“Sistematik bir dönüşümün yeni aşamasındayız”

Şenay Aydemir yeni kitabı “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat”ta AKP’nin siyasal yolculuğunun büyük resmi içinde kültür-sanat alanının durumunu inceliyor.


 

EKREM BUĞRA BÜTE

1997 yılından bu yana Evrensel, Referans, Radikal ve Gazete Duvar gibi pek çok yayında gazeteci ve eleştirmen olarak çalışan Şenay Aydemir, geçtiğimiz aylarda İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat”ta, AKP iktidarının meşhur “kültür savaşı”nı masaya yatırıyor. Aydemir kitapta bir yandan ekonomik, siyasal ve toplumsal bağlamda bir “büyük resim” çizerken diğer yandan bu büyük resmin içini dolduran vakaları ve önemli kırılma anlarını inceliyor. 

Aydemir’le kitabı ortaya çıkaran süreçten başlayıp içinde yaşadığımız dönemin tarihselliğine, günümüz kültür-sanat gazeteciliğinin hâline ve sansür/otosansür mekanizmalarının tehlikelerine uzandık. “Büyük resim”den ne anlamamız gerektiğini irdeleyip kitabın yayımlandığı dönemden bugüne kültür savaşı “cephe”lerinde yaşanan yeni gelişmeleri değerlendirdik. 

AKP’nin kültür-sanat alanında kurmak istediği hegemonya ve bu alana ifade özgürlüğü bağlamında müdahalesi uzun zamandır konuşulup tartışılıyor ancak bütünlüklü bir şekilde konuyu ele alan bir kitap -birkaç tez dışında- yok bildiğim kadarıyla. Fikir nereden çıktı ve neden şimdi?

Ben daha çok film eleştirmeni olarak biliniyorum ama yaklaşık 30 yıldır kültür-sanat gazeteciliği yapıyorum. Belli periyotlarda -özellikle siyaset ve sinema arasındaki ilişkinin gerildiği anlarda- hem endüstriyel ve ekonomik anlamda hem de sansür, otosansür gibi daha pratik meselelere dikkat çekmeyi önemli buluyorum. Ayrıca özellikle 15 yıldır, kültür-sanat politikalarına genel müdahaleler ya da tartışmalara dair kalem oynatıyorum. Arkadaşım Hakan Güngör’ün teşvikiyle yazdığım yazılara dönüp baktığımda, meselenin umduğumdan çok daha derin olduğunu, bir sürü şeyi unuttuğumuzu, özellikle de 2015 sonrasında iktidar tarafından çok sistematik ve planlı bir politika geliştirildiğini fark ettim. Nasıl siyasal alanda bir hedefe varmak için çeşitli yollar, yöntemler, taktikler deneniyorsa kültür alanında da benzer bir işleyişin olduğunu gördüm. İlk çalışmaya başladığımda birbirinden bağımsız yazılar ortaya çıkacak gibi bir endişem vardı. Fakat tarihsel bir izlek olduğunu görmek beni heyecanlandırdı.

Öte yandan böyle bir çalışmanın vaktinin geldiğini hissediyordum. Zira şu anda yeni bir aşamaya geldiğimizi düşünüyorum, özellikle son bir yılda. Bu bakımdan da finalize olmuş bir aşama var gibi geliyor bana. Yani bir dönemi kapatan ve belki bunun bir devamı yazılacaksa da bütün bu alanlardaki gelişmelerin artık başka bir boyuta taşındığı yeni bir kısımda olduğumuzu düşünüyorum. 

Kitapta bir yandan vakalara dayalı yazılar yer alırken diğer yandan giriş bölümünde açıkladığın bir “büyük resim” bölümü var. Biraz bundan bahsetmeni rica edebilir miyim? Genel meseleleri tarihsel ve siyasal bağlamı içerisinde nasıl düşüneceğimizle ilgili iyi bir çatı sunuyor bence.

