsun Demirel ve Tomris İncer yer alıyor.

Zer, hem Kültür Bakanlığı’nın sinema fonundan destek aldı hem de aynı bakanlığın denetleme kurulu tarafından sansürlendi. Son dönemde benzer bir durum Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt filmi için de söz konusuydu. Sizce bu hem destek hem köstek olma durumu bir geleneğe mi dönüşüyor?

Türkiye’de sansürün birkaç yöntemi var, bunlardan biri ekonomik silahı kullanarak sansür uygulamak. Kültür Bakanlığı’nın geniş fonundan, sinemacıların faydalanması durumunda bir baskı aracı olarak kullanarak iktidara karşı bir şey yapmamayı bir şekilde dayatmak, ‘mimlenmemiş’ olmak gibi görünmeyen ama fiiliyatta uygulanan bir yöntem bu.

Zer’de böyle bir süreç yok, bu anlamda sansür vakalarının en ilginç örneklerden biri oldu. Biz desteği 2013 yılında aldık, o zamanlar senaryoya bakarak onaylamışlardı. Filmi 2016’da tamamladıktan sonra ticari dolaşıma sokmak için bakanlığın denetleme kurulu devreye girdiğinde sansür uygulandı Zer’e. Yani aslında bakanlık kendi filmine sansür uyguladı anlamına da geliyor bu. İki kurul arasında dönemsel bir fark var bu film açısından. Biz destek aldığımız zaman iktidarın ‘demokrat’ olduğu bir dönemdi. Açılımın, çözüm sürecinin konuşulduğu, iktidarın tüm farklılıklara ‘çiçek dağıttığı’ zamanlardı. Dolayısıyla burada uyguladıkları sansür kendi açılarından da bir komedi. Kendi ihtiyaçları doğrultusunda ne zaman demokrat, ne zaman despot rolü oynadıklarını gösterdi bu vaka. Şu sıralar despotlar ama bakarsınız yarın yeniden “AB sürecini başlatmamız lazım” der ve yine sanatçılara ihtiyaç duyarlar.

Daha önceki filmleriniz için benzer sorunlar yaşanmış mıydı ya da daha önce hiç bakanlıktan destek almış mıydınız?

Sadece bir belgesel için almıştım daha önce ama bu da bir tartışma konusu. Bakanlık yardımına karşı olanlar da var; “Neden yardım alıyorsun” ya da “Eser işletme belgesine başvurma, özel yerlerde göster” diyorlar. Ama o bakanlık bizim için değil mi, asıl o bakanlıktakiler geçici ve hesap vermesi gerekenler de onlar. Biz film çekiyoruz, silah kullanmıyoruz ki. Benim en sert sahneyi çekme hakkım var ve buna kimse karışamaz. Bunun mücadelesini bu kadar net ve keskin vermeliyiz, eğer bunu savunmazsak, gittikçe batağa doğru sürükleniriz.

Filmin İstanbul Film Festivali’ndeki prömiyerinde sansürlü sahneleri perdeyi karartarak teşhir etmeniz önemli bir protestoydu, bir anlamda uygulanan çifte standardın altını çizmiş, hem de sansürü görünür kılmış oldunuz. Size tepki ya da uyarı geldi mi peki?

Biraz önce çeşitli sansür yöntemlerinden bahsediyorduk ya, şimdi bir filmi desteklememek bir sansür, desteklendiğinde eser işletme belgesini alabilmek için denetleme kuruluna göre hareket etmek zorunda bırakılmak başka bir sansür, vizyona gireceği zaman da kamuoyunda ‘tehlikeli’ olduğuna dair bir algı yaratıp salonlarda gösterilmesini engellemek de bir sansür. Türkiye’de sinema alanındaki salon tekelleri de buna hizmet ediyor zaten. Tekel dediğimiz şey zaten iktidarın uzantısı, tekelle uzlaşmadan herhangi bir şekilde içine girmezsin. İşte böyle zincirleme bir antidemokratik uygulamanın sonunda Türkiye’nin hemen her yerinde çok sayıda yerde gösterime girmek istediğimiz halde, ortada sansürle ilişkili bir tartışma olduğu için sinema salonları da endişeli yaklaşıyor. Bunda da tabii mevcut iktidarın çok etkisi var, öyle bir korku salınmış ki, insanlar gölgelerinden korkuyorlar. Yani Zer 21 Nisan’da vizyona sansürlü girecek zaten ama filmin sansürlü kopyası da sansüre uğruyor. Sansürlendiği için yine sansür yiyor.

