3 soruda telif hakları ve sansür 

13

 

ŞEVKET UYANIK

Hayatınızda hiç kopya çektiniz mi? Bir kitabın ya da makalenin fotokopisini çekmeyen var mı aramızda? Müziklerinden bir CD ya da kaset yapıp bunu arkadaşıyla paylaşmayan var mı? Şu an kullandığınız bilgisayarınızdaki programların hepsine para ödediniz mi, hepsi “lisanslı” mı? Pazardan ünlü markaların taklit giysilerini alıp giydiniz mi?

Bu örnekler çoğaltılabilir ve eğer siz bunlardan birini dahi yaptıysanız, onların deyimine göre “korsan”sınız! 

Telif hakkı tartışmaları, içinde hep bir muamma ve çelişki barındırır. “Sen şimdi kitabı internetten indirdin de yazarın emeği boşa gitti” ya da “O diziyi internetten bedavaya izliyorsun ama insanların emeği ne oluyor” gibi cümleleri, telif tartışması geçen her ortamda sıklıkla duyarsınız. Müzikle uğraştığım dönemde albümümüz çıkmıştı ve bir gün satış rakamlarına ve sanatçılara, yani bizlere ne kalıyor diye bakmıştım. CD’miz 10 TL’ye satılıyordu ve bize albüm başına 0.18 TL kalıyordu. Grubumuzsa beş kişiden oluşuyordu! Başımıza gelen bu olaydan sonra telif hakları konusuna ilgi duymaya ve acaba sanatçılar için klasik telif yöntemi dışında hangi yöntemler var diye araştırmaya ve okumaya giriştim. Aynı şekilde telif hakları kavramı, medyada da tartışılan bir konu.

Bu yazıda telif haklarına “ana-akım” anlatım dışında bakmaya çalışacak ve telifin nasıl bir sansür aracı haline dönüştürüldüğünü tartışacağız. 

Telif hakları, mülkiyet ve sansür: Tanımlamalar

Tanımlamaları yerli yerine oturtmadan ne tarihçeyi ne de telif hakları ve sansür ilişkilerini anlayabiliriz. Bundan ötürü bu maddede tanımlamalara yer vermek en doğrusu. Aşağıda değineceğimiz üzere, telif haklarının ve genel anlamda fikri mülkiyet kavramının tarihçesi oldukça eski dönemlere dayanıyor. Kamuya ve herkesin özgürce kullanımına açık olan “internet”i kontrol etme, gözetleme ve sansürleme meselesinin dayandığı temel nokta ise “mülkiyet” kavramı. Elbette bu kavram hukuki, politik ve ekonomik birçok disiplini derinden etkilemektedir ancak internet meselelerinde çok da tartışılmayan bir kavramdır. Ekonomi Sözlüğü’ne göre mülkiyet; “Evrensel gelişmede insanlaşma, üretimle ve bundan ötürü de mülkiyetle başlamıştır. Üreten insanın kendi emeğinin nesnel koşullarıyla ilişkisi bir mülkiyet ilişkisidir” diye tanımlanmıştır. Tıpkı mülkiyet kavramının geniş tartışılma tabanı gibi telif hakları da bu tartışma zeminine oturmuş, Avrupa Birliği’nde onaylanan Article 11 ve 13 ile birlikte yeniden önem kazanmıştır.

Telif hakları, sanatçıların kendi eserlerine sahip olma haklarının kanunla tanımlanmış ifadesidir. Klasik tanıma göre telif hakları korunarak eser sahibinin hakkını alması sağlanır ve eser sahibi dışındaki kişilerin bu eseri çoğaltmaları ve kopyalamaları engellenmiş olur. Telif hakları, özgün ve yaratıcı eser sahiplerine (yazar, müzisyen, tasarımcı, vb.) belirli bir süre dahilinde yasalarla tanınan ekonomik ve manevi haklardır. Aslında telif hakları doğrudan fikirleri değil, fikirlerin ifade ediliş biçimlerini korumaktadır. Bu, yaygın görüş olarak karşımıza çıkmaktadır.