Bu, AKP’nin siyasal yolculuğunun büyük resmi içinde kültür-sanat alanının durumunu görme çabasıyla ilgiliydi. Geçmişte yazdığım yazılara bakıp çalıştıkça gelişti. Geriye dönüp tekrar düşündükçe bir sürü yazıya müdahale etmek zorunda kaldım. Örneğin 2011’de sinemayla ilgili yazdığım bir yazının bağlamı gereği o esnada önemli bir kırılma anını barındırdığını fark etmemiş oluyordum ama o dönemki tiyatro ve yayın dünyasına bakarak 2011’de yaşanmış başka kırılmaları fark edip onların sinemadaki karşılığını bulmaya başladım. Kültür-sanat alanındaki kırılma anlarının belirleyicisi ise aslında Türkiye’deki siyasal kırılma anları. Yani ikili bir durum söz konusu. 

Şöyle tarihselleştirelim: 2010 referandumunu bir kırılma noktası olarak görüyorum. 2013 Gezi ayaklanması ise ikinci kırılma noktası. AKP’nin 2015 seçimini kaybetmesi, yani iktidardan düşmesi ve o aradaki çatışmalı dönemden sonra yeniden tek başına iktidar olması bir başka kırılma ânı. Bir de 2017-2018, yani rejim değiştiren referandum ve Erdoğan’ın “başkan” olması süreci var. Bu dönemlerde Erdoğan’ın ve AKP’nin siyasal ihtiyaçları değiştikçe kültür-sanata bakış da dönüşüyor. 2010’dan Gezi’ye, hatta 2017’ye kadar, dönüşen biçimlerde bir meşruiyet arayışı var. Ve bunun içinde sanatın araçsallaştırılması gibi bir durum söz konusu. 2010 referandumu başarısının ve 2011 seçimlerinde yüzde 49 küsur oy oranının ardından iktidar bloğuna bir özgüven de geliyor. 2011 seçimlerine doğru giderken Erdoğan daha önce açık bir şekilde yapmadığı bir biçimde kültür-sanat ürünlerini hedefe koymaya başlıyor. Bu alandaki gücü gördükten sonra sanatı araçsallaştırarak bir siyasal dil üretmeye ve buradan bir güç devşirmeye çalışıyor. Bunu gören AKP ideologları da bu gücün yanılsamasıyla olsa gerek, “Geldik, geliyoruz, muhafazakâr sanat coşacak, biz de evrensel işler üreteceğiz” diye bir algıya kapılıyor. Yusuf Kaplan ve İskender Pala gibi isimler muhafazakâr sanatın ayaklanıp koşacağına dair yazılar yazıyorlar bu dönemde.

Fakat araya Gezi giriyor…

Gezi bütün bu bahsedilenlerin gerçek olmadığını, yani öyle bir sanat yaratımının hiç olmadığını, olamayacağını, bu kadar siyasal güce rağmen popüler kültürün içinde AKP’nin hiç etkisinin olmadığını gösteriyor biraz. Dolayısıyla dizi oyuncularının, popüler simaların Gezi’yle kurduğu bağ, popüler alanın önemsenmesi gerektiğine dair bir algı yaratıyor. Bu da AKP ideologlarının ve AKP siyasetinin merkezine oturuyor. Belli popüler kültür unsurlarını kriminalize etmek ve kendi popüler kültür aksını oluşturmak ön plana çıkıyor. Erdoğan’ın şahsı etrafında toplanmış bir popüler kültür çevresi yaratılmak isteniyor. Saray iftarları, galaları, kültür sanat kurultayları, davetler vb. Ama bu biçimsiz bir girişim aynı zamanda. Aynı masada prestijli ödüllerin sahibi bir yönetmen ya da bir güncel sanatçı ile artık toplumda hiçbir karşılığı kalmamış şöhret eskilerini buluşturan tuhaf bir çaba. Buradan kendisine ve harekete yönelik bir bir popüler kültür desteği arıyor. 

Ancak 2015’teki kırılma sonrasında “yerli ve milli” vurgusunun öne çıkarılması popüler alanı, sanat alanını da dönüştürmeye başladı. 2015 Haziran seçimi sonrası yaşanan çatışmalı dönem, 2016 darbe girişimi sonrası OHAL koşullarında yükseltilen militarizm ve milliyetçilik düsturu, 2017 referandumu ve Erdoğan’ın 2018’de başkan seçilmesi gibi kırılmalar birleşince bir “bizler ve onlar” kültü ortaya çıktı. Dolayısıyla popüler simaların bir kısmı “bizler” tarafına düştü, bir kısmı “onlar” olarak kodlandı. 

