“Sıkıştırıldığı çemberi en çok genişletenler, aramızda en özgür olanlar”

tahinci

ÖZGÜN ÖZÇER

OHAL ve seçim süreciyle birlikte medyada yaprak dökümü sürüyor. Son olarak geçtiğimiz haftalarda Gökçer Tahincioğlu 21 yıl boyunca önce adliye muhabiri, ardından da Ankara haber müdürü olarak çalıştığı Milliyet gazetesinden ayrıldı. Haber ve yazılarını takip edenlerin bildiği üzere, Tahincioğlu devletin işlediği suçlarda cezasızlık boyutunu araştırarak pek çok önemli haberin yayımlanmasına kâh gazetedeki rolü çerçevesinde kâh köşesine taşıyarak aracı oldu. Ne Gezi, ne Soma ve iş cinayetleri ne de son dönemde Yüksel Caddesi eylemleri buna bir istisna oluşturdu. Temelinde devletin en mahrem alanına girdiği için sansüre ve otosansüre uğraması en muhtemel, en netameli konuları, anaakım medyada ısrarla haberleştirdi. Mutfağında halen mesleğine devam eden değerli muhabirlerle çalıştı. Dolayısıyla Tahincioğlu’nun gazetecilik deneyimi medyada sansür ve otosansür olgularını kolaya kaçmadan, klişe genellemelerden uzak bir şekilde ele almamız gerektiğini de gösteriyor bize.

Tahincioğlu ile sansür ve otosansürü hem çalıştığı anaakım medyayla bağlantılı olarak hem de yıllarca araştırdığı cezasızlık konusuyla ilişkileri üzerinden konuştuk. Kullanılan dilin ve tanımlamaların önemine değindik. Tahincioğlu söyleşi boyunca bir yurttaş olarak devleti eleştirmenin, bir gazeteci için ise hayata eleştirel bakmanın önemini vurguladı. Otosansürün aslında hiç de karmaşık olmadığını ve herkesin hayatının içinde bir şekilde yer aldığını, gazetecilerin yapmaları gerekenin ise bunun farkına varıp “kendilerine çizilmeye çalışılan sınırları genişletmek” olduğunu söyledi. Bunu yapabilenleri ise “aramızda en özgür olanlar” diye tanımladı. Söz Tahincioğlu’nda…

Otosansürsüz haber yapmayı ve yazmayı sürdüremeyeceğinizi düşünerek mi Milliyet’ten ayrıldınız?

Gazeteciler açısından bir otosansür çemberi varsa, o çemberi olabildiğince zorlayabilme şansı bulan gazetecilerdenim. Orada hem gazetenin bana gösterdiği anlayış var hem alanda yıllarca yazmanın biraz avantajı var. “Zaten bu alanda yazıyor” bakışının ve benim yazma biçimimin etkisi var. Ama ben otosansürün sadece anaakım medya ile sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Şayet zihninizde böyle bir çember varsa ve o çemberi iyice daraltmışsanız, her yerde öyle yazmaya devam edersiniz aslında. Ayrılırken temel düşüncem de bu değildi.

Bahsettiğiniz üzere sizin anaakım medya bünyesinde kendinize yaratmış olduğunuz bir alan var ki, bu da anaakım medya ile ilgili genel algıyla çelişiyor. Yıllarca, başta devlet tarafından işlenen suçlar olmak üzere, en çok sansüre ve otosansüre uğrayabilecek haberler üzerinde çalıştınız. Muhabirlik döneminizden itibaren bu alanı nasıl yarattınız?

Aslına bakarsanız bu bana has bir şey değil. Cumhuriyet tarihinin başından bu yana bu konularda yazan onlarca gazeteci var, ciddi bir gelenek yaratmış durumdalar. Biz mesleğe girerken, bugün hak haberciliği diye kategorize edilen alanı böyle nitelendirmiyorduk. Zaten alanımız yargıyla, adliyeyle, davalarla ve dosyalarla ilgiliydi. Doğal olarak gazeteci konulara eleştirel bakmalıydı. Üçüncü sayfaya sıkıştırılan adliye haberciliğine itiraz ettik belki biraz. Aslında bu da bize has bir durum değildi, özellikle 12 Eylül’den sonra, bizden önceki kuşakların yarattığı geleneği sürdürdük. Zaten DGM dosyalarının, cezaevlerinde yaşananların tümü, siyasi ve insan hakları odaklı. Bizim çalıştığımız dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar, Ulucanlar katliamı, Hayat Dönüş katliamı gibi olayların yaşanması ve bizim bunlara yoğunlaşmamız da etkili oldu bu görüntüde. Bence hâlâ gazetecilik yapan insanların yapması gereken rutin bir gazetecilik faaliyetidir bu. Gazeteciliğin özü zaten bu.

