Yuvarlak Masa Buluşmaları: Çağdaş Sanat (I)

Soldan sağa: Ahmet Doğu İpek, Özlem Altunok, Süreyyya Evren, Yasemin Özcan, Zeyno Pekünlü, Fulya Erdemci.Soldan sağa: Ahmet Doğu İpek, Özlem Altunok, Süreyyya Evren, Yasemin Özcan, Zeyno Pekünlü, Fulya Erdemci.

ÖZLEM ALTUNOK

Siyasi, toplumsal ve kültürel pek çok meselesiyle cumhuriyet öncesi ve sonrası da dahil yüzleşememiş bir Türkiye, bugün ifade özgürlüğü ihlallerinin en yoğun yaşandığı olağanüstü hal ortamında, sırtındaki yükü ağırlaştırarak gittikçe hantallaşıyor, yaşam alanlarını daraltıyor, ileri doğru hamle yapma ihtimallerini azaltıyor.

Baskı ve şiddet arttığında, sistemler iflas ettiğinde yaşanan yarılmadan, kıstırılmışlıktan en az hasarla nasıl çıkılabilir, nefes alacak alanlar, yeni mücadele biçimleri, yeni bir dil nasıl yaratılabilir?

Susma Platformu olarak son dönemde, sansürün farklı kanallardan, türlü biçimlerde hayat bulan örneklerini (otosansür, linç, yalnızlaştırma, karalama, tehdit, marjinalleştirme vb.) kayda geçerken merkezimize sanat ve medya alanlarını koymuştuk. Çağdaş sanattan tiyatroya, sinemadan edebiyata, karikatüre sanatın farklı disiplinlerinden isimlerle, yanı sıra medya dünyasının temsilcileriyle bir araya gelerek gündemi, bu gündemde ne düşünüp ne ürettiklerini, daralan yaşam alanlarında geliştirdikleri stratejileri, ruh hallerini, yapılabilecekleri konuştuk.

 “Kayıt tutmak, biriktirmek, arşivlemek gerek. İleriye hamle yapan bir depresyon hali bu” diyor biri, diğeri “yeni gerilla taktikler geliştirmek”ten bahsediyor, “Nasıl hem tartışabilir ve hem de dayanışma içinde olabiliriz” diye soruyor bir diğeri, öteki sanat yapmaya devam etmek, yani eski ile bugünü, bugünle yarını bağlantılandırmak, ihtiyacımız olan gelecek tezahürüne dair hareket etmek” diye ekliyor, ardından ‘sansür ötesi’ bir bakış geliyor: “Otosansür, içinde olduğumuz gibi ortamlarda bir alete dönüştürülebilir, oradan da ilerlenebilir…”

İlk yuvarlak masanın konukları çağdaş sanat dünyasından küratör Fulya Erdemci, sanat yazarı-eleştirmen Süreyyya Evren ile sanatçılar Yasemin Özcan, Zeyno Pekünlü ve Ahmet Doğu İpek anlatıyor.

 Çağdaş sanat dünyasının son bir yılına şöyle bir baktığımızda üretimin yoğun olarak sürdüğünü söylemek mümkün ama son dönem Türkiye’de yaşananlar, 15 Temmuz öncesi ve sonrasındaki tüm olan biten içinde zor ve ağır bir sürecin içindeyiz. Sanatın bu anlamda kifayetsiz kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa tam tersi bir sığınak gibi, o yaratım ve o özgürlük alanında uğraşmak iyi geliyor mu? Hangi duvarlara çarptınız, çarpıyorsunuz? Bu anlamda size nasıl yansıdı her şey?

Yasemin Özcan: Bu kocaman sorunun “Hangi duvarlara çarpıyorsunuz” bölümünü tutarak başlamak istiyorum. Sanıyorum çoğumuz yapmayı en iyi bildiğimiz şeyi yapmakta ısrar ediyoruz. Son dönemde, herkesin neredeyse birbirinin işini göremeyecek, kadar çok çalıştığını hissediyorum. Elbette tartışılabilir, eleştiriden muaf değil ancak çok sahici ve yoğun bir üretim ortamı olduğunda sanırım hemfikiriz.

Öte yandan bu da çok normal değil diye düşündürüyor. Ve bana öyle geliyor ki tariflediğin bu gri iklim de devam duygusuyla ilgili. Aynı oranda kıymetli, için için gözümü yaşartıyor.