Safların keskinleşmesi AKP iktidarının her zaman tercih ettiği bir şey değil mi zaten? 

Bu dönemin siyasal mottolarından biri, evet. 2017 referandumu ve 2018’de Erdoğan’ın tek adam olarak seçilmesinin ardından iki türlü düzenleme dikkat çekiyor. Bir tanesi popüler alan başta olmak üzere sanat üretiminin daraltılmaya çalışılması ve kriminalize edilmesi. Manifest’ten Atilla Taş’a, Gülşen’den Mabel Matiz’e kadar uzanan bir spektrumda seküler yaşam biçimine doğrudan saldıran, dolayısıyla yaşam biçimini ideolojikleştiren bir tarafı var bunun. 2015 sonrasında Kürtçe sanat üretimi üzerindeki baskı ve sindirme politikaları, ilerleyen dönemde LGBTİ+ bireylerin (tabii ki sanat ve sanatçılarının) kriminalize edilmesi ve bu alanın bir güvenlik sorunu olarak kodlanması söz konusu. 

Öte yandan aynı dönemde kültürel üretimin zeminini değiştirmeye yönelik, çok daha tehlikeli girişimler oldu. Sanat eserlerinin üretilme koşullarını belirlemeye çalışan bir irade söz konusu bu dönemde. Bir taraftan sanatçıların eve ekmek götürebilme koşullarını zorlaştırmak, bir taraftan kendisine bağımlı ekonomiler yaratıp (Kültür Yolu, TRT dizileri ve Tabii gibi) kültür sanat alanını buna benzer oluşumlara bağımlı kılmak gibi bir yönelime girildiğini düşünüyorum. Kitapta bu yönelime dair ibareler var ama son bir yılda bile bu alanda çok mesafe katedildiğini görebiliyoruz. Şu an en önemli stratejinin bu olduğunu söyleyebiliriz. 

Mabel Matiz

Bu stratejinin işletilmesi bahsettiğin “bizler/onlar” keskinliğine göbekten bağlı aslında değil mi? Kutuplaşmanın diri ve güncel tutulması için ciddi bir çaba söz konusu iktidar tarafında. Bilhassa yargı unsurları aktif bir siyasal aktöre dönüştürülmüş durumda. Son olarak komedyen Deniz Göktaş’ın CİMER şikayetleri bahanesiyle tutuklanmasını bu çaba üzerinden okuyabilir miyiz sence? Ne söylemek istiyor bize iktidar? 

“Bu çaba üzerinden de” okuyabiliriz. Ama tek başına yeterli olmayacaktır böyle bir okuma. Deniz Göktaş’ın tutuklanmasının hem genel politikalarla uyumlu hem de ondan ayrılan tarafları var. Son aylarda “uyuşturucu” gerekçesiyle popüler alanın kriminalize edilmesine, bazı isimlerin gözden düşürülmesine tanıklık ediyoruz. Burada yukarıda bahsettiklerimle uyumlu bir süreç var. Bu insanların böyle bir şeyle itham edilmeleri bile işlerinden olmalarına, etkinliklerinin iptal edilmesine yeterli olabiliyor. Yani popüler alana başka türlü bir müdahale bu. Bu insanlar işlerinden olurken, yerlerine kimlerin geldiğine de bakmak lazım. Deniz için koparılan fırtına, Mabel Matiz, Gülşen ya da Manifest grubuna yapılanlar gibi organize olmuş (edilmiş) bir grup ‘hassas vatandaş’ın üfürmeleriyle başlamış olabilir. Ancak bunu fırtınaya çeviren şey, iktidara yakın siyasetçiler ve gazeteciler oldu. 