Burada tartışacağımız ve çoğu zaman ıskalanan görüşler ise fikri mülkiyet ve telif hakkı düzenlemelerinin, eser sahiplerinin haklarını koruyan uygulamalardan çok, yaratıcıların haklarını devralmış olan büyük şirketlerin yararını maksimize eden düzenlemelere dönüştüğünü savunan görüşlerdir. Bir diğer taraftan bu haklar, teknolojik ve bilişsel anlamdaki gelişmelerin uzağında kalmamak için, sık sık güncelleştirilmektedir. Zaten ortaya çıkan anlaşmazlıkların ve uyum sorunlarının temelinde yatan sorun, günceli yakalayamama sorunudur. Bununla birlikte kişisel ve toplumsal olmak üzere telif haklarının iki temel amaca hizmet ettiği söylenebilir. Kişisel amaçlar dediğimiz unsurların ardında, kişiyi yeni eserler yaratmaya teşvik etmek ve eser sahiplerini telif hakları aracılığıyla ödüllendirmek yatmaktadır. Yani bir blog yazısı yazıp karşılığında telif aldığımızda (günümüzde serbest gazeteciler için elzem olan bir konu) başka bir yazı yazmak için teşvik edilmiş ve hakkımızı almış oluruz. Toplumsal amaç ise yaratıcı ve kendine özgü eserleri belirli bir süre geçtikten sonra, toplumdaki herkesin yararına sunmaktır. Telif hakları bu amaçlarının yanında, eser sahipleri ve kullanıcılar arasında da bir denge kurma görevini üstlenmektedir. İşte sorun da burada başlamaktadır. Denge hangi yöndedir ve eser korumaları bilişim çağında nasıl tanımlanmalıdır?

Sansür konusunda çok fazla söz söylemeye gerek yok çünkü SUSMA24’ün sansür ve otosansür etiketlerine tıkladığınızda gayet doyurucu rapor, makale ve haberlere ulaşabiliyorsunuz. Belki burada sadece TDK’nın sansür maddesine değinmekte yarar var: Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin yayınının ve gösterilmesinin izne bağlı olması, sıkı denetim.

Son olarak Kıta Avrupa ve ABD/İngiltere hukukundaki bir farklılıktan söz edebiliriz. Copyright kelimesinin İngilizcede tam karşılığı “owner of copy”dir, yani imtiyaz sahibi anlamını içermektedir. Yine copyright tam anlamıyla eser sahibinin değil, yayıncının hakkı anlamını taşır. Kavram olarak Alman hukukundaki telif hakkı (Urheberrecht) ile Amerikan hukukundaki telif hakkı (Copyright) arasındaki fark tesadüf değildir. Şöyle ki, Alman hukukundaki telif hakkı kavramı eser sahibine ait bir hak olduğu halde, copyright sadece izinsiz kopyalamayı engelleyen bir haktır; böylece onlara göre, yabancıların başkasına ait olan bir hakkı kullanmaları engellenmiş olacaktır.

