Yeni dönemin elverişli sopası: “Müstehcenlik” suçlaması

“Müstehcenlik” sopası son 10 yılda iyice kemikleşmiş İslamcı, muhafazakar ve LGBTİ+ karşıtı politikaların en önemli aparatı olmuş durumda. Soruşturmalardan hapis cezalarına, uyuşturucu operasyonlarından dijital mecraların aile yapısı açısından bir tehdit alanı olarak tarifine bu aparat 2025 yılının “Aile Yılı”, 2026-2035 döneminin ise “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edilmesiyle beraber “altın çağını” yaşıyor.


ELİF AKGÜL

Türk Ceza Kanunu’nun 266’ncı maddesinde düzenlenen “müstehcenlik” suçlaması son dönemde bilhassa tanınmış isimler üzerinde en çok kullanılan baskı aparatlarından biri. “Müstehcen görüntü, yazı veya sözlerin” yayınlanmasına dair yaptırım düzenleyen bu maddede eksik olan ise “müstehcen” olanın ne olduğu. Tam da bu nedenle çok kullanışlı bir baskı aparatı olabiliyor.

Müstehcenliğin ne olduğu tanımlanmadığında mevcut iktidar politikalarına uygun olmayan herhangi bir unsur bu çerçeveye kolaylıkla alınabiliyor. Bunun en absürt örneklerinden birini 2013 yılında tanınmış yazar José Mauro de Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı” kitabını okutan öğretmene Bahçelievler İlçe Milli Eğitim Bakanlığı tarafından soruşturma açıldığında görmüştük. Çünkü bir veli Milli Eğitim Bakanlığı’nın 100 Temel Eser listesinde yer alan bu kitabı “Türk örf ve adetlerine aykırı ve müstehcen” bulmuştu.

“Müstehcenlik” sopası son 10 yılda oldukça yol kat etti. Artık iyice kemikleşmiş İslamcı, muhafazakar ve LGBTİ+ karşıtı politikaların en önemli aparatı olmuş durumda. Bu aparat 2025 yılının “Aile Yılı”, 2026-2035 döneminin ise “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edilmesiyle beraber “altın çağını” yaşıyor. 

Manifest grubu ve Tolga Akış’ın tutuklanması

Bunun son ve ses getiren örneklerinden biri menajer Tolga Akış’ın tutuklanması oldu. Manifest grubu menajeri Tolga Akış, 28 Ağustos’ta “müstehcenlik”, “uyuşturucu madde kullanma” ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçlarından tutuklandı. Tutuklama kararı öncesinde Akış hakkında çok sayıda iddia ortaya atılmıştı. Ama soruşturma ve tutuklama gerekçesi bu iddiaları içermemekle birlikte savcılığın tek bir cümlesiyle özetlenebilir: “Toplumun bireylerini lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüelliği de özendirici ve teşvik edici davranışlara yönlendirmek”.

Tolga Akış’ın tutuklanmasının ardındaki olaylar silsilesi 2025 yılına dayanıyor. AKP hükümetinin 2025 yılı itibarıyla “Aile 10 Yılı” stratejisini açıklamasının ardından kültür sanat alanı en çok bu politikalar çerçevesindeki soruşturmalarla gündeme geldi. Bunlar arasında öne çıkanlardan biri de altı kadından oluşan “girl band” Manifest’e yönelikti.  Özellikle kız çocukları arasında büyük bir hayran kitlesine sahip olan grubun sahne şovları, sahne kostümleri, dansları “ahlaksızlık” ithamlarıyla çok defa sosyal medyada hedef gösterildi. En son menajerlerinin tutuklanmasıyla sonuçlanan müdahalelerin başlangıcı aslında 1 yıl öncesine, 6 Eylül 2025’te İstanbul KüçükÇiftlik Park’ta düzenlenen ve 18 yaş sınırı bulunan konsere dayanıyor. Cep telefonuyla çekilmiş konser görüntülerinin sosyal medyada paylaşılmasının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı grup hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmada, konser sırasında sergilenen bazı dans ve sahne performansları “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” olarak değerlendiriliyordu. Paylaşılan görüntülere ise “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli getirildi. Grup bu baskılar nedeniyle Türkiye turnesini iptal etmek zorunda kaldı. 