Ben Deniz Göktaş’ın durumunun iki yönden farklı olduğunu düşünüyorum. İlki, kendisinden önce gadre uğrayan isimler gibi “her zamanki işini yaparken” gelmedi bunlar başına. Aksine, yaptığı işi daha da keskinleştirip el yükseltmeyi tercih etti. Türkiye’de komedinin sınırlarını yukarı taşırken, hayli zamandır kopmuş olan ‘politik komedi’ damarına attığı çengeli de sağlamlaştırdı. Bu gösteri başından itibaren, şu an yaşadığı da dahil olmak üzere olası sonuçlar göz önüne alınarak hayata geçirilmiş zaten. Bunu da ‘komiklik’ olsun diye değil, politik bir eylem olarak düşünmüş ve hayata geçirmiş. Cezaevinden yolladığı ve X hesabından paylaşılan nottan da bunu anlayabiliyoruz. Şöyle diyor Deniz: “Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, ‘politik mizah’ yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.” Deniz notunda “politik mizah” yaptığını söylese de mizahı yeniden politikleştirdiğini düşünüyorum ki, bu sadece onun için değil, Türkiye’deki mizah ortamı için büyük bir adım. Bu onun kendisi için test ettiği bir zirve değil, bizim için yukarılara taşıdığı yeni bir sınır. Bu bakımdan ayrı bir ilgi gördüğü kesin devletimizden! 

İkinci olarak Deniz’in adlarının, kendisi ve ailesinin temsil ettiği politik fikrin devlet katında uyandırdığı tarihsel korkunun da etkili olduğunu belirtmemiz gerek. İlk adının kaynağı İmran Aydın, 1991’de gözaltında işkenceyle öldürülen devrimci bir işçiydi. Deniz’i anlatmaya gerek yok. Gösteride anne ve babasının komünist kimliğinden bahsederken “olumlu kahraman” yaratıyor bir bakıma. Orada övdüğü sadece babası değil, politik bir kimliği, bakışı ve en önemlisi “komünist bir bireyi” övüyor, topluma örnek gösteriyor. Kendisinin politik duruşu zaten biliniyor. Tevekkeli değil, ilk büyük hedef gösterme antikomünist geçmişiyle meşhur Büyük Birlik Partisi Başkanı’ndan geldi. Babasının komünist geçmişi de en az gösterinin içeriği kadar gündem yapıldı. Ve bu misyonu antikomünizmin bayraktarı “Akit” gazetesi üstlendi. Burada karalanmak istenen onun babası değil, insanların gösteriyi izlerken sempati duyduğu, hayatlarında olmasını istediği “komünist bir birey” aslında. 

Kitapta miladı 2010’a koyuyorsun ama öncesinin de pek “normal” olmadığını biliyoruz. Türkiye’de iktidarlarla kültür-sanat alanının ilişkisine dair neler söylersin? 

Bir yerden başlamak gerekiyordu ve benim için o tarih anlamlıydı. Ama 2010 öncesinde de hiçbir şey normal değildi tabii ki. Belki “memleket normali”ndeydi. Şöyle bir genel bir kabul var: “Ama 2010’a kadar iyiydiler.” AKP’nin iktidara geldiği ilk dönemde küresel bir iyilik, bir küresel para bolluğu vardı zaten. Türkiye’de sanat piyasasının büyümesi, piyasalaşması söz konusuydu. Dolayısıyla kültür endüstrisini inşa etmek, orayı da piyasalaştırmak için yapılan düzenlemeler vardı. Bu büyüyen bir alan. Ama aynı zamanda Kürt, sosyalist, muhalif aydınların yine hedefte olduğu, eserlerinin yasaklandığı, poşete konulduğu bir dönem. Aslında Cumhuriyet ortalamasının üzerinde bir durum yoktu. Sinema seyircisi sayısı arttığı, müzayede pazarı büyüdüğü, tiyatrolar dolduğu, müze sayısı yükselişte olduğu için başka şeyler ihmal edilebilir bulunuyordu. Bir refah dönemi söz konusu ama bir özgürlük dönemi demek mümkün değil. 

Tam bu noktada şöyle bir parantez açabiliriz: Türkiye’de devletin sanatçıyla uğraşması meselesi… Devletin kuruluş harcında var bu. Ne zaman rejim sıkışsa sanatçıya, aydına vurur. İşte 1920-30’lardaki tutuklamalar, 1941-42 ve 1952-53 tevkifatları, 1971-1980 darbeleri sonrası yaşananlar… Rejim, sıkıştığı dönemlerde sanatçılar üzerinden bir siyaset dizayn etmeye, onların temsil ettiği ideolojiyi kırmaya çalışır. Ama o dönemlerde bu mağdur sanatçıların hemen hemen hepsi neden tutuklandıklarını, kendilerine yöneltilen suçlamaların hangi politik saiklerle olduğunu bilirlerdi. Bugünün farkı; bir ideolojiyi değil, Cumhuriyet’in kendisini ve hatta bir yaşam biçimini hedefe koyan uygulamalarla alakalı.