Homo Economicus’tan günümüz iktisadi hayatına telif hakları ve tüketim

Bilişim çağında bireyin davranışlarını ekonomik anlamda kestirmek oldukça güç. İnternet sayesinde bireyin alışkanlıkları değişiyor. Birey sosyal hayattan ve öğretilmiş ya da öğrenilmiş toplumsal bağlamlardan dışarıda yaratılan siber-dünyada kendini var eder ya da tamamen anonim bir şekilde hareket eder. İşte bu yeni yapıya ve yapının sorunlarına, ne genel hukuk anlayışı, ne klasik ekonomi ne de klasik anlamda sosyoloji bilimi cevap veriyor. Homo-economicus kavramı, insani davranış şekillerini bireyden alan, tüketim modeli içinde insanı bir makine/robot olarak tanımlayan ve tüm sosyolojik gerçeklikten uzak bir kavram. Nitekim Pierre Bourdieu da, toplumsal aktörlerin pratik mantığa, bedensel içgüdülere ve sezgiye göre ekonomik kararlar alabildiğini vurguluyor. Piyasadaki hareketler, mallar, fiyatlar ve diğer ekonomik etkenler hakkında fazlasıyla bilgiye sahip bireyler elbette ki var fakat iktisadi çözümlemeler yaparken tüm bireyleri homo economicus üzerinden değerlendirmek, hele ki tüm sosyal ve ekonomik sistemlerin değişime uğradığı bilişim çağında, oldukça zor ve imkansız. Yani demek istediğim o ki, bilişim çağında bireylerin bir şeyleri “kopyalaması” ya da “indirmesi” salt ekonomik anlamda düşünülemez. Tabii ki korsan CD ve kitap satan kişilerle bunu karşılaştırmak bizi komik duruma düşürür ama sıkı telif savunucuları, internetten bir kültür ürünü indirdiğimizde bizleri o korsan kitap satan insandan farksız görür.

İnsan davranışları belli bir sistem içerisinde düzenli bir şekilde hareket etmez ve bu davranışların formüle edilmesi oldukça zordur. Bölüşüm/paylaşım kavramına baktığımızda, internet ve ağ teknolojilerinin gelişimine paralel olarak insanların paylaşım kültürünü oldukça benimsediklerini, bu sayede yeni ekonomik göstergelerin ortaya çıkarak paylaşım ekonomisi gibi alanların gündemine girdiğini görüyoruz.

Gabriel Tarde, “taklit” ve “icat” hakkında günümüz internet teknolojisine ve ekonomik düzenine oldukça uyan önemli çalışmalara imza atmış bir sosyolog. Tarde, “Tüm sosyal eylemlerin kaynağı ‘icatlar’ olarak adlandırılan, yeni fikir ve düşüncelerle ifade edilen bireysel girişimlerdir. En temel toplumsal ve toplumsallaştırıcı eylem ‘taklit’tir. Taklitle icatlar insanlar arasında kabul görür ve toplumsal sistem içerisinde etkili olurlar” der. 

Bir bebeğin konuşmayı ve ifade etme biçimlerini öğrenme sürecini düşünün ya da enstrüman çalmaya ilk başladığınızdaki halinizi. Hangimiz bir şeyleri taklit etmedik ki? Karl Marx Kapital’in üçüncü cildindeki “İcatlar Aracılığıyla İktisat” bölümünde, “evrensel emek” kavramının toplumsal birliktelikten geldiğini söylerken bir yandan da şöyle demiştir: ”Evrensel emek tümüyle bilimsel çalışma, icat ve buluştur. Bir taraftan günümüzde yaşamakta olan insanların işbirliğinin ürünü iken, bir taraftan da geçmiş çalışmalara dayalıdır.” Tarde’a göre üretim, bir başka kişinin eylemlerinin benzerinin yapılması aracılığıyla yapılıyor ya da sonunda ortaya daha önce üretilen bir ürünün benzeri çıkıyorsa, bu durumda yapılan şey yeniden üretim, daha doğrusu taklittir. Bu maddeden çıkaracağımız sonuç şudur ki, bir kültür ürünü üretiyorsak ya da bir blog yazısı yazıyorsak bunun yeniden üretiminin dayandığı iki unsur taklit ve kopyadır, ama o yine de biriciktir. Creative Commons lisans modeline göre eser sahibi bunu lisansladığında o “insanlığın ortak” kullanımına açık olur, paylaşılır, ilham olur, çoğalır, yayılır ve direkt ya da dolaylı olarak eser sahibine kazançlar da sağlar.