Oysa bir filmi seyirciyle buluşturmak meşru hakkımız. Ben bu anlamda sorunu biraz da seyirciye havale etmiş oluyorum, “O karanlık sahnelerle ilgili muhatabınız ben değilim, bu iktidar” diyorum. Keşke seyircilerden bakanlığa şikayet yağsa, neden filmi sansürlediniz diye. Bir filmin doğru mu, yanlış mı, iyi mi, kötü mü olduğunu ayırabilir herkes. Bu, toplumu da aptal yerine koymak. Bu yüzden kitlesel bir duruş lazım.

İstanbul Film Festivali bitti, ama ne festival süresince ne de ödül töreninde Zer’e yapılan sansüre bir tepki geldi. Bahsettiğiniz o kitlesel duruşun öncüsü, kıvılcımı olması gerekmez miydi sinemacıların, festivalin?

Evet, ödül töreninde Türkiye tarihinde belki de ilk kez bir sinema filmi karanlık sahnelerle seyirci karşısına çıktığı halde, mırıldanan bir, iki ses dışında tepki yoktu. Bu sessizliğe dair iddialı bir şey söylemek istemem ama büyük ihtimalle siyasi atmosferin yarattığı psikolojik ağırlık nedeniyle ekonomik bir risk almak istemiyor ya da korkuyor olabilirler. Oysa bu ülkede artık korkunun ecele faydası yok. Korka korka bakın ne hale geldik.

Daha da ilginci İstanbul Film Festivali, uluslararası bir festival. Festivalin yabancı konukları ve jüri üyeleri varken oldu bu sessizlik. Berlin’de bir film bu şekilde sansürlenerek gösterilse kim bilir neler olurdu? Biz demokratik uygulamayı hak etmiyor muyuz, bu üstten bir bakış mıydı bilmiyorum ama sansür nerede olursa olsun sansürdür. Ödül törenindeki o sessiz atmosferde “Önümüzdeki yıl bir film burada komple yasaklansa kimsenin sesi çıkmayacak demek ki” diye düşündüm. Kazana atılan kurbağa misali, yavaş yavaş ısınan suya alışmak gibi bu. Biz de adım adım bu ortama alışıyoruz. Üç sene önce Antalya Film Festivali’nde başladı, birileri kamufle etti; Ankara’ya, İstanbul’a, Malatya’ya sıçradı. Aslında bunlar öncesinde de yaşanıyordu ama görünmüyordu. Benim şimdiye kadar yaptığım bu tür eleştiri ya da müdahaleler kişisel bulunuyordu, ödül alamadığım için tepki veriyorum diye düşünüyorlardı herhalde. Mesela Adana Film Festivali’nde bugüne kadar sekiz filmimden hiçbiri gösterilmedi. Üstelik orada bir de Yılmaz Güney Ödülü veriyorlar. Yılmaz Güney sansür denince bu ülkede akla gelen ilk yönetmen, sürgünde ölmüş zaten. Peki, o zaman bu ne riyakarlık? Ben filmime ekstra özen gösterilmesini ya da ödül verilmesini istemiyorum, önemli olan bu olan bitenin farkında olmak ve tepki vermek.

Sansürlenen sahneler nelerdi peki?

Aslında bu da çok ilginç. İleride bir gün filmi sansürsüz yayınladığımızda da herkes görecek bu riyakarlığı ama ben şimdilik söylemekle yetineyim: Filmde sansürlenen sahnelerden biri bu iktidarın üç, beş yıl önce kamuoyuna açıkça ifade ettiği “Dersim 1938 bir katliamdır” cümlesinin geçtiği sahne.