“Kendini tek zannediyorsun, oysa çoğunluksun”

praksis3

ONUR YILDIRIM

Şubadap Çocuk, Terane Film Müzikleri Orkestrası, Deliler Teknesi ve belki yakında yeni bir oluşum, başka bir orkestra, sonra bir diğeri… Praksis Müzik Kolektifi, mücadele aracı olarak müziği seçmiş çok sesli, çok parçalı bir yapı. Soma, Diyarbakır, Trabzon, Antakya; 2012’den bu yana neredeyse Türkiye’nin her yerinde konser veren, turne düzenleyen kolektif, farklı direniş hikayelerinin parçası oluyor, yasaklara karşı ses yükseltiyor.

Konserleri sistematik olarak engellenen, haklarında pek çok dava açılmış bir ekip aynı zamanda Praksis. Kolektifin üyelerinden Serdar Türkmen’le genel atmosferin üretimlerine nasıl yansıdığını, sansürle nasıl mücadele ettiklerini konuştuk.

“Daha fazla yan yana gelmeli, daha fazla üretmeliyiz. Öteki şekilde faşizm birer birer hepimizle uğraşıyor. Kendini tek başına zannediyorsun, oysa çoğunluksun” diyen Türkmen,  yakın gelecekte Praksis olarak Halkevleri’ne yönelik baskılara karşı bir konser dizisi ve Kürtçe çocuk şarkıları turnesi yapacaklarını söylüyor.

 

Son olarak Praksis üyelerinden Soner Küçükergüler, 21 Mart’ta Diyarbakır’daki Newroz konserine giderken İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda gözaltına alınmış, hemen ardından bırakılmıştı ama bu tür keyfi engellemelerle sık karşılaşıyor musunuz ve genelde gerekçe ne oluyor?

Soner, geçmişten kalan bir davası olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. 2014 yılında bir eylemde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesiyle dava açılmıştı Soner’e. Savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı ama bu uygulamayla Diyarbakır uçağını kaçırdık. Biletler yandı, konser öncesi yapmamız gereken hazırlıkları yapamadık, sahneye geç çıktık…

Bu gözaltı belki konseri engellemek için yapılmadı ama bu tür engellemelerin genel olarak insanların toplumsal etkinlikler için çabalamak yerine karakollarda, mahkemelerde zaman harcamasına yönelik olduğunu düşünüyorum. 

Sahneyi mücadele alanı olarak gören bir müzik kolektifisiniz. OHAL’den önce de çeşitli baskılarla karşılaşıyordunuz. OHAL süreci Praksis Müzik Kolektifi’ni nasıl etkiledi? 

OHAL’le birlikte baskıları daha fazla hissetsek de öncesinde de benzer uygulamalara maruz kalıyorduk. Tarsus Boğazpınar’da söylediğimiz çocuk şarkısı, Mersin’deki Gezi eylemlerinde “topluluğu dinamik tutmak”, Antakya’daki Soma protestosu ve Ahmet Atakan anmasına katıldığımız gerekçesiyle açılmış davalarımız var. Tabii bu etkinliklerin hepsinde müzik yaptık.

Praksis, OHAL döneminden sonra da her daim sorun yaşadı. Emniyetten izin alınarak yapılan hiçbir Praksis konseri gerçekleşmedi bugüne kadar. Şubadap Çocuk ile çıktığımız Türkiye turnesinde Amasya Merzifon’daki konserimiz iptal edildi. Kaymakamlık gerekçe olarak evrimden bahsediyor olmamızı kabul edemeyeceklerini ifade edip belediyenin düzenlediği etkinliği baskı uygulayarak son gün iptal ettirdi. Daha sonra da Artvin’de açıkhava etkinliğimiz yasaklandı, Sinop’ta düzenlenecek konserimizin başvurusu reddedildi. Biz buna rağmen Tekmeye Kafa başlığı altında bir turne yaptık ve 12 konser gerçekleştirdik. Ama bu konserlerin hepsi özel alanlarda gerçekleşti. Kamusal alanlara çıkmak için başvurularımız sistematik olarak engellendi. Bize ve bizim gibi muhalif gruplara yönelik bu gibi yasaklamalar ve çeşitli baskılar uygulanıyor.

Peki genel olarak sanat alanında uygulanan sansürün müzik dünyasına nasıl yansıdığını  düşünüyorsunuz?