Tarihsel süreç içinde telif hakları ve sansür ilişkisi

Tarihsel süreç içinde bakıldığında da, insanlığın her devrinde her türlü ilk sahipliğe hukuksal anlamda ayrıcalıklar tanındığı ve zaman zaman bu ayrıcalıkların özel hukuk olarak adlandırıldığı görülür. Matbaadan önce eserlerin korunmamasının sebebi tamamen, ekonomik bir değerinin olmamasıydı. Çoğaltılamıyordu ve küçük bir zümre tarafından yazılıp okunuyordu. Peki, ya şimdi? Wikipedia sansürünü ve bu tarihsel süreçle ne kadar benzerlik gösterdiğini birazdan daha iyi anlayacağız ya da erişim engelinin aslında küçük zümrelerin bilgiyi kontrol etme çabası olduğunu…

Romalı şair Valerius Martialis, eser üzerinde bir hakkın olduğunu ve ihlal edilmesinin ahlaken yanlış olduğunu vurgular. Martialis, şiirlerini kendi ağzından çıkmalarıyla ‘azat edilmiş kölelere’ benzetiyor ve bunları kendi şiiriymiş gibi takdim edip orada burada okuyan Fidantinus’u bir “plagiarius”, yani azat edilen köleleri kaçıran korsanlara benzetiyor. Bu belki matbaa öncesi dönemdeki ilk örnek olarak gösterilebilir. 

İlk ve ortaçağ döneminde eserler daha çok kilisenin kontrolünde ve onun çizdiği sınırlar çerçevesinde verilmekteydi. Yine bu dönemde eserleri çoğaltma hakkı, sadece feodal beylere, kiliseye ve krala tanınmış bir imtiyaz (ayrıcalık) olarak görülmekteydi. Eserler kilisenin denetiminde ve genelde din adamları tarafından yazılmaktaydı. Ünal Tekinalp hocanın aktardığına göre, kilise eserin asıl sahibi oluyor, eseri oluşturan gerçek eser sahibi ise ‘bir bilinmeyen usta’ unvanı ile belirtiliyordu. Burada kilisenin yaptığı denetimin ve sahiplenme arzusunun, sansürcülüğün (censorship) ilk izleri olarak göründüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. O zaman güç kilisedir ve sansür, güçlünün kendini koruma ve savunma mekanizmasıdır. Phillips & Harslof’un tanımına göre ise sansür, güç ve iktidar odaklarının bazı bilgilerin halka ulaşmasını bilerek ve isteyerek engellemek için kullandıkları bir mekanizmadır. Burada tekrar mülkiyet kelimesinin Arapça kökeninin “güç, iktidar, egemenlik” demek olduğunu hatırlatmakta fayda var. 

Peki, şimdi bir soru soralım. Küçük eklemeler yaparak ya da aynısını kopyalayarak eseri el yordamıyla çoğaltan kişi, telif hakkını çiğnemiş olmuyor muydu? Daha önce de dediğimiz gibi, bu konu oldukça çetrefilli, tartışması zevkli ve derin bir konu.

Bu soruyu da önemli bir sosyolog olan Emile Durkheim sorsun: “Ama mülkiyet doğuş aşamasında ancak kolektif olabileceği için, tam da bu nedenle, daha sonra nasıl bireysel hale gelebildiğini açıklamak gerekiyor. Bu şekilde bir araya getirilip, bir grup şeyin oluşturduğu aynı kümeyle birleştirilen bireylerin eninde sonunda ayrı ayrı şeyler üzerinde ayrı ayrı haklar edinmesi nereden kaynaklanmıştır?” 

Toplum içinde var oluşumuzda kendimiz dışında “başkalarına” da borçlu olduğumuzu söylerken, elimizden gelenin bir kısmını da onlara vermekle yükümlü tutulduğumuzdan bahsediyoruz. Durkheim yine burada devreye girer ve “insanların bireysel şeyleri sahiplenmek istemeye hakları olması için, bu şeylerin başlangıçta bir kolektiviteye ait olmaları gerekir. Ve tek doğal, tek eksiksiz kolektivite de tüm insanlığın oluşturduğu kolektivite olduğu, geri kalanların hepsi ancak kısmi olabildiği için, öngörülen sahiplenme hakkı başlangıçta şeylerin ortaklığını gerektirir ve ondan türer” diyerek konuyu mantıksal çerçeveye oturtur. 