Bu coğrafyadaki üretimden, parlaklıktan umudumu hiç kesmedim ama sanat üretiminin içinde görsel sanatlar alanının toplumsal olarak yansılanması hep tatlı bir mesafe barındırıyordu. Bu, “birbirimize yapıyoruz hali” giderek daha da güçleniyor. Sık verdiğim örnek, sabahları kimse sizi ”Günaydın, haydi bize bir iş üret” diye uyandırmıyor. Kendini kaldırmak için var ettiğin motivasyon giderek düşüyor. Öte yanda biraz da bu yüzden bu deli üretim. Bize bir şeyler söylüyor. Bu üretimin içinde, üretim biçimleri, malzeme ile kurulan ilişkiler, atölyeye dönmek, elleri kullanmak da bir şeyler anlatıyor. Bunların niye ihtiyaç olduğuna tarihsel olarak bakınca, soyut sanatın sesinin yükseldiği dönemlerin savaşın, şiddetin arttığı zamanlara denk gelmesi de bize bir şeyler söylüyor. Bu ilişkileri de düşüneceğimiz zor zamanlardan geçiyoruz.

Bu yuvarlak masaya davet aldığımda, devam etme biçimlerine yönelik “Herhalde beş cümle kurabilirim” diye düşünmüştüm. Belki birbirimizle konuştukça açılır, birbirimizin cümlelerini zenginleştiririz ve bu temaslar kayıt altına alınsın, alınmasın değerli.

 Zeyno Pekünlü: Sanat alanı dışında yaptığımız işlerin de, doğrudan bağlantılı gibi görünmese de kültürel alanı genişleten işler olduğunu düşünüyorum. Ben sıkıntıyı daha fazla siyasal alanın daralmasında hissettim son iki sene içinde. Örgütlemeye çalıştığımız pek çok alanda daralma yaşanıyor ve emek veren insan sayısında çok fazla düşüş var. Aslında hayal kurmaya devam edebilen insan sayısında çok fazla düşüş var.

Özellikle Gezi döneminde siyasallaşmış insanlar net bir politik değişiklik beklediği için çok sert bir hayal kırıklığı yaşadılar. Devam edebilenlerle edemeyenler arasında böyle bir fark görüyorum. Devam etmekte inat edenlerin de ortak noktalarından bahsetmek lazım. Herkes şu anın ileriye hamle yapılmayacak bir zaman olduğunu farkında. Var olanı tutmak, olabildiğince bunda inat etmek ve 2012’den bu yana, tarihin hızlandığı süreçte kaydı tutulmayan şeylerin kaydını tutmak, hikayesini yazmak, anlatmak önemli. Birileri işgal evlerinin belgeselini yapmaya çalışıyor, biz Emek Sineması sürecinin belgeselini yapmaya giriştik, özetle ben ola ki bir kuşak olarak kendi vademiz içinde yaptıklarımızın sonuçlarını göremeyeceksek bir sonraki kuşağa ne bırakıyoruz kaygısını görüyorum. Biz tecrübemizi anlatalım ki arkada bir birikim, bir arşiv kalsın. Bunu ileriye hamle yapan bir depresyon olarak görüyorum.

Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bir kıstırılmışlık hali var. Tükenen neoliberal politikalar, göç, mülteci sorunu, yükselen sağ popülizm… Gelecek kaygısı toplumların önünde bir boşluk ve karamsarlık duygusu da yaratıyor.

Z.P: Yakınlarda Atina’da düzenlenen Avrupa Sosyal Dayanışma Ekonomileri Kongresi’ne katıldım. Orada da dünya genelindeki o sıkışmışlık hissinden bahsedildi. Açıkçası kongrenin toplamı çok yaşlıydı, gençler ortada yoktu. Onların ilgisini ne çekiyor tam olarak çözemiyoruz hâlâ.

Bir de şunu eklemek istiyorum; “Kendimizi engelliyor muyuz? Sözlerimizi kısıtlıyor muyuz?” diye sorduk ya; bende geri basmamak duygusu ağır basıyor. Muktedirler, başınıza bir şeyin gelmesini istiyorsa zaten delili de uyduruyor. Ayrıca yaptığımız hiçbir şey suç teşkil etmiyor. Bu yüzden kendimi herhangi bir mecrada kısıtladığımı düşünmüyorum.