Milliyet’te uzun bir dönem Ankara haber müdürü olarak da çalıştınız, bu var olan alanın fiilen daraldığını hissettiniz mi?

Elbette hissettim. Bu da zaten konjonktüreldir biraz. Hayata Dönüş katliamından örnek vermiştim, o dönem Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşananlara ilişkin adlî tıp raporunu – yani devletin kendi raporunu – yazdığım için yargılandım. Aradan 8-10 yıl geçtikten sonra, reformların fazlalaştığı süreçte, o dönem matbu metinleri yazan onlarca kişi, aynı Bayrampaşa raporundan hareketle açılan davayı yazmaya başladı. O olayların yaşandığı dönemde tam tersini yazan insanlar bile bir anda, beni de şaşırtan biçimde “Bakın neler yapılmış, bu operasyonun aslı şudur” şeklinde haberlere imza attılar. Ama bu alanda çalışan gazeteciler şunu bilir: İnsan haklarına yönelik hassasiyet yükseldiğinde, konjonktürel olarak burada reformlar yapıldığında, çember biraz genişlediğinde herkes biraz bundan nemalanmaya da çalışır piyasada. Ama günün sonunda biz yine kimlerin bu konuda yazacağını biliriz.

Doğal olarak alanın daralması da bana çok garip gelmiyor. Daraldı, ama ben çok basit biçimde haber müdürlüğüm sırasında muhabir arkadaşlara da bunu söyledim: Gazeteci yazmazsa bu haberin girme şansı zaten yoktur. Otosansürün başladığı nokta budur zaten. Israrla yazmak ve denemek gerekiyor. Biz yazalım, yine girmesin. Ama biz o haberin gazeteye girmesi için zorlayalım çünkü insanların gazetecilerden beklentisi aktardıkları raporları, konuları, iddiaları bir şekilde haberleştirmesi. Ben ısrarla yazmak gerektiğini düşünüyorum.  

Çember ne zaman daralmaya başladı? Ve her haber merkezi sizin gibi düşünen gazetecilerden mi oluşuyor?

Bu hayata bakış açısıyla da ilgili. Ben gazetecinin asli görevinin eleştirel bakması olduğunu düşünüyorum. Bir gazeteci bildirim haberi de yapar, yapmalıdır, yapmak zorunda da kalır. Bir yer açılır ve “aman da ne kadar güzel” der, anlatır. Buranın özelliklerini tanıtır. Ama orada en ufak bir şey olduğunda, yolda örneğin, çok küçük bir çukur oluştuğunda bile bunu yazmakla mükelleftir. Böyle bakmazsanız ve sürekli yolu güzellerseniz topluma eksik hizmet vermiş olursunuz. Diğer haber merkezleri için çok yorum yapmak istemem, ama idealinin bu olduğunu düşünüyorum.

Daralmayı ise aslına bakarsanız öncellikle 7 Haziran seçiminden sonra başlayan süreçte hissettim. Ardı ardına Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşanan bombalı terör saldırıları -Merasim Sokak’tan Kızılay’a, 10 Ekim’den İstanbul’a kadar-  hemen sonrasında başlayan operasyonlar ve nihayetinde 15 Temmuz’dan sonra zaten insan hakları kavramına, ifade özgürlüğüne bakışla ilgili farklı söylem ve duruş gelişti. Bu elbette basına da yansıdı. O aşamadan itibaren belli alanlarda haber yapmak, yazı yazmak biraz daha güç hale geldi.

Peki, otosansür demeyeceğim ama sizin hiç dilediğinizi, dilediğiniz kelimelerle ifade etmediğiniz oldu mu? Ya da böyle bir duruma şahit oldunuz mu?

Bana kalırsa “otosansür benim haberlerimde ve yazılarımda yoktur” demek çok mümkün değil. Bir biçimde vardır. Bu çok majör olmayabilir. Ama seçtiğiniz kelimelere bile yansır. Bunu anaakımla da sınırlandırmayalım, alternatif medyada da başka bir biçimde vardır. Hatta söz söyleyen herkesin zihninin bir yerinde bunun olduğunu düşünüyorum. Bu illa devletten, iktidardan gelen baskı ya da yargının açacağı olası soruşturmalar ve davalarla ilgili olmak zorunda değil. Bazen de bulunduğunuz yerle, kendinizi bağlı hissettiğiniz kurumlar, değerler, kişilerle ilgilidir. Onun için bir kere otosansürün hayatımızın içinde bir biçimde yer ettiğini ve kemikleştiğini düşünüyorum. Bu da sizin otosansüre karşı zihninizde bir mücadele vermenizi gerektiriyor. Farkında olmalı ve mücadele etmelisiniz. Beni de etkilemiştir, bütün gazeteci arkadaşlarımızı da etkilemiştir. Doğrudan haber müdürü olmam ve 20 seneyi aşkın bir süredir piyasada olmam nedeniyle de buna çok tanık oldum.