Aslında matbaa daha önce Çinliler tarafından keşfedilmişti. Tarihte ilk yazı çoğaltmaları, silindir biçiminde kalıplar veya damgalar aracılığı ile balmumu ve kil üzerine yapıldı. Fakat kuyumcu ustası Johannes Gutenberg tarafından 15. yüzyılda Almanya’nın Mainz kentinde basılan ilk kitaptan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Çoğaltma ve kopyalama ile birlikte kilise, bilgi üzerindeki tekel olma gücünü kaybetmişti.

Telif hakları ve sansür ilişkisinin İngiltere’deki kanlı tarihinden de biraz bahsetmek gerekiyor. Belirli bir politik görüşe ve dini inanca sahip olan kişilere karşı İngiltere’de başlatılan savaştan sonra idam edilenler ve savaşta ölenler dışında çoğu insan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İşte Copyright’ın fonksiyonu, ülkeden kaçan insanların birbirleri ile iletişim kurmasını ve fikirlerini insanlara yaymalarını engellemekti. Queen Mary I. (Bloody Mary) tahta oturduktan sonra, Protestan olan İngiltere’yi tekrar Katolik yapmaya niyetliydi ve bu sebepten ötürü toplumda sözü geçen birçok Protestan’ı yok etti. Bunun dışında kraliçenin katlanamadığı bir başka durum da, Protestanların matbaayı kullanarak fikirlerini sarayın ve kilisenin kontrolü dışında yaymalarıydı. Kraliçe London Company of Stationers (Londra Matbaacılar Birliği) ile bir anlaşmaya gitti; birlik yalnızca sarayın uygun gördüğü eserleri basacaktı ve bunun karşılığında ise kitap basma branşında tekele (monopol) sahip olacaktı. Bu oluşumun dışında kalan matbaalara el konulacak ve eserleri imha edilecekti. Birlik bu sayede kraliyetin özel sansür bürosu olma yolunda ilerliyordu. Hangi eserlerin basılıp hangilerinin basılmayacağına karar verme yetkisi birlik üyelerine aitti ve bu antlaşmalar kayıtlı belgeler halinde birliğin arşivinde depolanıyordu. Basım hürriyeti Avrupa’ya, bu olaylardan 150 yıl sonra gelecekti.

İngiltere’de kitap ticaretinde bulunan kişiler 1557 yılında kraliyetin verdiği imtiyaza sahip olarak Londra Kırtasiyeciler Birliği (London Stationers’ Company) adı altında örgütlenmişlerdi. İngiltere’de Kitapçılar loncası, korsanlık ve taklit iddialarını soruşturmak ve zararlı fikir yayan yazarları takip etmek üzere bir de mahkeme kurmuştur. Ayrıca yazarlar bu Kırtasiyeciler Birliği’nin üyesi konumunda değildiler ve kırtasiyecinin telif hakkının şekillenmesinde yazarların hiç etkisi yoktu. R. Falkvinge’nin anlattığına göre, 1641 yılında parlamento telif hakları davalarının görüldüğü “Star Chamber” mahkemesini lağveder. Bunun sonucunda telif ihlallerinin, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçen yayanın durumundan farkı kalmaz. Teknik olarak bir suçtur ve yasa dışıdır fakat bunun için yargılanamaz ya da cezalandırılamazdınız. Belki de Britanya’nın en özgür ve yaratıcı zamanlarıydı…