Genel olarak çağdaş/güncel sanat dünyasına baktığınızda da benzer şeyleri söyleyebilir misiniz?

Z.P: Üretim anlamında ben de Yasemin’e katılıyorum, ciddi bir fark görmüyorum. Türkiye’deki güncel sanat üretiminin sözü bence hiçbir zaman çok kör göze parmak değildi zaten. Politikadan, siyasetten bahseden işler bile başka yerlerle kıyasladığında sadece bir hareketin anlatısından oluşmuyor. Hep incelikli bir şeyler vardı, o inceliğin de devam ettiğini görüyorum. Ama özel hayatlara bakarsak, çok giden oldu, Türkiye’de yaşayamam diyerek. Mahkemelerle uğraşanlar ve bunların getirdiği hayat kaygıları oldu. Üretim belki azalmıştır ama bir sürü başka sektöre göre iyi durumdayız bence güncel sanat alanında. Sinemaya baktığımızda çok daha kaygı verici bir ortam var. Kültür Bakanlığı’ndan destek almak iki yıldır mümkün değil, o bütçe yandaşlık üzerinden değerlendirilen bir bütçeye dönüştü.

Öte yandan üniversitedeki işimden oldum ama karşılığında devasa bir dayanışmanın içerisinde buldum kendimi. Şimdi İstanbul Dayanışma Akademisi kuruluyor. Onun için heyecanlanıyoruz…

Ahmet Doğu İpek: Yıllar önce Sanatçılar Birliği adında bir oluşum vardı; dernekleşsin, en azından devlet nezdinde bir karşılığımız olsun gibi bir kaygı vardı. Bu karşılığın olmaması bizi diğer disiplinlerden daha özerk, kendi alanında daha kapalı ve biraz da tanımsız kılıyor. O yüzden de diğer disiplinler kadar direkt müdahale edilemiyor. Ben bu tanımsız alanı kıymetli buluyorum. Benim için sanat da böyle. Yarattığı ana arter değil de yan yollardan geliştirdikleri bana kalırsa biraz da gerilla taktikleriyle oluşturulmuş bütün şeyleri kapsıyor. Dolayısıyla çok da ana akım, çok da tanımlı olmaması bu anlamda çağdaş/güncel sanatı daha güçlü kılıyor. Zeyno’nun da dediği gibi mevcut olanı korumak elbette önemli; en azından birinin başına bir şey geldiğinde fon olmasın, dernek olmasın ama açık kapılarımız olsun. Genel tablo konusunda çok karamsarım ama herkesin çalışıyor, üretiyor olmasından, geriye bir şeyler bırakma kaygısından ötürü ya da mevcut sistem çatırdıyorken yeni bir şeye gebe olması bakımından da iyi bir sene, bu sene. Alternatif yollar bulmak, yeni gerilla taktikler geliştirmek gerekli sanki, öyle bir iş yapılsın, ki nasıl sansür uygulayacaklarını bile bilemesinler. Böyle şeyler geliyor aklıma. Bu da beni biraz diri tutuyor bu anlamda.

Yasemin Özcan Dünyadan Çıkarken, 2017 Kolektif heykel, h: 450cm Fotoğraf: Serkan Taycan

Yasemin Özcan, Dünyadan Çıkarken, 2017 Kolektif heykel, h: 450cm Fotoğraf: Furkan Temir

 Fulya Erdemci: Ben de tam buradan, Ahmet’in bahsettiği sanatın kapasitesi meselesinden devam etmek istiyorum. Aktivist harekette çok aleni, açık ifade ediyorsunuz her şeyi ama özellikle görsel sanatların birçok dili var. İmgeler, metaforlar kullanıyor.

Mesela Yasemin, Dünyadan Çıkarken diye bir iş yaptı Kapadokya’da. Kolektif üretime dair direkt bir söz söylüyor ama orada gördüğümüz şey; çeşitli ustaların atölyelerinden alınmış farklı seramik üretimlerin üst üste konularak sonsuz bir kolon oluşturması. Ya da Halil Altındere’nin Uzay Mültecisi. Videodaki bazı röportajlar gözlerinizi dolduruyor. “Dünyada onurumuzla yaşamanın imkanı yok, acaba Mars’ta bir yaşam imkanı olabilir mi Suriyeliler için” diyor mesela. Ama Halil bu çalışmada, acıyı acıyla işlemiyor, tam tersi mizahi bir dil kullanıyor. Bir gazeteci bunu acıyla işler. Aslında Haili’in işinde acı daha da ortaya çıkıyor o mizahi dille birlikte. Kişisel olarak bir şeyi aleni söylediğinizde bu bir suç teşkil edebilirken sanatın o kadar farklı metaforik dilleri ve bağlantıları var ki, başka alanlar açabiliyor zihinlerde.