7 Eylül’de soruşturmanın başlatılmasının ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, X hesabından Manifest’in bir fotoğrafını paylaşarak şu ifadeleri kullandı: “Manifest grubu denen bu ahlaksız-edepsiz-hayasız zebani kılıklı yaratıklar, bir daha bu teşhirciliği yapamayacak şekilde haklarında işlem yapılmalıdır.” 9 Eylül’de grup üyeleri polis eşliğinde adliyeye getirilip ifadeleri alındı; yurt dışı çıkış yasağı ve imza adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı. Grubun altı üyesi ile dansçı Ayça Dalaklı hakkında açılan davada savcılık, Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesindeki “hayasızca hareketler” düzenlemesi kapsamında hapis cezası istedi. Davanın Aralık 2025’teki karar duruşmasında mahkeme, Manifest üyelerinin her biri ile Dalaklı hakkında 3 ay 22 gün hapis cezası verdi; hükmün açıklanması geri bırakıldı. 

Mahkeme heyetine göre sahne şovu sırasında “sanıkların her birinin katıldığı dans figürleriyle, şarkı söylerken iki şarkıcının birbirlerine temas edecek ve kucaklar şekilde cinsel ilişkiyi çağrıştıracak hareketler yapmak ve bu hareketleri tekrarlamak, dans performansı sırasında sahneye arkasını dönüp eğilip eli ile kıyafetin üzerinden de olsa cinsel bölgesini gösterecek şekilde hareket yapmak, iki şarkıcının diğerinin cinsel bölgesine dokunma hareketini anımsatacak şekilde el hareketlerinin yapılması suretiyle yapmış oldukları hareketler” TCK2 25/1’de düzenlenen “hayasızca hareketler” suçunu oluşturuyordu. 

Ağustos 2026’ya gelindiğinde ise hakkında cinsel taciz iddiaları olan fotoğrafçı Mesut Adlin’in açıklamalarıyla grup yeniden gündeme geldi. Bir yıl önce, Ağustos 2025’te Adlin hakkında sosyal medyada çeşitli mesajlar yayınlanmış, Adlin’in 18 yaşından küçük çocuklara cinsel tacizde bulunduğuna yönelik iddialar dillendirilmişti. İddialar üzerine Manifest grubu menajeri Tolga Akış, Adlin ile çalışmayacaklarını açıklamıştı. Adlin, işte bu iddialardan bir yıl sonra, Ağustos 2026’da YouTube kanalında 15 dakikalık bir video yayınladı ve Manifest grubu, grubun menajeri ve Hypers ajansının kurucusu Tolga Akış ile Akış’ın eşi Gizem Kaya hakkında çeşitli iddialarda bulundu. Adlin’in videoda gündeme getirdiği başlıklar arasında Manifest üyelerinin sözleşmeleri, gelir paylaşımı, grup üyelerinin özel hayatlarına müdahale edildiği ve mobbing uygulandığı iddiaları, kendi fotoğraf çekimleri ve daha önce kendisi hakkında ortaya atılan taciz iddiaları yer alıyordu. Adlin ayrıca videoda Gizem Kaya’ya ve başka kişilere ait olduğunu ileri sürdüğü bazı özel mesajları da yayınladı.