Çok karmaşık da değil. “Gazeteye girmiyor ki haber, niye yapayım”a dönüşür. Bu düşünce bir kere yerleştiğinde artık muhabiri o alanda çalıştırmak neredeyse olanaksızdır. Siz talep etseniz bile yazma ya da araştırma eğilimi yoktur çünkü otosansüre neden olacak haberler zaten bilgiye zor ulaşılan, muhabirin ekstra emek sarf ederek alacağı konulara ilişkindir. Muhabir bunun karşılığını görmek ister. Gazeteye girmediğini gördüğü anda isteksizlik başlar. Oradaki ısrarı siz sürdürmeye çalışsanız bile, kendisi sürdürmeyebilir. Bunun yüzlerce örneğini gördüm. Sadece bu dönemde değil, mesleğe başladığımdan bu yana.

Kelimelere ilişkin ise çok çatışmacı üsluba inanan birisi değilim. Fikirlerin de genel olarak sizinle aynı düşünmeyen insanlara ulaşması gerektiğine inanıyorum. Yoksa “Türk’ün Türk’e propagandası” şeklinde ilerleyen fikirlerden de, yazılardan da, haberlerden de çok hoşlanmıyorum. Buna rağmen hepimiz bu tuzağa da düşüyoruz elbette. Bu şekilde belki çok alkış almanız mümkün ama amaçladığınız şeylere ulaşamayacağınıza inanıyorum. Bu yüzden ben kelimeleri seçmeye özen gösteririm. Ama seçerken elbette beni de etkilemiştir. “Bu kelimeyi değil de şu kelimeyi kullanayım” demişimdir. Çerçevesi ama daha geniştir ya da dardır, bu kişiye göre değişir. Ama bir biçimde otosansür var. Sıkıştırıldığı çemberi en çok genişletenler aramızda en özgür olanlardır.  

Biraz da kitaplarınıza değinmek istiyorum. Özellikle Beyaz Toros ve Devlet Dersi’ni yakın tarihimizde yaşanan çok sayıda olayı kayda almak açısından çok değerli buluyorum. Acaba bu kitaplar size gündemin yoğunluğunda bir soluk alma imkânı ve gazetede ele alamadığınız bazı konuları dilediğiniz şekilde yazma fırsatı mı sundu?

Şunu ısrarla söylüyorum, biraz inanmama hâli de var. Milliyet gazetesinde beş yıl boyunca haftada bir köşe yazdım. Köşemin adının “Yüzleşme” olmasının zaten bir amacı ve anlamı vardı benim için. Bu konular hakkında yazmak üzere konuştum ve ilk başladığım andan itibaren o dönemki yöneticiler, yani bana bu köşeyi açanlar, bu konuları yazacağımı bilerek yazdırdılar. İnanın, benim hiçbir yazıma müdahale olmadı. Evet, hacim olarak gazetenin sınırları var ve belli bir kapsamda anlatmak zorundasınız. Belki daha geniş anlatmak istediğim konular oldu, belki haftada birden daha fazla yazmak isteğim oldu ama mümkün olmadı.

Ama mesela otosansür tartışmasında şunu da belirtmek isterim. Beş yıl boyunca sosyal medyada en çok aldığım iki tepki şunlar: Biri, “Bunu nasıl Milliyet’te yazıyorsun?” İkincisi, “Bu son yazın olur herhalde.” Olmadı. Mevcut koşullara, iklime, yaşananlara baktığımızda olabilirdi. Ama olmadığına göre bu yazma şansı olan birçok ismin de bu sınırı zorlamadığını gösterir bana kalırsa. Yani denemiş de yazamamış değiller. Ben denerken “buna tepki gelebilir mi?”, “Bir yerlerin dikkatini çekebilir mi?”, “Bu nedenle daha sonra yazmama engel olunur mu?” gibi sorular elbette oluşuyordu. Bunu göze alarak yazarsınız.

Gezi süreci başta olmak üzere iktidarın çok tepki gösterdiği konularda da yazdım. Sonrasında da Yüksel Caddesi eylemleri, 3. Havalimanı, Soma… Hemen hemen gündemde olan ne varsa onun cezasızlıkla ilgili boyutuna bakmaya çalıştım. Bana “Niye buna bakıyorsun” denmedi. Denebilir miydi, evet. Denebilirdi ama ben yazmayı seçtim ve denilmedi.