Tam da bu nedenle sanat yapmaya devam etmek, yani eski ile bugünü, bugünle yarını bağlantılandırmak, ihtiyacımız olan gelecek tezahürüne dair hareket etmek demek. Aynı zamanda da herkesin düşünüp dile getiremediği bir düşünceyi ortak bir konuşma nesnesi ile ortaya koymak ve söylemek demek. Bu anlamda sanat sansürden istediği gibi kaçabilir, stratejik yollar bulabilir. Bu tür bir devamlılığın bugün için çok acil olduğunu düşünüyorum.

Kültürü dönüştürmek uzun süreçler gerektiriyor. Sanatın yaptığı da bu, kültürün dönüşümüne dair hareket etmek…

Geriye saracak olursak en son TÜYAP kapsamındaki Sanat Fuarı’nda iki işe +18 sınırı getirilmişti. Öncesinde bir diğer sanat fuarı Contemporary’de Ali Elmacı’nın işinin baskı sonucu sanatçı tarafından kaldırılması, Işıl Eğrikavuk’un “Havva Elmanı Bitir Kızım” adlı videosunun kamusal alandan kaldırılması, Akbank’ın çeşitli hassasiyetleri vurgulayarak iptal ettiği Post Peace sergisi, Çanakkale Bienali’nin iptali ve tabii öncesinde Beral Madra’nın hedef gösterilmesi var. Yakın geçmişte vuku bulan bu çeşitli örnekler sansürün farklı biçimlerini gösteriyor? Siz sansürü nasıl tanımlıyorsunuz bu muğlaklıkta?

3. Çanakkale Bienali, Otogar Depo, Kalliopi Lemos, Serhat Kiraz, Jakob Gautel, 2012

Kalliopi Lemos “Güvenli Geçiş için Vaatler” (2012); Serhat Kiraz “İsimsiz” (2009-2012); Jakob Gautel “Çanakkale Kahramanları” (2012), 3. Çanakkale Bienali. Foto: Rıdvan Bayrakoğlu

Süreyyya Evren: Bir şeyi ifade etmekle, konuşmakla ilgili ciddi sorunlar var da bu sorunlara sansür demek biraz lüks gibi oluyor şu anki durumda. Daha başka vaziyetler söz konusu. Ama tam olarak da nedir, onu da kavrayamıyoruz. Belki birebir daha karışık, “ara” bir şeyin içindeyiz. O yüzden çalışmak lazım.

Röportaj başlamadan önce Fulya’nın anlattığı Kapadokya’daki örnekte olduğu gibi; diyelim bir sanatçı bir şey yapacak ama çıplak yapacak, yapsa mı yapmasa mı hikayesi… Orada, o etkinlikte, böyle bir ortamda olmasak yapacak belki… Ama onun etrafında marjinalize olmak istemediğin için, bütün etkinliğin o performans üzerinden okunmasını istemediğin için de söylemiyorsun.

 F.E: Ben kayda başlamadan önceki mevzuyu anlatayım önce bir isterseniz. Geçen ay Cappadox’ta Alper Aydın’ın Barınak adlı bir performansı vardı. Tamamen kendi bedenini ve imkanlarını kullanarak yerdeki topraktan bir barınak yapıyordu. Bu barınak inşasını insanın temel ihtiyacı olarak, insanın yaşamaya devam etmek için dünyaya müdahalesi olarak görebilirsiniz. Alper de, ben de, eminim bu masadaki herkes de aynı fikirde olacaktır; Alper bu performansı çıplak yapmalıydı ama o iç çamaşırı ile yaptı. Neden yaptı bunu? Göreme’deyiz diye, yasak diye, festival sürdürülebilsin diye… Çünkü bir dolu sanatçının sözü vardı o etkinlikte. Eğer Alper o performansı çıplak yapsaydı tek bir çıplaklık üstünden bütün o sözlerin de sansürlenmesine vesile olurduk. Her şeyin anlamı oradan kurulmaya başlanmasın diye geri çekiliyorsun. Bunun örnekleri var…