Son 20 yılda kültür-sanat alanındaki yapılardan sanat kurumlarına, sanatçılara ve onların üretimine yansıyan sistematik baskının içselleştirildiğini ve bugün artık sansüre gerek kalmadan otosansür uygulandığını görüyoruz. Kitapta “inkâr-imha” geçişi üzerinden kurduğun dönüşüme buradan da bir hat çekebilir miyiz? Günümüzde seküler/muhalif kesimin kolektif ruh hâli açısından çok kritik bir konu bence bu. 

Aslında kitabın dosya adı “İddia, İnkâr ve İmha” idi. Yani önce iddia ettiler, sonra inkâr ettiler, şimdi imha ediyorlar gibi. Buradaki imhadan sadece fiziksel imhayı anlamamak gerekiyor. Çok hızlı bir biçimde sanat alanının, üretiminin siyasal müdahalelerle daraltıldığını görüyoruz. Kültür-sanat alanında güncel sanat piyasasına hâkim olan, buna yön veren, bunu biçimlendiren, sanatçıları fonlayan ya da eserlerini alarak kaynak yaratan, büyük sermaye gruplarının sahibi olduğu kurumlar var. Bu büyük sermaye gruplarının aynı zamanda devletle iç içe geçmiş ticari ilişkileri var. Türkiye’nin en büyük sanat kurumlarını yönetip Türkiye’nin en önemli doğal alanlarında maden arayan şirketler bunlar. Dolayısıyla siyasal alanın kırmızı çizgileri, kaçınılmaz bir biçimde bu mekânların, bu kurumların kırmızı çizgilerine dönüşüyor. Yani ister istemez o mekânların yöneticileri arada sınırları zorlasalar da o çizgilerin içinde olmak zorunda kalıyorlar. Bu da alandaki üretimler, festivallerde gösterilecek filmler, konser verecek sanatçılar konusunda kimi “hassasiyetler”in dikkate alınması sonucunu doğuruyor.

Örneğin normalde bir film festivali, “siyaseten sıkıntılı” bulsa da iyi bulduğu bir filmi göstermeye cesaret eder; kolluk ve hukuk ise bunu engellemeye, yasaklamaya çalışır. Türkiye’deki festival tarihinin alışkanlığı da budur. 1965’te Antalya Film Festivali’nde “Karanlıkta Uyananlar” filmi etrafında yaşanan baskılara kadar götürebiliriz bunu. Festivaller alan açar. 

Ama yakın dönemdeki pratiklerden biliyoruz ki, otosansürü artık festivaller başlatıyor. Bu da zincirleme bir otosansür sürecini geriye doğru tetikliyor. Daha proje aşamasında sanatçının zihnine giriyor. Sanatı metalaştırdığınızda, üretileceği endüstrinin koşullarını belirlediğinizde, üretimin olanaklarını ve koşullarını, ürünün nasıl çıkacağını da az çok belirlersiniz. Buna karşı koyuş da kaçınılmaz bir şekilde ancak benzer bir ideolojik duruşla olur. Ekonomik bir karşı duruş olmaz. Bu ekonomi içerisinde üretmeye ısrar ettikçe bunun dışına çıkmanız, bağımsızlaşmanız imkânsızlaşır. İyi film-kötü film, iyi eser-kötü eserden bağımsız bir konu bu. Çünkü artık koşullar, olanaklar, girebileceğiniz çerçeve, ne kadar ileriye gidip gidemeyeceğiniz meselesi net biçimde belirleniyor. Bu kurumların otosansür yaptığını da bilemeyecek hâle geliyorsunuz. Bu bir süre sonra normale döner ve üretimin standartlaşması gibi bir durum ortaya çıkar. Otosansür içselleşir. Artık yaparken bile öyle düşünmemeye başlarsınız. 