Kimi yerde bir sanatçının söylediği sözden ötürü sahneye çıkması engelleniyor, kimi yerde şarkı sözlerinin değiştirilmesi için müzisyenler tehdit ediliyor. Bazı sanatçılar bu korku ikliminde baskılara boyun eğiyor ve otosansür yapıyor. Otosansürün de faşizmin yarattığı korku ikliminden kaynaklandığının altını çizmek gerekiyor. Türkiye her zaman bir faşizm cenneti olmuş. Buna bağlı olarak da sansür uygulamaları hiç eksik olmamış, bazen yumuşak, bazen sert uygulanmış. Bugün ise yekpare şekilde iktidarın kendine uygun olmayan her türlü sanat ürününü hızlı bir biçimde engelleyerek her gün yeni bir vaka ortaya çıkardığını görüyoruz.

Ancak yine de diğer sanat disiplinleri ile karşılaştırıldığında müzikteki durum biraz farklı. Müziğin daha seküler bir alan olması, kısmi olarak AKP’nin de müdahale edemediği bir alan olarak kılıyor müziği. Üretim anlamında da çok belirgin bir muhafazakârlaşma göremiyorsunuz. Bu yüzden de engelleme yoluna gidiliyor.

Sansürün ifşası mümkünken konu otosansüre gelince kabul etmekte zorlanıyor insanlar. Size doğrudan sormak istiyorum, otosansür uyguladığınız zamanlar oluyor mu?

Biz OHAL döneminde de bir şekilde albümümüzü çıkardık ve içinde iktidara doğrudan sözünü söyleyen şarkılar da var ama herkes böyle olmak zorunda değil ve bu bir kahramanlık meselesi de değil. Praksis olarak otosansür uyguladığımızı düşünmüyorum ama uygulamalara dair gözlemlerimiz var elbette. Otosansür mekanizması pek çok yerde karşımıza çıkabiliyor. Diyelim ki bir konsere çıkıyorsunuz, etkinliğin düzenleyicileri “Şu tür sözler sarfetmeyin” diye müzisyenleri engelleyebiliyor. Ayrıca son dönemde pek albüm yayınlanmıyor mesela, bunun bir sebebi de korku. Murder King diye sözünü hiç sakınmayan bir heavy metal grubu var, “Albüm çıkaracağız ama tutuklanacağız” diyorlar. Bu, Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair çok önemli bir örnek.

Otosansür müdür bilemem ama belki dolaylı yoldan faşizmin yarattığı bir etki denilebilir. Bizim iktidarı eleştiren Size Bize adlı bir şarkımız var. Biz bu şarkıyı önceden izleyiciyle birlikte coşkulu bir şekilde söylerdik. OHAL sürecinde de her sahneye çıktığımızda söylemekte ısrar ettik, fakat bir şeyler farklıydı. Dinleyicide karşılığını bulamadık, moral olarak bizimle etkileşimleri yoktu. Korkuyor ya da bunu bir gerçeklik olarak görmüyor olabilirler. Bu, bizi boşa düşüren bir durum olduğundan şarkıyı repertuardan çıkarır hale geldik.

Peki, müzik camiasında baskılara ve sansür uygulamalarına karşı bir dayanışma, bir örgütlülük var mı sizce?

Geçmişten bugüne, grupların ve kişilerin kendi inisiyatifleriyle ilerleyen durumlar hep oldu. Şimdilerde baskılara karşı bir araya gelmiş, kol kola girmiş bir yapı olmasa da bir inadı ve ısrarı sürdürüyoruz. Ruhi Su’dan, Grup Yorum’dan Praksis’e kadar uzanan bir çizgi, gelenek var.

Praksis Müzik Kolektifi olarak müziğinizi toplumcu bir çizgide icra etmeye çalışıyorsunuz. Örgütlü bir müzik grubu olarak böyle bir dönemde müzik yapmak ne demek?