Z.P: Ben Siyah Bant’ın sinema, tiyatro, edebiyat, güncel sanat alanında yaptığı bir dizi toplantıyı takip etmiştim uzunca süre. Bu toplantılar Bilgi Üniversitesi’nin hukuk bölümü ile birlikte düzenlenmişti. Yasal olarak sansürün tek bir tanımı var; o da bir şeylerin devlet eliyle toplatılması, yayından kaldırılması, yasaklanması vs. Onun dışında konuştuğumuz her şey ya otosansüre giriyor ya da ifade özgürlüğünün fiziksel, ekonomik, psikolojik tehditlerle engellenmesine. Bu sebeple biz sansürün kendi yaptığımız tanımını devletin tanımından ayırıyor, kendi yaptığımız tanım üzerinden tartışmayı daha doğru buluyorduk.

O toplantılardan edindiğim izlenim, bu tip engellemelerin ve sansürün çağdaş/güncel sanata göre sinema, müzik, edebiyat gibi kitleselliği daha yüksek sektörlerde çok daha fazla gerçekleştiği. Hem görünürlüğü daha fazla hem daha çok insanı harekete geçirme özelliği olduğu için her zaman devletin, polisin daha fazla radarında. Açıkçası ben kendi adıma bu alanda ne otosansür uyguladığımı düşünüyorum ne de başıma bir sansür hikayesi geldi. Etrafımda çok fazla oldu ama benim başıma hiç gelmedi.

F:E: Çanakkale Bienali iptalinde olaylar şöyle gelişmişti. Beral Hanım kendi sosyal medyasından paylaştıkları yüzünden saldırıya uğradı, hedef gösterildi. Beral Hanım bunun bienale zarar vermemesi için de “Ben çekiliyorum, ekip devam etsin” dedi. Orada büyük bir fedakarlık var. Fakat ben ondan sonrasında da ekibe baskı olduğunu ve o yüzden iptal edildiğini düşünüyorum. Beral Hanım olanları kamusal yaparak önemli bir şey yaptı ama sonrasında ekibin baskılandığını ve bu baskının kamusal olarak açıklanamadığını düşünüyorum.

Z.P: Çanakkale Belediyesi de çok güzel bir açıklama yapmış ve ekibin arkasında duran inanılmaz güzel bir metin hazırlamıştı…

Y.Ö: Ayrıntıları bilmeden ilk duyduğumda keşke çekilmese, devam etse diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ancak bu şiddet ortamında, orada yaşamaya devam edecek olan küratörlerin ve sanatçıların can güvenliğini ve bunun sorumluluğunu düşündüm. Bir korku varsa, o korkuyu hepimiz anlayabiliriz.

 A.D.İ: Bunun üzerine yazmak ya da konuşmak hakikaten lüks. Orada Beral Hanım’ın başına bir şey gelse, o zaman kim, ne diyecek? Benzer bir şey önceki senelerde Mardin Bienali’nde olmuştu. Orada sansür değil, bir karar vardı belki ama iyi mi, kötü mü o da tartışılır. Başka öncelikler söz konusu olduğunda sanat çok kifayetsiz kalıyor gerçekten.

 Z.P: Tüm söylediklerinize hak vererek ve öyle bir dönemde can güvenliği korkusunu sonuna kadar anladığımı belirterek şuna dikkat çekeceğim: İki bienal arasında şöyle bir fark var; Mardin Bienali iptal gerekçesini tartışmaya açtı ama Çanakkale karanlıkta bıraktı; tartışmayı devam ettirmedi. Bu yüzden kimse ne olduğunu tam olarak anlayamadı.

A.D.İ: Sanatla aktivizm arasındaki benzerlik ya da farklar konusunda benim kafam biraz karışık. Zeyno’nun bahsettiği, zamanın çok hızlanmış olması durumundan ve sanatın çok dolaylı, uzun vadede temas edebiliyor olmasından dolayı, çağdaş sanatta işleri güncel tutmak, olaylara anında cevap vermek gibi şeylere yetişemedik. Tam da o noktada sanırım iki yol var; ya sanat yerini aktivizme bırakıyor; sanatçı sanattan umduğu şeyi sokakta, başka kanallar üzerinden arıyor ya da hepten vazgeçip geri çekiliyor ve kapanıp entelektüel bir uğraş olarak sadece sanat yapıyor. Bana kalırsa demin bahsettiğimiz, bugünlerde herkesin kapanıp üretiyor olmasının nedeni de bu. Ama Gezi’den sonra aktivizm ya da sanat nerede başlıyor, nerede bitiyor ya da nerelerde kesişiyor gibi sorular daha çok tartışılır oldu.

