Bir belleği korumak ya da yok etmek…

portakal1

Susma Platformu’nun 55. Antalya Film Festivali’nin hemen ardından, son yıllarda festival kapsamında yaşanan sansür uygulamaları çevresinde sinemada sansürü konuşmak üzere düzenlediği Sinemada Sansür: Antalya Film Festivali Nereden Nereye başlıklı söyleşi Antalya Akra Otel’de gerçekleşti.

Gazeteci, sinema yazarı Şenay Aydemir’in moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşinin konukları, festival kapsamında 2010 yılında ödüllendirilen, 2014’te ise sansürlenen belgesel yönetmeni Reyan Tuvi ile Altın Portakal’ın Öyküsü adlı kitabıyla festivalin 50 yıllık tarihini okuyucuyla buluşturan SİYAD üyesi Tuncer Çetinkaya’ydı.

Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal ve 1989-1999 yılları arasında Antalya Belediye Başkanı olan İyi Parti Antalya Milletvekili Hasan Subaşı’nın da katıldığı söyleşiye Antalyalı sinemaseverlerin ilgisi de yoğundu.

Film festivallerinin sinemada sansür uygulamalarına karşı her zaman bir mücadele alanı olageldiğini söyleyerek söze başlayan Şenay Aydemir, “Türkiye’de sansür mekanizmaları şimdiye kadar sansür kurulu, eser işletme belgesi gibi siyasi iradenin kurduğu düzeneklerle ya da hukuk gücüyle işletiliyordu. 2014 yılında özel bir durum oldu ve bizzat festival yönetimi tarafından üstelik hukuksal bir aykırılık olmadan, niyet okumayla bir sansür uygulaması yürürlüğe kondu. Ardından sansür İstanbul Film Festivali’nde Bakur filmiyle karşımıza çıktı” diyerek özellikle belgesel sinemanın festivallerden refüze edildiği bir noktaya geldiğimizi vurguladı. Aydemir, sözü Ulusal Yarışma’nın da kaldırılmış olmasına getirerek bu festivalin bugünün önemli yönetmenlerini görünür kıldığı, öte yandan sinemaya seyirci kazandırdığı, var olan seyirciyi geliştirdiği bir bellek olarak değerlendirerek “Ulusal Yarışma’nın kaldırılması bu belleği yok etmeye de dair” dedi.

Tuncer Çetinkaya, Reyan Tuvi, Şenay Aydemir

Tuncer Çetinkaya, Reyan Tuvi, Şenay Aydemir

Antalya Film Festivali’nin Türkiye sinemasının kalbi olmayı ve zamanın ruhunu yansıttığını başarmış bir etkinlik olduğunu belirten Tuncer Çetinkaya ise konuşmasına festivalin farklı dönemlerinden ve sansür tarihinden verdiği örneklerle başladı. “Altın Portakal 60’lardan bu yana bizim özlemlerimizi, ifadelerimizi, hüzünlerimizi düşüp yeniden kalkmalarımızı izlediğimiz yerdi” diyen Çetinkaya, Türkiye tarihini de izlediğimiz festivalden Ulusal Yarışma’nın kaldırılmasıyla bu tanıklığı ortadan kaldırdıklarını belirtti. Çetinkaya, bir belediye, yerel yönetim festivalinin her yönetimle devamlılığı olmayan kararlar alındığını söyleyerek bunun etik bir problem olduğunu vurguladı. “Ulusal Yarışma’nın kaldırılmasının protesto edildiği süreçte tahmin etmediğimiz isimler de destek verdi. Nitekim alınan kararın birey olarak nerede durursa dursun, dünyaya nereden bakarsa baksın sektörle alakası olmadığı ortaya çıktı. 21 sektör temsilcisi artık festivale katılmıyor” diyen Çetinkaya, Altın Portakal’ın bizim sinemamızın sesi olduğunun altını çizdi.

“Bu ülkenin sorunlarına parmak basan, zor koşullarda, idealistçe, üç maymunu oynamadan yapılan bu belgeseller özgür olmadan hiçbir film, hiçbir sinema eseri özgür olamaz ve dönüp dolaşıp bir gün başka bir filmi vurur” diyen Reyan Tuvi ise eser işletme belgesine hiçbir zaman başvurmadığını söyleyerek belgesellerin ancak gerçek anlamda bağımsız bir belgesel film festivali olan Documentarist’te yer bulabildiğini ve kısıtlı seyirciyle buluştuğunu belirtti. Filminin TCK’ya aykırı olmakla suçlandığını vurgulayan Tuvi, “Başka filmlerin de yargılanmaması gerektiğini gösterebilmek için safça festivalden özür bekledik. Belgeselciler, sinemacılar bu özrü alırsa, bununla muhatap olmak zorunda kalmayacak, tarihe geçecek, bir sanat eseri TCK’yla ilişkilendirilemez, TCK ile yargılanamaz dedik” ifadelerini kullandı.

Tuvi, bu sansür deneyiminden kendi payına düşeni ise şöyle özetledi: “Zeynep Özbatur, Alin Taşçıyan, Elif Dağdeviren, Hülya Uçansu gibi sinemanın ‘seçkin’ isimleri filmleri, yönetmenleri hedef gösteremez. Festival yöneticileri savcı ya da yargıç değildir. Onların görevi filmlerin yanında durmak, ifade özgürlüğünü savunmaktır. Bu da bana sansürün farklı veçheleriyle kendini gösterebileceğini anlatmış oldu.”