O zaman başına bir şey gelmeksizin, engellenmeksizin, “Aman şu konuyu yazma” gibi bir baskıya uğramaksızın bunları yazmaktan imtina edenler varsa, burada artık otosansürü gündelik hayatın her yerinde yaşayan ve kendi kendine kurallar dikte eden bir gazeteci sınıfının oluştuğunu söyleyebiliriz. Göze alamıyordur, öyle gözüküyor. Gazeteciliğe bakışını ben ayarlayacak değilim. Ama bir süre sonra kendi karşılaştığım o soruları garipsemeye başladım. Evet yazıyorum, müdahale olmuyor. Bunu elbette göze alıyorum. Bu bir kahramanlık mı? Asla değil. Gazetecilerin yapması gereken, kendilerine çizilmeye çalışılan sınırları genişletmektir zaten. Ben burada bunu çok mu cesurca yapıyorum? Asla değil, bunu beden çok daha cesurca denemiş ve bunun için bedel ödemiş insanlar var. Ben üstelik bir bedel ödemek zorunda da kalmadım bu nedenle. Aksine köşe yazdığım dönemlerde bir ceza yargılamasına ya da soruşturmasına hiç hedef olmadım. Ama benim bütün gazetecilik hayatım haberlerimden dolayı yargılanarak geçmiştir. Ancak söylemekten imtina etmeye başladığınız anda kendinizi sonu gelmez bir yere doğru itiyorsunuz. O anlamda aslında “sana bunu nasıl yazdırıyorlar” sorusundan çok “diğerleri bunu nasıl yazmıyorlar, niye bu konulara girmiyorlar” sorusunu sormalarını beklerdim.

Kitaplara dönersek: Üç kitap da benim için çok değerli – Kemal (Göktaş) ile birlikte yazdığımız kitap o dönem özellikle öğrenci tutuklamalarının çok yoğun olmasından dolayı bence bir belgesel hizmeti görür. Beyaz Toros benim Türkiye’deki cezasızlık tarihini anlatmaya çalıştığım bir kitaptır. “Beyaz toros” deyince sadece 1990’lar anlaşıyor ama bana kalırsa bir simge ve Cumhuriyet tarihinden bu yana aynı yöntemlerin günün koşullarına adapte edilip işletilerek nasıl ustaca uygulandığını anlatmaya çalıştığım bir kitaptır. Seçilen örnekleri de o şekilde tarihsel seçmeye çalıştım anlatırken.

Yan yana koyulduklarında aralarındaki paralellikler de daha çok ortaya çıkıyor.

Evet, 1970’lerde belki medyanın rolü başka türlü kullanılıyor ya da yargı başka türlü tavır alıyor, 1980 ve 1990’larda başka ama sonuç olarak hedef devletin fail olduğu olaylarda cezasız bırakmak ya da en az cezayla kurtarmak. Beyaz Toros’ta onu anlatmaya çalıştım. Devlet Dersi’nde ise sadece bunun politik davaların konusu olmadığını ve aslında bütününün bir politik mesele olduğunu, çocuk istismarından çocuklara yönelik şiddete, çocuk işçilerden çocuk ölümlerine kadar geniş bir çerçevede bu ülkenin çocuklarının bu ülkede olan bitenden çok ağır bir şekilde etkilendiğini. Kapatılan Gündem Çocuk’la birlikte yaptığımız bir kitaptı, onlarla birlikte aktarmaya çalıştım.

Benim için bir nefes alanı oldu mu? Çok ciddi bir şekilde oldu. Çünkü köşeye sığmayacak boyutta konular ve olaylar var, onları bir sistematik içinde aktarmak ancak kitapla mümkün.

Muhtemelen siz araştırmanızı yaparken medyada çıkan haberlerden de yararlanmışsınızdır. Bugünkü sansür/otosansür mekanizması olsun, devlet propagandası olsun ya da dezenformasyon üretimi olsun, hangi dönemle kıyaslanabilir?

Basına yönelik uygulamalar ve hem yargının hem de devletin bakışı açısından biraz 1950 ile 1960 arasındaki yaşananlara benzetmek mümkün. İnsanların biraz daha kolay etiketlendiği, kavramların biraz daha havada uçuştuğu, sloganlarla hareket edildiği, “şu vatan haini, şu vatansever, bu terörist” gibi kalıpların içine insanların sokulduğu ve yargının da bu anlayışla hareket ettiği bir dönem olarak benziyor. Ama ben cezasızlık meselesine güncel tartışmalardan da bağımsız bakarım. Bunun çok yükseldiği dönemler vardır -12 Eylül gibi, darbe dönemleri gibi. Bu yüzden kitaplarda da eski-yeni tartışmasının çok anlamlı olmadığını söylemeye çalışırım çünkü cezasızlıkla mücadele, zamansız ve evrensel. Bir insanlık tarihi mücadelesi aynı zamanda. Devlet kavramı ortaya çıktığından beri, hatta belki öncesinden bu yana var.