F.E: Peki, aktivizm ve sanatın fonksiyonları aynı mı?

Z.P: Bence değil. Ben bunun kavgasını çok verdiğim için kendi cephemden biraz anlatabilirim. Bireysel işlerimin de bir şekilde siyasetle derinden ilişkili olduğunu düşünüyorum ama yine de bu alanda yaptığım işleri Avrupa’nın ya da Amerika’nın socially engaged art diye tanımladıkları şeye uydurmaya çalışıp uyduramıyorlar. Ama örneğin benim için sanat işi olmayan ve bir parçası olduğum beyaz yakalı, freelance çalışanlar ve işsizler için bir dayanışma mekanı olan Dünyada Mekan kolektifi için bana sürekli böyle teklifler geliyor, “Size bu projeniz için şu kadar bütçe verebiliriz” diyorlar. Benim her seferinde onun kolektif bir iş olduğunu, orada birey olarak bulunduğumu ve bunun bir sanat işi olmadığını anlatmam gerekiyor. Ya da Türkiye’yi ziyarete gelen yabancı bir küratör “Sen Müştereklerimiz diye bir grubun üyesiymişsin işlerinde ona dair bir şey göremiyorum” diyebiliyor. Benim mesleğim sanatçı ama orada sanat yapmak için bulunmuyorum ve diğerlerinden bir farkım yok.

Türkiye’de en azından benim etrafımdaki sanatçıların hiçbiri siyaseten içinde oldukları oluşumu eserlerinde çok doğrudan temsil etmiyorlar ya da sadece buna dayanan işler üretmiyorlar. Bu yaklaşım, Avrupa’dakinden çok farklı bir açı yaratıyor. Türkiye’deki bu pozisyonla gurur duyuyorum çünkü olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.

F.E: “Sosyal olarak angaje işler yapmak” dedin ya demin, Hollanda’da bir kamusal alan vakfının direktörlüğünü yaptım. Orada devlet politikasının içinde kimlere bütçe ayrıldığı önemli. Biz mesela orada Sloterdijk’ta Türklerin, Faslıların olduğu bölgelerde de iş yaptık. Sonra anladık ki, devlet problematik bulduğu belli bir bölgede, oradaki olayları yatıştırmak için sosyal olarak angaje işleri destekliyor. Yani oradaki hareketi bastırıyor sosyal olarak. Neyin politik olduğu ve ne işlev gördüğü biraz kompleks bir konu. Türkiye’de böyle değil bir mahallede proje yapılsa da kendi imkanları ile yapıyor sanatçılar. Ama Batı’da bu tür politik işler başka nedenlerle de kullanılıyor.

Y.Ö: 19 Ocak 2007 ardından, yas tutma ihtiyacı ile biraraya gelen kolektifin çeşitliliğini ve sürecini düşündüm.

Sanatçıların en iyi bildiği şey sergi yapmaksa sergi yapılması ne demek ve eğer bir sergi yapılacaksa böyle bir sergide işler neden anonim olmalı? çok uzun uzun ve yeniden yeniden tartışıldı… Ya da Gezi… Gezi sonrası çok uzun süre bu konuda iş üretmemeyi tercih eden sanatçılar vardı, tercih edenler olduğu gibi. Aldığımız pozisyonlara dair en büyük hesabı kendimize veriyoruz.

 Acaba güncel sanat camiası biraz daha akılcı mı davranıyor? Ya da sanatın diğer alanlarında daha somut birtakım baskılar mı var devletle ilişkilerinden dolayı?

S.E: Edebiyat dünyasındaki sosyalliklerle sanat dünyasındakiler farklı… Sanat dünyasında daha fazla birliktelik, kolektivizm, yakınlık var. Kariyer savaşları olmasına rağmen bunların kullanılıyor olması enteresan. Edebiyat dünyasını o kariyer savaşları bölüyor.