Bu açıdan vermeyi çok sevdiğim bir örnek var: İkinci Dünya Savaşı sonrası patlayan ve dünya sinemasına yön veren İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne mensup yönetmenlerin önemli bir kısmı ilk filmlerini Mussolini iktidarı zamanında çektiler. Ama hiçbirimiz o dönemki filmlerini anmıyoruz. Çünkü bir üretim ortamı vardı. Belki iyi filmlerdi ama verili durumun dışına çıkacak, o verili durumu bozacak estetik veya içerik zorlaması yapılamazdı, öyle düşünülemezdi bile. Ama aynı insanlar savaş sonrası müthiş bir yaratıcılık örneği sergilediler. Buradaki problem sanat üretiminin zemini, siyasal iradeden piyasa koşullarına iktidar tarafından belirlendiğinde, o zaman zaten otosansür yerleşmiş oluyor. Şu an içinden geçtiğimiz dönemin tehlikesi de bu. Biz bunu en yakından sinema örneğinde görüyoruz. Kürt meselesine girme, Ermeni sorununa girme, eşcinsel hikâyesi koyma, öpüşmek yok, sevişmek yok, çıplaklık yok, yoksulluk anlatamazsın… Ee… Ne anlatacağız? 

Kültür-sanat üreticilerinin, alandaki bağımsız yapıların baskıyla, sansürle mücadelesine dair ne düşünüyorsun? Bu 20 yılda yasaklayarak, hedef göstererek, cezalandırarak türlü biçimde uygulanan sistematik baskıya karşı alınabilecek tavırlar yok muydu? Bu anlamda da çeşitli kırılma anları var mıydı? 

Şöyle sorarak başlayalım, “Bağımsız bir kültür sanat yapısı var mı” ya da “olabilir mi”? Örneğin İKSV’nin kurucu unsuru olan holdingin bugünkü ticari faaliyetleriyle iktidar arasındaki kopmaz bağı düşündüğümüzde gerçekten “siyasetten bağımsız” bir kültür-sanat politikası kurabilmenin olanakları kaldı mı, diye bakmak gerekiyor. Bunu “muhalif” belediyeler için de söyleyebiliriz. Yani düzenledikleri kültür-sanat etkinliklerinde iktidarın tanımladığı siyasal alanın dışına çıkmaya, sanatı özgürleştirici riskler almaya ne kadar cesaret edebiliyorlar? Bugün Türkiye’de kültür-sanat ortamının en önemli sorunlarından birisi, sansürün sivilleşmiş olmasıdır. Sansür eskiden kolluğun ve yargının uyguladığı bir şeydi. Kırılma anı var mıydı, emin değilim. Ya da birçok kırılma anından bahsedebiliriz. Sorun şu ki, siyasette ve ekonomik alanda iktidarın “mutlak belirleyicilik” iddiası, bu kurumları fazlasıyla bağımlı hali getiriyor. Asıl kırılma budur belki.

Tam da bu noktada kültür-sanat gazeteciliğine getirmek istiyorum sözü. Bir yandan böyle bir yeni düzen oluşurken onu deşifre etme yöntemleri de sisteme entegre olmuş, uyum sağlamış durumda. Sen nereye yerleştiriyorsun kültür-sanat gazeteciliğini bu bağlam içerisinde? 