Burada devletin alanını çok genişlettiği dönemler vardır, bu dönem onlardan birisi. Yargının uygulamalarının çok sertleştiği ve bırakın cezasızlıkla ilgili tartışmaları, o ana kadarki insan hakları odaklı bütün kazanımları kaybettiğinizi hissettiğiniz dönemler vardır ama bütün bunlar da hep mücadeleyle aşılır. Israrla doğruyu anlatarak, vazgeçmeden söyleyerek, bazen mücadele biçimlerini, yöntemlerini değiştirerek aşılır. Ben ısrarla anlatmanın ve vazgeçmeden söylemenin önemli olduğunu düşünürüm. Bunun da dönemlere göre bedelleri vardır. Ama sonuç olarak bitmeyen bir mücadeledir.

Bahsettiğiniz bu cezasızlık/hukuksuzluk dönemlerinin sansür/otosansür rejimiyle bir bağı var mıdır?

Çok doğrudan bir bağı var tabii ki çünkü cezasızlık politikalarında medya çok başat bir aktör. Cezasızlığı sağlamada toplumsal meşruiyeti mühim. Bu nedenle zaten kavramlar kolay kullanılır: “Terörist”, “terör”, “şunlara hizmet ediyor”, “ajan”… İddianamelere baktığınızda böyle şeyler göremezsiniz. Ama kavram olarak bu çok yoğun biçimde kullanılır ve toplum gözünde eğer siz şunu sağlamışsanız; “Bir insan öldürülmüş ama o da polise taş atmış”, “Ama o da eylemde şunu yapmış” dedirtirseniz; o eylemin cezasının ölüm olmadığını anlatamaz hale gelirseniz cezasızlıkla ilgili meşruiyet sağlanmış demektir zaten. Tam da medya burada devreye girer ve genellikle toplumdaki söyleme çok paralel konuşur, yeniden üretir. Anaakımın dili neyse, medyanın da dili buna benzemeye başlar. Medya da sloganlarla konuşur. Zaten basın tarihine hata değil de günah olarak geçen örnekler de genellikle buralardan çıkar.

Beyaz Toros’ta yer verdiğiniz hikâyelerden yola çıkarak 1980’li yıllarda Cemil Kırbayır’dan, 1990’lı yıllarda Hasan Ocak’a tutun, oradan Ethem Sarısülük’e ve bugüne uzanacak olursak sansür/otosansür mekanizmalarında bir sertleşmeden veya farklılaşmadan bahsedebilir miyiz?

Bana kalırsa belli konularda var, belli konularda yok. Gri bırakılan alanlar var gibi geliyor bana. Mesela meşruiyetini doğrudan iktidardan alan alanlar: 12 Eylül ile hesaplaşma bunlardan bir tanesiydi. Komisyon kuruldu, yargılama yolu anayasa değişikliğiyle açıldı. Darbeyi yapan isim hiç tatmin edici olmayan ve cezasızlığı tam da besleyen bir sonuçla yargı önüne çıkartıldı. Bu bana kalırsa gri bir alan. Söz söylemenin biraz daha kolay olduğu bir alan oluşturuldu. Ama belli konularda ve belli başlıklarda, özellikle cemaat yargısının etkili olduğu, sonrasında tasfiyesine yol açan, darbeyle de birlikte hukuki sonuçlara yol açan belli olaylar: Yolsuzluk, usulsüzlük… Belli konularda grilik yok. Çok katı bir bakış açısı var. Mesela çok yakın zamanda şu televizyonda gördüğümüz örnek çok dramatik: Bakan gazeteciye “Bu yaptığınız maskaralıktır” diyor. Gazeteci ne yapmış? İhalesiz biçimde et alımı yapıldığını haberleştirmiş. İhalesiz et alımı yapılmışsa bunun miktarı önemli midir? Aslında 1 kuruş bile olsa haberdir ama miktar büyürse doğal olarak haber de büyür. Sonuç olarak haberleştirecek değerde bir miktarın ihale şartına rağmen ihalesiz alındığını Resmî Gazete’deki resmî bir yazıyla gazeteci ortaya koyup bunu da ilgili siyasetçiye sorduğunda “maskaralıktır” diye yanıt veriyor. Bunun gri alanın dışında bir alan olduğunu bize çok net gösteriyor çünkü o “maskaralıktır” tepkisinden sonra sosyal medya dışında tepki de göremiyoruz. Ama belli alanlarda öyle olmuyor. Hâlâ haber olabiliyor, hâlâ söz söylenebiliyor.

Tüm bunlar yine de cezasızlık uygulamalarını değiştirmiyor, onu da söyleyeyim. Bence oradaki en trajik örnek Cemil Kırbayır’dır. Doğrudan başbakanın talimatıyla tekrar soruşturma açılmış, iktidardaki siyasi partinin girişimiyle bir meclis soruşturmasına dönüşmüş, ardından meclis bu kişinin gözaltında öldürüldüğünü kayıt altına almış ve bununla ilgili yargı gene hiçbir şey yapmamış… Açık biçimde dokunulmaz alanı yargı çizmiş. “Siz burada yazıp çizebilirsiniz ama bunun sonucu değişmiyor” demiş. Aradan geçmiş 30 küsur sene, bakış açısında hiçbir değişiklik olmamış. Belki söz söylenemezken, bir meşruiyet zemini oluşturmuş siyasetin tavrı. Bu alanlarda da kısmen söylenebiliyor, ama bu da sonuca etkili değil.