Tolga Akış’ın avukatı Kaya Pulat’ın şikayeti üzerine 24 Ağustos 2026’da Mesut Adlin gözaltına alındı; ifade işlemlerinin ardından serbest bırakıldı. Adlin’in gözaltına alınmasından sadece 4 gün sonra, 28 Ağustos 2026’da Manifest grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış gözaltına alındı. Akış’a yöneltilen suçlamaların ise Adlin’in iddialarıyla alakası yoktu. Menajere “müstehcenlik”, “uyuşturucu madde kullanma”, “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçlamaları yöneltiliyordu. Akış, savcılıkta ifade verdikten sonra “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçundan tutuklama talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Savcılığın Akış’ın tutuklanması talebiyle hazırladığı sevk yazısında Manifest’in sosyal medya paylaşımlarına da yer verildi. Akış hakkında savcılığın sevk yazısında, Manifest’in faaliyetleri kapsamında yapılan bazı paylaşımların geniş kitlelere ulaştığı belirtilerek, “Bu paylaşımlar ile toplumun bireylerini lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüelliği de özendirici ve teşvik edici davranışlara yönlendirebileceği, söz konusu paylaşımların toplumun ahlâki değerlerine ve Anayasa’nın 41. maddesine uygun olmadığı, dolayısıyla edep ve haya bakımından yine benzer şekildeki faaliyetlere/eylemlere ilişkin toplumun ortak ahlâki değerleri ile Anayasa’nın 41. maddesinde güvence altına alınan “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları” bakımından değerlendirilmesi gerektiği belirlenmiştir” denildi.

Savcılık ayrıca içeriklerin çocuklara erişilebilir olması nedeniyle çocukların korunmasına ilişkin Anayasa’nın 41. maddesine atıfta bulundu. Tolga Akış tutuklanırken avukatı tutuklamanın Manifest’in 2025’teki KüçükÇiftlik Park konseriyle ilgili dosyayla bağlantılı olduğunu söyledi. 

Manifest neden hedef oldu?

Peki neden Akış’a kendisi hakkındaki iddialar değil de “müstehcenlik” “uyuşturucu madde kullanma” ve “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçlamaları yöneltildi? 

Bunun için Manifest’in etkisine bakmak gerekiyor. Konserlerinin en ön sıralarını oluşturanlar küçük çocuklar, Kuran Kursu’ndan çıktıktan sonra Manifest danslarını tekrarlayarak video çeken çocukların görüntüleri, hatta muhafazakar genç kadınların Manifest videolarını arkadaş gruplarıyla canlandırdıkları sosyal medya paylaşımları bu sorunun cevabı. Arzu edilen ideolojik kimlik dışındaki herhangi bir varoluşun cezalandırılması için çok elverişli bir suçlama “müstehcenlik”. Sadece “müstehcenlik” de değil; diğer suçlamalar olan “uyuşturucu kullanma” ya da “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçlamalarının başka “ünlülere” yönelik de kullanıldığına çokça rastlıyoruz. Bu suçlamaların en çok dikkat çeken kısmı, toplum açısından “yüz kızartıcı suç” olarak görülmeleri. Bu eylemleri işleyip işlememelerinden bağımsız suçlanmanın kendisinin toplumsal karşılığı ağır sonuçlar içeriyor.

Ünlülere yönelik “uyuşturucu operasyonları”

Keza neredeyse son bir yılda her hafta muhalif olan ya da iktidara mesafeli duran popüler kişilere yönelik “hizaya sokma” operasyonları olarak nitelendirebileceğimiz bir “uyuşturucu operasyonları” furyasıyla karşı karşıya kaldık. Feminist anlatılarıyla dikkat çeken “Bahar” dizisinin oyuncusu Demet Evgar, müzisyen İrem Derici, Sıla Türkoğlu, yönetmen Ezel Akay bu kapsamda gözaltına alınan onlarca tanınmış isimden bir kısmı. Başka suçlamalarla gözaltına alınıp bu soruşturmalara dahil edilmek üzere hukuk dışı kan ve saç örneği alımı ise komedyen Deniz Göktaş ve Etimesgut Belediyesi’nin tiyatro sanatçısı başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun tutuklandığı dosyalarda da karşımıza çıktı. Bu kişilerin özel hayatları sosyal medyaya saçıldı, kullandıkları ilaçlara kadar kişisel bilgiler paylaşıldı ve eylemleri ya da sonuçlarından bağımsız, “uyuşturucu” damgası ile isimleri internet’in dehlizlerine kazındı. 