Daha tekil üretimler olmalarından kaynaklanıyor herhalde…

S.E: Evet. Mesela biraz önce “Sanat şunu bunu yapar” dedi ya Fulya. Evet, bir sanat stratejisi dediğimiz şey var, bir de sanatçının stratejisi var. Sanatçının stratejilerinde duygusallıklar devreye giriyor. Tek başına çalışan herkesin daha negatif bir ruh halinde olduğuna inanıyorum. “Herkes çok üretiyor” dendi ama yayınevleri “Artık yazmak istemiyorum” diyen yazarların çok arttığından şikayet ediyorlar. Daha kavga ve yalnızlıkla yapılan bir pratik çünkü yazmak. Benim otosansürden yararlanabiliriz dediğim şey de buna benziyor. O otosansürün içinde kullanılabilir olanı bulmak gibi. Bir de sanat dünyasında “konsensüs” esas “en ağır sansürmüş” gibi geliyor bana.

F.E: O kadar doğru bir şey söylüyorsun ki. Konsensüs dediğimiz şey aslında bir taraftan da sansürün dik alası. Çünkü konsensüs hegemonik. En zayıf ve en altta kalmışın uzlaşması olmuyor…

S.E: Mesela “Niye son on yıllarda pek sanat yazarı yetişmiyor” diye bir soru soralım. Sanat hakkında yazan birisi çıkıyor, merak ediyorsun, ondan bir şeyler çıkacakmış gibi oluyor. Ama sonra o yazıları yayımlamaya başladıktan kısa bir süre sonra yazamaz hale dönüşüyor. Çünkü bu konsensüs ikliminde mümkün değil hem yazmak hem düşünmek. Sanat dünyasında bir kibarlık var ama bu kibarlık kaybolsa, herkes her şeyi söylese, her şey galiba birbirine girecek ve karışacak…

Süreyyya Evren, Özlem Altunok, Ahmet Doğu İpek, Fulya Erdemci

F.E: Bunlar pratiğe dair konular. Mesela Hollanda’da Skor’daki bir projemizde bir köşe binayı ortak olarak satmak istedik. 10 euro da verebiliyorsun, 2 bin euro da. Ve binanın geleceğine dair eşit söz hakkın oluyor. Buranın geleceği hakkında ortak olarak karar verilmesi ve planlanması için yöntem üzerine aylarca, konuşmalar tartışmalar yapıldı. Burada nasıl bir karar mekanizması uygulanacak? Bu çok da kolay değil. Hollanda’da bu uzlaşma kültürü zaten kültürün temelini oluşturuyor. Suyla savaştıkları için iki düşman komşu bile suya karşı bir araya geliyor.

Uzlaşma kültürü bir yandan Süreyyya’nın da dediği gibi inanılmaz bir sansür uyguluyor. Sanatta ise bunun, tartışmanın pratikleri var. Bizim problemimiz de bu; nasıl hem tartışabilir ve hem de dayanışma içinde olabiliriz. Dayanışma, uzlaşma ve tartışma arasında bir yol çıkabilir mi? Buna dair bir metot bulabilir miyiz? Özetle Türkiye’de tartışma kültürümüzün olmadığını, Batı’da da uzlaşma kültürü nedeniyle tartışmaların tıkandığını düşünüyorum.

Bir taraftan da sanatın eleştirel rolü, konuşulamayan, söylenemeyen bir çelişkiyi gösterebilir, gösterildiği andan itibaren tartışılabilir olmasından kaynaklanıyor. Tabii benim söylediğim bir şey değil yıllar önce Chantal Mouffe tarafından formüle edilmiş ama ben de sanatın bir rolünün de bu olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda sanatsal öğretinin devam etmesi bana kalırsa çok önemli. Bugünün sanat dünyası, sanatı takip eden kemik grubun dışına ne kadar taşabiliyor? Bunu tartışmalıyız mesela.

S.E: Yasemin biraz önce çok üretim var derken, birinin diğerinin ne yaptığına bakmayacak kadar çok çalıştığını söylemişti ya, orada sitem de vardı biraz.

A.D.İ: O hal bana çilecilik gibi de geliyor. Gerçek o kadar çöküyor ki…

Y.Ö: Sitemle  söylemedim aslında. O duramama halinin normal olduğunu düşünmüyorum bir tarafıyla ama aynı zamanda o parlaklık ve ısrar gözümü kamaştırıyor. Pek çok yeni inisiyatifin de ortaya çıktığını gözlemliyorum bu dönemde.