Sanatçının özgürlüğü: Paradır dünyayı döndüren

LINDA BOUWS
(Metropool Uluslararası sanat Projeleri Vakfı Program Direktörü)

 

“Sanatçı, neslinin antenidir.” Tartışmalı bir kişilik olan şair Ezra Pound’un (Mussolini hayranıydı) bu sözlerine sıklıkla atıfta bulunulur. Şairin sık sık alıntılanan başka bir beyanıysa şöyle: “Nitelikli sanat, ne kadar ‘ahlak dışı’ olursa olsun, tümüyle erdemli bir şeydir. Nitelikli sanat ahlak dışı olamaz. Nitelikli sanat derken gerçekten tanıklık eden sanatı kastediyorum; hakikate ulaşmış sanatı kastediyorum.”

Genellikle sanatçıların belirli bir duyarlılığı olduğu düşünülür. Kendileri farkında olmayabilirler ancak bu duyarlılık sanat eserlerine geleceğe dair bir öngörü kazandırır. Örnek olarak Rainer Werner Fassbinder’in yazıp yönettiği 1974 yapımı “Fear Eats the Soul/Korku Ruhu Kemirir” filmine bakabiliriz. 60 yaşındaki Alman dul Emmi, bir barda kendisinden 20 yaş genç olan Fas asıllı misafir işçi Ali’yle tanışır. Emmi, birlikte oldukları ilk geceden sonra hezeyan içinde olup bitenlerin “ne anlama geldiğini” sorduğunda, Ali cevap verir: “Ağlamak yok. Korku yok. Korku ruhu kemirir.” Sonunda, olamayacak olan olur: Emmi kendisinden 20 yaş genç Ali’ye, Ali de ona âşık olur. Birlikte yaşamaya, hatta evlenmeye karar verirler. Ancak tabii ki bu kabul edilemez bir şeydir. Emmi’nin ırkçı damadı ve çevresindeki diğer kişiler bu evliliğe karşı çıkacaktır.

Gösterime girdiği dönemde hayli kargaşaya sebep olan bu cesur filmin onlarca yıl sonra öteki olana duyulan “korku”nun Avrupa’da değişen toplumla ilgili söylemde bu kadar büyük bir rol oynayabileceğine kimse ihtimal vermezdi. Burada önemli bir nokta, sözü edilen korkunun büyük bir parçasının bilgi eksikliğinden kaynaklanması. Ancak sanatın hâlâ insanların içten bir şekilde birbirleriyle buluşabileceği, fikir alışverişi yapabileceği ve diyalog kurabileceği “mekânlar” yaratabileceğini de unutmamalıyız.

Sanat; ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve hukuk devleti gibi evrensel değerler için bir ilham kaynağı olabilir. Sanat, topluma dair bir kavrayışı ortaya çıkarırken aynı zamanda kendimize dair bir içgörü kazanmamızı da sağlayabilir.

Sanatın insanları bir araya getirebileceği bir gerçek, ama sanat yanıltıcı da olabilir. Bazen sonu cinayete varan bir provokasyona yol açabilir. Buna dair iyi bir örnek, yapımcısı ve yönetmeni Theo Van Gogh’un Amsterdam’da 2 Kasım 2004’te hunharca (törensel bir biçimde) öldürülmesine yol açan “Submission/Teslimiyet” filmi.

Para-kariyer kıskacında sanat ürünü

Batı’da sanatçının özgürlüğünün kısıtlanmadığına dair bir algı var. Sanatçı bağımsız olarak, ideolojik güçlerden etkilenmeden yaratım sürecini gerçekleştirebiliyor diye düşünülüyor. Ancak serbest piyasanın karşı konulması zor güçlerini unutmamak gerekir. Günümüzde sanat büyük bir iş alanına, sanat eserleri satışı yapılacak eşyalara dönüşmüş durumda. Bu nedenle sanat dünyasında üzerinde konuşulan konular sanat eseri kadar, onun ardındaki kişi hakkında olgusal bilgiye; reklam amaçlı ve magazinsel bilgiye yoğunlaşıyor.

Sanat, yalnızca kısa reklamlara, özetlere ve sanatçıların kendi kariyerini/işini parlatmak için yapılan söyleşilere indirgendi. Sanatla ilgili nitelikli eleştiri, gittikçe daha nadir karşımıza çıkıyor. Halihazırda, sanatçıların yapması gereken öncelikli olarak pazarlama becerilerini geliştirmek.

Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyor olsak da sanat yapma sürecinin ve sanat pazarının önemli bir kısmında hâlâ “ulusal sanat”a yönelik bir talep var. Sergilere “Rus Sanatı,” “Çin Sanatı” veya “Flaman Sanatı” gibi adlar veriliyor ve yeni yeni oluşan bir biçim çerçevesinde ardı ardına bu tür sergiler düzenleniyor. Büyük uluslararası sanat forumlarında gösterilen eserler de bu şekilde ulusal stantlar, koridorlar vb. olarak ayrılmış biçimde sergileniyor. Ve bu durum bizleri rahatsız ediyor. Sanat eserlerine bakmak ve sergilerin küratörlüğünü yapmak ideolojik açıdan gittikçe daha zor hâle geliyor. Günümüzde ulusal sanata dair bir sergi oluşturmak ve bu tür sergileri desteklemek veya herhangi bir ulus devleti uluslararası bir sanat projesinde sunmak ne anlama geliyor?

Geleceğin belirsiz olduğu ve korkunç göründüğü bu dönemde evrensel değerlere dair bir içgörü oluşturmak, hafızayı çerçevelemek, fikir ve anlatıları paylaşarak geçmişin nesnelerini çağdaş uluslararası bir bağlamda ortaya koymak, öğrenimlerini ileri götürebilmeleri ve düşünebilmeleri için insanların sanat ve kültüre erişimini sağlamak, insanların sanatla kendilerine ilgi duymalarını desteklemek her zamankinden daha önemli ve diyaloğu uluslararası ölçekte genişleten bir olgu.

Sanat sadece parayla ilgili bir konuya indirgenemez. Sanat fikirler, öngörüler ve düşlerle ilgilidir; tartışmaya, yüzleşmeye, sorulara, farklı görüşlere ve birbirinden ayrılan bakış açılarına yol açmalıdır. Zihinler açılabilir, köprüler inşa edilebilir. Sanat bize daha derin kavrayışlar vermeli ve geleceği şekillendirebilmemiz için yeni perspektifler sunmalı.

Başka bir model

Bu noktada size Bağdat doğumlu görsel sanatçı Joseph Semah’ın Kochi-Muziris Bienali 2012/13 için yarattığı bir peformans/sanatsal müdahaleyi tanıtmak istiyorum.

Dini konularda hoşgörüsüzlükle ilgili sorunlar Avrupa’yı sarsarken Joseph Semah, göçmenler, mülteciler, yerel oyuncular gibi farklı katılımcılardan oluşan bir hoşgörü laboratuvarı oluşturdu. Bu modelde Musevi, Hristiyan, Müslüman, Budist ve başka inançlardan katılımcılarla inançsızlar muhteşem bir uyum içinde hareket edebiliyorlar. Bu eserde hoşgörü kavramının farklı grup ve kültürler arasında bir tür denge sağlayarak kendisini nasıl oluşturduğunu ve yeniden ürettiğini görebiliyoruz. Bu, bize ötekine nasıl saygı göstermemiz gerektiğini öğreten bir yol, bir örnek olabilir. Katılımcılar kendi anlatılarını, düşlerini, fikirlerini, korkularını, ümitlerini ve kültürel miraslarını sanatçıyla ortak çalışarak, gösteriyi katılımcıların çok sesli anlatılarının ve kültürlerinin ortak bir ânı olarak,  mekânda icra ederek paylaşıyor.

Kültürel, sosyal, siyasi ve felsefi fikirler için diyalog ve saygı gerekli. Toplumumuzun geleceği bir ölçüde çok kültürlülüğe ve kendi dinamik hareketlerimize karşı sergilediğimiz açıklık ve saygıya ve bunların diriliğine bağlı.

Sanat ve sanatçının rolünü değiştirme umudundaysak, var olan yapısal modellere güvenemeyiz. Bu yüzden sanatçılar, gazeteciler, aktif vatandaşlar, kültür kurumları, sivil toplum kuruluşları ve sivil toplumun gelişimini destekleyen fon verenler arasında yeni ittifaklar kurulması, yeni inisiyatifler oluşturulması gittikçe önem kazanıyor.

Girişimcilik, insanları bir araya getiren ağlar ve karşılıklı değiş-tokuş için ortaya çıkan yeni modeller bize gelecekteki tartışmaların sanat ve kültür üzerinden yapılabilmesi için düşünce zemini sağlıyor.