Birden fazla grubumuz olduğu için bu anlamda avantajlıyız. Trabzon’a Praksis olarak giremiyoruz ama Şubadap Çocuk olarak girebiliyoruz. Menderes’te Şubadap bile çalamıyor ama film müzikleri orkestramız aynı sözü başka şekilde söyleyebiliyor. Bu esnekliğimiz bize farklı alanlar kazandırıyor. Fakat dönemin getirdiği baskı ortamı ister istemez kolektifin içinde de bir moralsizlik yaratıyor, konser sayısı azalıyor. Gezi döneminde ayda 10 konser yapıp 20 konsere hayır derken, şimdi ayda iki-üç konsere çıkabiliyoruz. Üstüne bir de tutuklanma tehlikesi, sansürlenme durumları yaşanınca moraller iyice düşüyor. Nasıl müziğimizle toplumun moralini yüksek tutmaya çalışıyorsak kendi moralimizi yükseltmek için de üretmek ve müzik yapmak adına daha çok turne düzenliyoruz. Önümüzdeki dönemde Halkevlerine yapılan baskılara yönelik olarak bir turne yapacağız. Kürt kentlerinde, yazın Kürtçe çocuk şarkıları turnesi yapmayı düşünüyoruz. Öte yandan bütün bunlar olurken iç motivasyonumuza da bakmaya çalışıyoruz. Yığınak yapıyoruz, kayıt yapıyoruz, birbirimizden enerji alarak moral bulmaya çalışıyoruz.

Sansürle nasıl baş edilebilir?  

Sanatın kendini ifade olanakları bir bir elinden alınıyor. Mekânlar, gazeteler, televizyonlar, demeçler, röportajlar, kahvaltıya gelirsen olur, gelmezsen olmaz gibi bir sürü biçimde, belli bir hizaya çekilmeye çalışıyor.

Sansür mekanizması, kendi meşruiyetini hegemonik gücünden alıyor. Dolayısıyla sansürle mücadele, sansürle mücadele ederek olmuyor. Sansürle mücadele, hegemonyaya karşı bir kültür mücadelesi. Karşı kültürün kendisi ve taraftarları ne kadar güçlenirse, sansürcü mekanizmanın sansür yapabilme ihtimali bir o kadar azalır ya da bir sansür uygulamasında ona karşı durabilecek potansiyel büyür.

Artık evler, okul bahçeleri, köyler, kuytular köşeler, her yer bir sahne. Bugün yeni bir baskı biçimi var ve biz sözümüzü söylemeye devam edeceksek, bunu her daim farklı taktiklerle yapmak zorundayız. Bu anlamda asla vazgeçmemek, sözünü sakınmamak, derdimizi farklı şekillerde farklı yerlerde dile getirmek gerek. Ekiplerin birbirleriyle dayanışma ve ortak üretim mekanizmalarının kurulması gerekiyor. Bu Susma gibi platformlar biçiminde de olabilir.

Ortak mekânlarımız, konser yapabileceğimiz, buluşabileceğimiz alanlarımız, birbirimizle dayanışabileceğimiz mekanizmalarımız olmalı. Yeni şeyler üretmekten ve bunları her ne koşulda olursa olsun sergilemekten asla vazgeçmemeliyiz.  Biri düşüyorsa diğeri onu kaldırmalı, birbirimizi taşımak durumundayız. İzmir’de 6-7 muhalif müzik grubu varsa bunlar birbiriyle dayanışmalı, böylesi dönemlerde rekabet olmamalı. Daha fazla yan yana gelmeli, daha fazla üretmeliyiz. Öteki şekilde, faşizm birer birer hepimizle uğraşıyor. Kendini tek başına zannediyorsun, oysa çoğunluksun.

İktidarın sanatı kontrol altına almaya çalışmasında müdahale etmenin ötesinde muhafazakâr bir sanata alan açma çabası da var mı sizce?

Muhafazakâr sanat, gördüğümüz kadarıyla çok tutmadı. Belki bir araştırma konusudur bu ama sanatın muhafazakârlığa yeterince elverişli olmaması, muhafazakâr kesimin sanatla buluşmaya pek istekli olmaması, AKP kadrolarının bu  alanı yönetememesi gibi gerekçeleri de var. Bizim cephemizden bakıldığında, sanat buluşmaları ve bir araya gelişler, toplum içinde bir özgürleşme isteği oluşturuyor. Örneğin bir tiyatroya gidiyorsunuz, sanatçı 15 yıllık faşizmi tek sözcükle size anlatabiliyor. Aslında bunlar faşizmin en istemediği şeyler. Bunun için konserleri engelleyecek, festivalleri engelleyecek, engelleyemediğini yokuşa sürecek. İktidarın muhalif, eleştirel düşünceleri topluma ulaştırmanın en önemli kanallarından biri olan sanatı susturmak istemesinin başlıca nedeninin insanların bir araya gelmesini engellemek olduğunu düşünüyorum.