Öncelikler de sürekli yeniden tanımlanıyor. Mesela 3. Havalimanı’nın bir öncelik alanına girmesi gibi… 

3. Havalimanı inşaatını siyaseten “Batı Bizi kıskanıyor, bu nedenle birçok operasyon yapıyor, biz de buna inat olarak havalimanını bitiriyoruz” gibi bir zemine oturtuyorsunuz. Sense bunun dışında bir şey söylüyorsun: İşçiler şu nedenlerle itiraz etmişler, ardından da tutuklanmışlar ve bunun haklı mı, haksız mı olduğu üzerine konuşmak istiyorsun. Tam da orada devreye giriyor: “Konuşamazsın çünkü şu anlama gelir”, “Konuşursan buna hizmet etmiş olursun”. O kavramsallaştırmanın zeminini çok kaygan bırakmanın en büyük sonucu budur zaten. Bu da bir süre sonra tam da otosansürü getiriyor: “Aman ben bu alana ilişmeyeyim, burası netameli duruyor”, “En iyisi bu konuda konuşmayayım”… Başka konuya geçersiniz ve öyle de bir ortam var ki, kimse size “Niye bu konuyu konuşmuyorsunuz” demez.

Medya, yargı ve siyasetin safları sıkılaştırdığı bir alan…

Çok iç içe geçip benzer bakış açılarıyla birlikte hareket ettiği bir alan, evet.

Devlet Dersi kitabınızda “Devletin refleksleri topluma paraleldir” diye bir ifadeniz vardı. Benzer şekilde sizce medyadaki sansür/otosansür de toplumdaki sansür ve otosansürü besliyor ve bunlardan besleniyor mu?

Karşılıklı bir etkileşim var ama toplum ne ise medyası da aşağı yukarı öyledir. Bütün meslekler için böyledir. Siyasetçisi de böyledir. Medyanın daha ilerici olduğuna dair bir modernleşme teorisi var, iletişim bilimi açısından medyanın bu ölçüde etkili olup olmadığı ve bu kadar işlevi olup olmadığı zaten tartışmalı. Ama diğer tarafta da özellikle medyanın yapısı, 12 Eylül’den sonra kapitalizmin Türkiye’ye sert ve hızlı girişiyle bambaşka bir hal aldığı için o toplumsal damardan uzak kalmaktan endişe eder. Kınanmaktan da endişe eder. Aksi maalesef çok uzun ömürlü ya da geniş kitlelere ulaşan örnekler değildir. Birkaç istisna belki söylenebilir. Maalesef o karşılıklı negatif etkileşim cezasızlığı da otosansürü fazlasıyla besliyor.

Barış Ünlü sansürün toplumda bir karakter rejimi yarattığını ve içselleştirildiğini söylemişti…

Kemikleşmiş otosansür dediğim de bu zaten. Çok basit bir algı araştırmasıyla çözülebilir. Galiba buna ilişkin birkaç çalışma da yapılmıştı. Mesela toplum açısından devlet eleştirilebilir bir organizasyon mudur? Bence Türkiye’de bununla ilgili kapsamlı bir araştırma yapılsa, devletin eleştirilemez bir noktada olduğunu görürsünüz. Oysa ki bizim anlayışımızda beslenebilmesi, büyüyebilmesi ve genişleyebilmesi için ülkenin, devletin en başta kendini eleştirilebilir kılması lazım. Bana göre yurtseverlik, vatanseverlik, ülkesini çok sevmek de buradan tarif edilir. Ama bizde genel olarak “devlete bir şey söylenmez” anlayışı vatanseverlikle eş tutulmuştur. Siz kavramı buradan kurarsanız, zaten kodları itibariyle buna uygun bir zemin de varsa toplumda, bir blokla karşılaşırsınız. Aynı şeyi tekrar tekrar yaşayarak olduğunuz yerde kalır ve bir sarmalın içinde dönersiniz.

Son yazınızı soracağım çünkü çok paylaşıldı, birçok kişiyi sarstı ve insanlar anlaşılır biçimde çok etkilendi. Yıllarca cezasızlık üzerine çalıştıktan sonra son yazınızı iktidarın “af” projesi üzerine kaleme alıyorsunuz – yani devletin bir bakıma kendi mensuplarına tanıdığı lütfu, adi suçlulara da tanımasını – ve bugüne dek hiç paylaşmadığınız çok özel ve kişisel bir hikâyeyi paylaşma mecburiyetini hissediyorsunuz. Bu yazı benim için bir gazeteci olarak siz onca emekle bu konuları araştırırken devletin bir arpa boyu ilerlemediğini yansıtıyor ve sanıyorum birçok kişi bundan dolayı da etkilenmiş olabilir. Son yazınızın böyle bir konuya denk düşmüş olması size ne düşündürüyor?