1662’de İngiltere’de yeni bir yasa geldi: Lisans yasası (Licensing Act) uyarınca İngiltere Kralı kitap üretimini düzenliyor, kitap üreticilerini haksız kopyalamaya karşı korumak için “lisanslı kitap sicili” kurulunu kuruyordu. Kitap üreticileri basılan her kitabın bir kopyasını bu kurula vererek tescil ettiriyorlardı. Tamer Soysal’ın aktardığına göre, bu yasaya göre kitabı basan herkes, kitabın içinde Hıristiyanlığa, Anglikan kilisesi doktrinine, devlete, ahlaka ve adaba aykırı bir şey bulunmadığına ilişkin licensor belgesini kitabın üzerine basmak mecburiyetindeydi. Bu yasanın asıl amacı, yayıncının korsan yayın riskine maruz kalmadan yatırdığı sermayenin karşılığını alabilmesi ve hükümetin de sansürü ve denetimi sürdürmesini sağlamasıydı. R. Bettig Copyrighting Culture isimli eserinde der ki; sonuç olarak edebiyatın metalaştırılmasıyla yaratılan getiriler basımcılara, yayıncılara ve kitap tüccarlarına giderken yazarlar bundan yararlanamıyordu. 32 yıl yürürlükte kalan bu yasa, özgür düşünce ortamının oluşmaya başlamasıyla birlikte 1694 yılında yürürlükten kaldırıldı. 

Yukarıdaki paragraftan anlayacağımız, tarihsel süreç içinde nedense “yazarlar ve sanatçılar”, yani asıl eserin üreticisi ve yaratıcısı hep yok sayılmış, her zaman yayıncıların kârları düşünülmüş! Burayı okurken lütfen Türkiye’de oluşturulan “Erişim Sağlayıcıları Birliği” meselesini düşünün ve sansür mekanizmasının internetle birlikte aslında pek de değişmediğini, sansürcü zihniyetin çağlar atlasak da aynı kaldığını görün. 

1695 ve 1709 tarihleri arasındaki 14 yıl içinde telif diye bir durum kalmaz ve Kırtasiyeciler Birliği lağvedilir. Yine Falvinge’nin aktardığına göre, birçok tarihçi, ABD’nin kurulmasına yol açan dokümanların çoğunun bu dönemde ele alındığını savunur. 

Bu dönemde yazarların hem maddi hem de manevi anlamda çok zor şartlar altında yaşaması, bunun yanında yayıncıların büyük gelirler elde etmesi oldukça önemli bir çelişki olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum karşısında tepkiler ortaya çıktı ve özgür düşünce ortamı ile birlikte gelişmeler yaşandı. Kraliçe Anne döneminde yürürlüğe konulduğu için onunla aynı adı taşıyan, eseri meydana getiren şahsa, eseri üzerinde haklar ve hukuki anlamda koruma sağlayan ilk yasa, İngiltere’de 1709 tarihinde Kraliçe Anne tarafından yürürlüğe sokuldu. Arlene ve Lawrence Cheeseman’ın aktardığına göre yasanın giriş kısmında, mevcut durumun eser sahiplerinin veya hak sahipleri ile ailelerinin yıkımına yol açtığı, bundan böyle gelecekte bu tür uygulamaların olmaması, yararlı eserlerin üretilmesi ve eğitim görmüş insanların teşviki için bu yasanın çıkarıldığı belirtiliyordu. Bu yasa ile birlikte yayınevi mülkiyeti döneminden yazarın kişisel mülkiyetine geçilmiş olduğu söylenmektedir. Çoğu yazara göre Anne yasası gerçekte ne modern bir yasaydı ne de yazarlara yarar sağlamak için çıkarılmıştı, sadece önceki yasaların sansürcülüğünü içermediğinden böyle olduğu kabul edilmişti. Anne yasasının getirdiği bir ayrıcalık ve yazarlara sağladığı önemli bir değişiklik ise, yazarların kitap satıcılarının yardımı olmadan kendi adlarına eserlerini çoğaltıp pazarlayabilmeleriydi. Öte yandan yasanın asıl amacı yine yazarlara yarar sağlamak değildi; Kırtasiyeciler Birliği’nin oluşturduğu piyasa tekelini kırmak ve gelecekte oluşabilecek tekelleri ortaya çıkmadan önce önlemekti. Buradan da anlıyoruz ki, bu dönemlerde yaratılan tüm patent korumalarının amacı, yayıncının katlandığı maliyetin karlı bir biçimde yayıncıya geri dönmesiydi.