Kültür-sanat gazeteciliğinin, aslında genel olarak gazetecilerin içinde olduğu durum çok vahim bir hâl aldı. Bu artık egemen bir şey hâline geldi, bir yönelim olmaktan da çıktı. Çok haz odaklı bir gazetecilik yapılır hâle geldi. Bugünün kültür-sanat yayınlarını okuduğumda, her şeyin iyi olduğuna dair bir algı yaratıldığını görüyoruz. Bu sorun, bu kuşağın problemi değil elbette. 90’lardan, 2010’ların ortasına kadarki kültür-sanat ve hafta sonu eki gazeteciliği anlayışının bir semptomu olarak buraya geldik. Özellikle hafta sonu gazetelerinin şefleri bir noktada bazı haber konularına “çok sıkıcı” diye bir tanım buldular! Bir kitap öneriyorsun, çok sıkıcı. Bir müzisyenden bahsediyorsun, çok sıkıcı. Sürekli iyi, neşeli şeyler istemeye başladılar. Bu, böyle bir gazeteciliği norm hâline getirdi. Çok uzun bir zamandır bir kitabın yazarıyla, bir sergi açan ressamla, bir film yönetmeniyle didişen eleştirel bir röportaj okumuyorum. X’in filmini ilk biz yazacağız. Y festivalinde varız. Z’nin konserini gece 12’de ilk biz gireceğiz vb. yaklaşımlar her şeyden önemli hale geldi. Bu durum, bu işin PR’ını yapanlarla, organizatörlerle arayı iyi tutmayı mecbur kıldı. Bir süre sonra da onları mutlu etmek öncelikli hâle geldi. Çünkü o filmi beğenmezsen, o kitabı çok övmezsen, o konsere, o sanatçıya övgü yazmazsan, bu haberler sana gelmemeye başladı. 

Bu bir dönem bir yere kadar işe yarıyordu. Çünkü en azından bu alanda çalışan arkadaşların şöyle bir açıklaması vardı: “Ben ekmeğime bakarım, ne yapalım?” Bir yere kadar bunu anlayabiliyorduk. Fakat bugün geldiğimiz yerde arkadaşların çoğunun böyle bir maddi kazancı da yok. O konsere gitmenin, o festivale katılmanın, o etkinlikte olmanın kendisi bir hedef hâline gelmiş durumda. Bu çok yaralayıcı bir şey. Netflix etkinliklerinden dışlanmamak için Netflix’in içerik yönetimine dair bir sürü şey biliyor olduğun hâlde yazamamak… Netflix’in Türkiye’deki ikinci lansmanından sonra, yani 10 yıl kadar önce, Netflix’in Türkiye’de sürekli aynı insanlarla çalışarak tekelleşmeyi körüklediğine dair bir yazı yazmıştım. Bu yazı sebebiyle Netflix beni mail listesinden bile çıkardı. Sonra hasbelkader, aradan 7-8 yıl geçtikten sonra bir kere daha çağrıldım. Ve oradaki, yine aynı insanlarla iş yapma biçiminin ne kadar nepotizm dolu olduğunu, ne kadar Türkiye’ye özgü olduğunu hep beraber gördük ama kimse çıkıp bunu söylemedi bir sonraki lansmanın listesinde olabilmek için. 10-15 yıl önce X gazetesinin pazar ekinde o dizinin başrol oyuncusuyla röportaj yapabilmek için sessiz kalmanın mesleki olarak bir anlamı vardı belki bunun. Bugün sadece o okazyonda olmanın kendisi hedef hâline geldi. O etkinliğin organizatörüyle iyi ilişki içinde olmanın, kültür-sanat alanının içinde olabilmenin kendisi habercilik biçimine döndü. Bu kadar içine girince eleştirel olmaktan uzaklaşıyorsunuz. Eleştirel olmaktan uzaklaştıkça da daha çok içeri giriyorsunuz. Birtakım ressamlar, yazarlar, yönetmenler sizi daha çok sevmeye başlıyor. Çünkü tanıtıma katkı sağlıyorsunuz. Bugün kültür-sanat gazetecisi olarak görülen arkadaşların çoğu giderek kültür-sanat ürününün PR sürecinin bir parçasına dönüşüyor. 

Geçtiğimiz haziran ayında başında Olkan Özyurt’un kültür sanat gazeteciliğine dair yaptığı, Journo’da yayınlanan haberi okumayanlar için hatırlatayım. Orada da gündeme getirilen “Buradan dönüş mümkün mü?” sorusunun cevabı meçhul bana göre. Biraz zor görüyorum. Kültür sanat organizasyonu yapan insanlara ciddi bir konfor sağladı bu bahsettiğim durum. Festivaller artık senin benim gibilerle pazarlık yapıyorlar. Çünkü arıza çıkarması muhtemel insanlardansa gelip orada eğlenecek insanları daha çok seviyorlar. Kültür- sanat gazetecileri eleştirel mesafeyi kaybetmemeli bence. Mesela bir film festivalinde yönetmenler “Salonun gösterim koşulları kötü” dediğinde hepimiz yazardık ve ortalık ayağa kalkardı. Çünkü festivalin iyi olması için çaba gösteriyorduk, gerektiğinde filmlerini acımasızca eleştirdiğimiz yönetmenlerin sözcüsü oluyorduk. 