Elbette ben gazetecilerin kişisel yaşantılarını çok konu etmemesinden yanayım. O alanlarda anlatılması gereken çok daha önemli sorunlar var. Bunu ustaca yapanlara bir şey diyemem elbette. Başka bir biçimde yazıyorlar ve öyle yaşıyorlar. Ama benim için bu konu şöyleydi: Toplumsal bir boyutu var yaşadığımın, hem bir kadın cinayeti olması nedeniyle, hem işlenme nedenlerinden ötürü. Sosyolojik tarafları var ve elbette kişisel tarafı var.

Ama benim içimde galiba bu af korkusu çok uzun bir zamandır vardı. Neden derseniz: Bir adliye muhabiri olarak yargıyı ne kadar tanıyor olursam olayım, ablamın öldürülmesinden sonra mağdur tarafında bu yargısal işlemlerin ne kadar korkunç bir şekilde yürüdüğünü çok yakından gördüm. Daha doğrusu yürümediğini söylemek lâzım. Ben gazeteciydim ve dönemin Adalet Bakanı’nın yardımı olmadan adlî tıptan bir raporu 1-2 sene geçmeden alma şansım yoktu. Ben alabildim. Daha basitini söyleyeyim, şunu görebildim: Polis öyle şartlarda çalışıyordu ki mesela parmak izi incelemesi için iki günlük bir süre ayırıyorlardı. Gazeteci olmam sayesinde bu süreyi uzattım ve bu cinayeti işleyenlerin parmak izi dördüncü gün bulundu. O süreçte şunu gördüm: İkinci gün parmak izi yok diye baktıklarında ve evdeki parmak izlerinden hareket ettiklerinde başka bir sonuç doğuyor. Bir yakınına yöneliyor. Fail bambaşka birisi haline geliyor ve sizin hayat hikâyeniz bambaşka akmaya mahkûm bir hale geliyor.

Kişisel olarak bütün bunları gördükten ve yargıda bu mücadeleyi verdikten sonra galiba bu “kadar mahkûmu” ve “af” kavramları benim için korkunç bir senaryoya dönüştü. Ben yıllarca çalıştığım bu alanda, benzer birçok hikâyeyi yakından izleme olanağı buldum. Hem kendi yaşadıklarım, hem kardeşime olan sorumluluğum, hem benzer durumdaki mağdur ailelerine olan sorumluluğum nedeniyle – belki ayrılma dönemime denk düştüğü ve son yazı haline geldiği için başka bir anlam biçildi – üç sene önce bu tartışma olsaydı ben bunu gene bu şekilde yazacaktım. Yazmak zorunda hissettim. Çünkü evet, sarsıcı biçimde anlatmak gerekiyor. “Kader mahkûmu” çok komik bir kavram, dünyada örneği yok ve devlet maalesef bizde periyodik olarak bu “kadar mahkûmu” kavramını tam da cezasızlıkla birleştirerek, doğrudan faili olmasa da belli suçlar yönünden hoşgörü göstererek sürekli tedavüle sokuyor.

Şunu da vurgulayayım: İnfaz indiriminin de bundan bir farkı yoktur. Biz o insanlar yargılanırken, bu kişilerin şu kadar ceza yatacağını düşünerek mağdur aileleri olarak bir parça rahat uyuyabiliyoruz. Bunun sebebi bir kişinin daha fazla hapis yatmasını istemek değil. Uğradığınız haksızlığa karşı adalet arayışınızda hukukun öngörülebilir olması sizi biraz olsun rahatlatır. Bütün mağdur aileleri de bunu söyleyecektir. Benim dışımdaki ailelere de sorun: “Benim çocuğum öldürüldü ama ömür boyu hapis yatacak, o da cezasını çeksin” der. Ömür boyu yatması onu kişisel olarak çok mu rahatlatır? Hiçbir anlamı yoktur sizin için. Sizin çocuğunuz yoktur artık zaten. Ama ona karşı duyduğunuz bir sorumluluk vardır: “Ben bunun hesabını adalette sordum” dersiniz. Siz infaz indirimiyle bu cezayı 3’te 1’ine indirirseniz, o kişinin vicdan ve adalet duygusunu baştan başa sarsarsınız. Elbette ki bu işin iki tarafı var. Mağdurlar cezanın her zaman daha az olduğunu, failler ise her zaman haksız bir yargılamayla çok ağır bir cezaya çarptırıldıklarını söylerler. Siz bu iki tarafa sorarsanız doğru bir sonuca ulaşamazsınız. Hukukun öngörülebilir olmasının anlamı budur zaten. Hukuk, bu iki taraftan bağımsız kural koyar. Bu iki tarafın da beklentisi bu kuralın adaletli biçimde uygulanmasıdır. Benim yazım da bundan ibarettir. Bu kuralı adaletli biçimde uygulayın.