LGBTİ+’ların varlığına “müstehcenlik” suçlaması

“Müstehcenlik” suçlaması ise “Aile Yılı” politikalarının merkezinde yer aldı. 2025’in sonunda Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından düzenlenen Aile ve Kültür-Sanat Sempozyumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan burada “cinsiyetsizleştirme” ve “LGBT gibi sapkın akımlara” karşı gerekli tüm önlemlerin alındığını söyledi. Aile ve kültür-sanat aynı başlık altında ele alınırken dijital mecralar da aile yapısı açısından bir tehdit alanı olarak tarif edildi.

Bu politikanın kültür-sanat alanındaki karşılıklarından biri Mabel Matiz’in “Perperişan” şarkısına yönelik oldu. Şarkı hakkında 2025 yılında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı erişim engeli talep etti. Bakanlık başvurusunda şarkının “aile kurumuna zarar verebileceği, çocukların ve gençlerin zihinsel gelişimini olumsuz etkileyebileceği ve kamu düzenini bozabileceği” yönünde değerlendirmeler yer aldı. İçişleri Bakanlığı da şarkı hakkında TCK 226 kapsamında suç duyurusunda bulundu. Dosya daha sonra mahkemeye taşındı.

“Perperişan” davasında savcılık, şarkı sözlerinde cinsel çağrışımlar ve cinsel birleşmeye yönelik betimlemeler bulunduğunu ileri sürdü. Mabel Matiz ise şarkının bir sanat eseri olduğunu savundu. Mahkeme, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle Mayıs 2026’da Matiz hakkında beraat kararı verdi. Fakat çok geçmeden Mabel Matiz bir başka soruşturmanın konusu oldu. Ağustos 2026’da “Ha Leylim” şarkısının sözleri ve video klibi hakkında yeniden “müstehcenlik” soruşturması başlatıldı. Bir kez daha ifade veren Matiz, yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

LGBTİ+’ların var oluşunu “müstehcenlik” suçlamasıyla ortadan kaldırma çabası en son oyuncu Meli Bendeli’nin tutuklanmasıyla devam etti. Trans olarak açılmasının ardından mesleğini yapamadığını defalarca dile getiren Bendeli’ye sosyal medyadaki abonelik sistemiyle paylaşımları suç olarak yöneltildi. Sahnedeki bir dansı ya da klipteki bir bakışmayı “müstehcen” sayan bir algı ile karşı karşıya olduğumuzdan Bendeli’nin hangi eylemlerinin “müstehcen” kategorisine girdiğini bilmemiz mümkün değil. Keza Bendeli ile aynı operasyonda gözaltına alınan şarkıcı Tuğba Ekinci de sosyal medya hesabından bikinili videolarını paylaştığı için aynı suçlamayla tutuklandı. Bu nedenle başı sonu ya da bir sınırı olmayan bu suçlamaların hangi eylemleri -ya da Manifest örneğinde olduğu gibi- hangi zamanı hedef alacağını öngörmek imkansız. Bu durumun kendisi bile hukukun öngörülebilirliği ilkesini tehlikeye düşürüyor.

Manifest’in hedef haline gelme hikâyesi de tam burada başlıyor. Altı genç kadından oluşan bir müzik grubunun danslarıyla başlayan tartışma, bir yıl içinde önce ceza davasına, ardından grubun yöneticisinin tutuklanmasına kadar uzandı. Dolayısıyla Tolga Akış’ın tutuklanması yalnızca bir menajerin hakkında açılan ceza soruşturması olarak okunabilecek bir dosya değil. “Aile 10 Yılı” politikalarının söylemden uzaklaşıp  iktidarın resmi kimliği dışındaki varoluşları ve temsiliyetlerini yargı eliyle cezalandırmasının bir göstergesi.