Buradaki temel çelişki basın mensubunun kendisini seyirci/okur yerine organizatörün tarafında konumlamasıyla ilgili değil mi? Bir festivalin -ülke şartlarına rağmen- yapılabiliyor olması dayanağıyla gazeteci orada bulunabilmek için eleştirelliğinden feragat ediyor ve iyi bir şey yaptığını düşünüyor mesleki olarak. 

İyi bir şey yaptığını düşünüyor tabii ki. Sanatın, sinemanın bir parçası olmak gibi düşünüyor bunu ama gazeteci araya mesafe koyabilmeli. Bir eleştirmeni ya da gazeteciyi sinefilden ayıran şey bu. Kültür-sanat alanında bir şeylerin zor yapıldığının, zor kotarıldığının farkındayız zaten ama bu herhangi bir şeye gereğinden fazla merhamet ya da övgü göstermeyi gerektirmiyor. Bu durum öyle bir noktaya varabiliyor ki, bir sanat eserinin PR’ını yapanlar olumsuz bir şey söylendiğinde müdahale etme cüretini buluyor kendinde. Bu çok tehlikeli bir durum. Bence sanatın buna ihtiyacı yok. Ama böyle bir yapı inşa edildi. Artık kültür-sanat gazeteciliği yapmak için festivalleri takip edenler ceplerinden harcama yapıp orada olmaya çalışıyor. Bu mesleki olarak nereye oturuyor tartışmalı bana göre. 

Tekrar “büyük resim”e dönersek, tüm bu meseleler bir geçiş aşamasına da işaret ediyor. Sen bir dönemin sonuna geldiğimizi, yeni bir aşamanın eşiğinde olduğumuzu söylüyorsun. Buradan nereye gidiyoruz peki sence? Gelecek nasıl? 

Siyasal alandaki durum değişmediği sürece bu alan da değişmeyecek, bu kesin. Bu rejimin tersine dönmediği hiçbir koşulda, daha halkçı bir iktidarın inşa edilemediği bir durumda çok daha kötü bir yere gidecek. Şu anda ünlü isimlerin sürekli kriminalize edilmesi bunun göstergesi mesela. Popüler alanın hizaya çekilmesi meselesi bu. Kitabın bittiği yerde konu, başladığını söylediğim yere, zemini yeniden kurma meselesine geliyor: Bu alanı bir endüstri gibi düşünüp üretim zeminini kontrol etmek, bunun dışında kalanları işsizliğe, marjinalliğe mahkûm etmek. Kitapta Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SETEM) tarafından yayımlanan 2017 Faaliyet Raporu’yla yayın dünyasının nasıl dizayn edilmeye çalışıldığını tartışan bir kısım var. Benzer şekilde Ayşe Barım meselesi de, milyar dolarlara ulaştığı varsayılan dizi sektöründe yeni bir ekonomik yapı kurma girişimi. Şu anda dizi sektörüne yönelik hem müdahale hem düzenlemeler söz konusu. Amiyane tabirle söylersek; alan düzleniyor. Rekabet Kurumu’nun yeni düzenlemelerine bakalım. Orada tekelleşmeyi körükleyen; aynı oyuncular, aynı senaristler, aynı yapım şirketleriyle çalışan yapı, 10 yıllık bir mesele. Şimdi bu yeni düzenlemelerle sanki buradan bağımsız ve küçük yapımcılara bir şey çıkacakmış gibi bir beklenti yaratılıyor. Ama benim hissiyatım, özellikle 2017-2018’den sonra, önce TRT, sonra tabii eliyle palazlandırılmış bir kuşak olduğu yönünde. Yani kamu kaynağı ile büyütülen yapımcılar, yönetmenler, senaristler var. Bu insanların dijital platformlardaki yerleşik yapıdan dolayı bu mecralara girmekte zorlandıklarını düşünüyorum. Dolayısıyla bu düzenlemeler “Bizim çocuklara da iş vereceksiniz” düzenlemesi bana göre.