Falkvinge bir davayı anımsatır ve şöyle devam eder; “1765 yılındaki Entick-Carrington davasına dek bu suistimal devam etti. Lisanssız (“istenmeyen” şeklinde okunur) yazarlardan birine baskın yapılır. Davanın hükmünde ise şu keskince belirtilir; yasalar uyarınca kesinlikle yasaklanmadığı sürece hiçbir vatandaşın hiçbir hakkına engel olunamaz ve hiçbir “otorite” yasalar tarafından özellikle verilmemiş hakları kendine tanıyamaz. Böylece çağdaş demokrasi ve sivil özgürlüklerin ilk temelleri, telif hakkı endüstrisine karşı verilen savaşta kazanılmıştır.” Burada telifsiz geçen bir dönemden ve tarihsel süreç içinde bildiğimiz belki de kazanılan ilk zaferden bahsettik. Peki, ya sonra? Amerika’dan biraz bahsedip konuyu toparlayabiliriz…

ABD’de telif hakları düzenlemeleri, ABD Anayasası’ndan önceye dayanır. Bu da telif haklarının ne kadar önemli ve belirleyici olduğunu gösteren durumlardan biridir. ABD’de ilk telif hakkı yasasını 1783 yılında Conneticut eyaleti geçirdi. “Edebiyat ve dehanın cesaretlendirilmesi için” (for the Encouragement of Literature and Genius) başlığı ile geçirilen bu yasa başarılı olduğundan dolayı 1786 yılından itibaren 12 eyalet telif hakkı yasasını yürürlüğe koydu. 1789 tarihli Amerikan Anayasası’nda telif haklarının şu cümleyle korunduğunu söyleyebiliriz: “Yazarlar ve buluş sahiplerinin, eserleri ve buluşları üzerinde belli bir süre için mutlak hak sahibi olarak tanınmaları için kongre, bilim ve sanatın teşvikine yetkilidir”. Bu hüküm, Amerika telif hakkı konseptinin temelini oluşturur. İşin ilginç tarafı şu ki, ticarette bulunan tüm dünya ülkelerine uluslararası anlaşmalarla sıkı fikri mülkiyet hakları kurallarının uygulanması için baskıda bulunan ABD, 1891 yılına kadar tam bir yüz yıl boyunca, yabancı yazarların, özellikle İngiliz edebiyatçılarının ürünlerinin yasal olmayan biçimde çoğaltılıp dağıtılmasına izin vermiştir.

Steward Brand, 1984 yılındaki bir konferansta şunları söyler; “Bilgi pahalı olmak istiyor, çünkü çok değerli. Doğru zamanda, doğru bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor. Çünkü onu elde etme maliyeti sürekli azalıyor. Böylece ortaya birbiriyle kavga halindeki bu iki olgu çıkıyor.”

Son olarak fikirler ve sansürle ilgili şunları söyleyebiliriz. Fikirlerin serbest ticareti ya da dolaşımı, fikirlerin birbirinin yerine geçmesi değil karşılıklı bir şekilde birbirine eklenmesi olduğundan, bu fikirler ya oldukça verimli başka fikirlere dönüşür ya da birbiriyle çatışır. Aslında bir bakıma fikirlerin birbirleriyle çatışması da daha iyi ve sağlam düşünceler oluşturma açısından oldukça yararlıdır. Yine sansürlenmeden özgürce dolaşan ve birbirine eklemlenen bilgiler, birbirlerinden koparılmaya çalışıldığında ya da bu dolaşım engellenmeye çalışıldığında etkisizleşir ve işlevsizleşir.