Madem cezaevleri dolu ve bir şey yapmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Bu konuyla ilgili çok kolay bir seçenek var: Toplumun vicdanında “böyle bir ceza olmaz” dediği, evrensel değerler açısından da “böyle yargılama konusu olmaz” denilen onlarca konu başlığı var. Bu insanlarla ilgili davalardan da ceza sürecinden de vazgeçebilirsiniz. Bu da tam iktidarın yaptığı, “devletin taraf olduğu suçlarda biz bu yetkiyi kullanabiliriz” tanımına uyar. Birilerine de başka türlü özel bir muamele yapılmasını istiyorsanız, bunu bu kadar kitleselleştirmeyip bari bunu bu şekilde yapın. Yapın ve gerçek amacı da herkes görsün. Herkes de buna göre değerlendirsin. O özel olarak muamele etmek istediğiniz kişiye karşı af yetkisini kullanabilirsiniz, bu mümkündür, başka yöntemleri de var. Ama bunu “kader mahkûmu” gibi vicdanî bir kategoriye sokup herkesi de “kader mahkûmu” gibi gösterip cezaevlerini boşaltamazsınız. “Kader mahkûmu” istiyorsanız ben örnekleyebilirim, yazıda da anlattım. Mafya tarafından saldırıya uğramış, kendini savunurken polisten yardım alamadığı için istem dışı bir suç işlemiş ve bu suçu gizleyecek bir kabiliyeti de olmayan bir sürü insan var cezaevinde bildiğim. Çok da ağır ceza almış durumdalar. Bilinçli suç işleyen ve o suçun üstünü örtmek için yeniden suç işleyen insanların on katı ceza yatıyor bu insanlar. Onları bırakın. Onlara ilişkin bir tanım da bulabiliriz. Ben bunların hepsini derli toplu anlatmaya çalıştım. Ve bir mağdur yakını olarak ceza indirimini de affı da bu anlamda adalet duyguma uygun bulmuyorum, evrensel de bulmuyorum, hukuka ve hukukun öngörülebilir olması ilkesine de uygun bulmuyorum.

Ürettikleri bu kavramlarla da aslında, amaç baştan beri bahsettiğimiz cezasızlık ya da sansür olsun, insanların nasıl düşündüğünü yönetebiliyorlar…

Çerçevelemek budur zaten. Yani bir kavram ortaya atarsınız, hiç kullanılmamış bir kavramdır. Altına birçok şeyi sıralarsınız. Anayasa Mahkemesi alır onu genişletir. Bir de toplum şunu iyi bilmiyor. Zaten ceza indirimleri yapıldı. Geçen 4-5 yılda “kader mahkûmları” diye nitelendirdikleri ve asla bu kategoride olmayacak insanların cezaları kuşa döndü. Şu anda 4-5 yıl gerektiren bir suç işlediğinizde bile cezaevinde doğru düzgün yatmıyorsunuz. Bunları gizleyip, tekrar bir ceza indirimi konuşup, bunun adına da “af” demeyerek hem anayasayı dolanacaksınız hem de toplumu farklı bir algıya sürükleyeceksiniz. Sonra da buna adalet diyeceksiniz. Ben de kişisel olarak bu yüzden “Ben affetmiyorum” dedim. Eminim yüzbinlerce kişi de affetmiyor.

Hem sokakta hem üniversitede hem sivil toplumda – Devlet Dersi kitabını birlikte çıkardığınız Gündem Çocuk Derneği’nin kapanmasından bahsettik – ve tabii medyada çemberin gitgide daraldığı bu dönemde gelecek planlarınızda ne var?

Ben gazetecilik yapmayı sürdüreceğim. Başka bir iş yapmayı da bilmiyorum açıkçası. Elbetteki koşullar izin vermezse belli bir dönemi boş geçiririm, belli bir dönem uzak kalabilirim diye düşündüm. Ama gücüm yettiğince yazıp çizmeyi sürdürmek niyetindeyim. Bildiğim, bugüne kadar hayatımı kazandığım başka bir iş yok. Bu işi de çok seviyorum. Evet alan daraldı ama bir yandan da bunu şansa çevirmek mümkün. Sizi dört duvar arasında sıkıştırdıklarında her zaman bir kapı, pencere açmaya çalışırsınız. Açabilirseniz başka bir iklimin mümkün olduğunu görürsünüz. Bence başka bir iklim oluşturabilmek için bir şans var. Ben bu şansı zorlamak niyetindeyim.