“İfade özgürlüğünü öne çıkarmanın zamanı geldi”

KÜLTİGİN KAĞAN AKBULUT

Sinemacılar, tiyatrocular, yayıncılar ekonomik ve siyasal baskıya, sansüre karşı mücadelelerini devam ettirmek için yeni oluşumların peşindeler. “İfade Özgürlüğü ve Yeni Oluşumlar” başlıklı bu röportaj dizimizde yeni kurulan dernekler, kooperatifler ve dayanışma ağlarıyla görüşeceğiz.  

Son 15 yıldır Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi (MAFM) bünyesinde çalışmalarını sürdüren Altyazı dergisi yeni bir idari yapılanmayla Altyazı Sinema Derneği olarak çalışmalarını sürdürme kararı aldı. Ülkenin en uzun soluklu sinema dergilerinden biri olan Altyazı, artık iki ayda bir basılı olarak çıkacak, web sitesi güçlenecek ve daha önemlisi de dergi ekibi yeni mekânında ifade özgürlüğü ve sansür alanındaki mücadelelerini yükselterek sürdürecek. Dergiyle birlikte dağıtılacak olan Altyazı Fasikül ekiyle yasaklanan, gösterimi sınırlanan filmlere daha çok yer ayrılacak, özellikle belgesel başta olmak üzere sinema alanındaki hak mücadeleleri tartışılacak ve dünyadaki mücadele yöntemleri gündeme getirilecek. 

Altyazı ekibini zaten Emek Sineması eylemleri başta olmak üzere politik alandaki çeşitli mücadelelerinden tanıyoruz. Dolayısıyla Altyazı Sinema Derneği’nin yeni yapılanması pek şaşırtıcı değil. Bu çalışma bir yandan da kamu desteğinin azaldığı ve medyanın türlü yöntemlerle baskı altına alınmaya çalışıldığı bir ortamda, yayıncılık açısından da yeni bir yöntem olarak önümüzde duruyor. Önümüzdeki dönem sinema alanında hak ihlalleriyle, sansürlerle ve yasaklarla daha çok karşılaşacağız gibi görünüyor. Bu konjonktürde “yeni Altyazı”nın ne anlam ifade edeceğini, dernek olarak neler yapacaklarını ve ülkenin sinema dünyasının ahvalini derginin kurucu ekibinden Senem Aytaç ve Fırat Yücel’le konuştuk. 

İlk önce bağımsız bir yayın olarak kuruldunuz, sonrasında Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde uzun yıllar yayın hayatınızı sürdürdünüz. Altyazı’nın kuruluşundan bugüne kadarki sürecini kısaca anlatır mısınız? Bir kamu kurumunda olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdi?

Fırat Yücel: 2001’de Geniş Açı fotoğraf dergisinin şirketi olan Duo bünyesi altında yayınlanmaya başladı Altyazı. Geniş Açı’nın kardeş dergisi, fotoğrafın yanında sinema dergisi olarak çıktı. Kurucuları Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler de Boğaziçi’nden tanıdığımız insanlardı. Yaklaşık iki yıl süren bu dönemde ekonomik zorluklar yaşadık, arada çıkaramadığımız bir sayı da oldu. Boğaziçi’nde 2000 yılında Mithat Alam Film Merkezi açılmıştı ve biz de Mithat Bey’in öğrencileriydik. Dolayısıyla aklımızda bir noktada oraya gitme fikri hep vardı. Kendi olanaklarımızla dergiyi sürdüremeyince 2003 yılında oraya geçtik. Bizim için Boğaziçi’nde olmanın avantajları vardı. Mithat Alam’ın kendi ideolojisi ve dünya görüşü doğrultusunda Altyazı, içeriğinde tamamen özgür bir yapı oldu. Derginin özerkliği, Mithat Hoca sayesinde Boğaziçi’ne geldiğimizde üç aşağı beş yukarı hazırdı diyebiliriz. En büyük avantajımızın bu olduğunu söyleyebiliriz. Kimse bize karışmıyordu, bir çeşit patronsuz model gibiydi. Kendi aramızda bile “Biri otorite olsun ve son kararları o versin” diye bir düşüncemiz olmadı hiç. Herkesin eşit söz hakkı aldığı, ortak emek verilen bir yapıydı. Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yayımlanmanın en olumlu yönü, Mithat Alam’ın bizim için hazırlamış olduğu rahat alanda hareket kabiliyetimizin olmasıydı.

Peki, dünyada bu tarz kamu kurumu ve aylık dergi işbirlikleri var mıydı örnek aldığınız? Bu modeli nasıl oluşturdunuz?

Senem Aytaç: Aslında biraz kendiliğinden gelişmiş bir model bu. Bir film merkezi ve onun yayını olan bir sinema dergisi gibi örnekler dünyada var tabii. New York’ta Lincoln Center ve Film Comment işbirliği veya İngiltere’de British Film Institute ve Sight and Sound işbirliği gibi. Ama kamu içerisinde başka örnekler var mı bilmiyorum. Bizim Film Merkezi’yle bağımız organikti fakat aynı zamanda da bağımsızdık. Üniversite bize ekonomik ve -ofisimiz kampüs içinde olduğu için- lojistik bir destek veriyordu. Bizim için çok elverişli bir modeldi, tabii ki idari işlere bakıyorduk ama asıl olarak tüm enerjimizi derginin içeriğine verebiliyorduk. Fırat’ın dediği gibi de yaklaşık 15 sene bu modelle çalıştık ve içerik anlamında hep bağımsızdık. Küçük bir ekip olmamızın yanı sıra dışarıdan katkı sunan, yazı yazan çok geniş bir ekibimiz olması da avantajlarımızdan bir diğeriydi. Altyazı, sürekli ya da süreksiz katkı sunan insanlarla çok daha geniş bir yapıya da dönüştü zaman içinde. Aramızdan bazıları film üretmeye de başladı örneğin. Sadece yayıncılık alanında değil, kültürel alanda üretim yapan, oldukça fazla yere temas eden bir yapıya evrildi.

F.Y: Okulun içindeyken okul bize sahip çıktı, destek verdi ama bir yandan da bunun melez bir model olduğu biliniyordu. Türkiye’de çok alışıldık bir şey değil. Altyazı’nın entelektüel, yarı akademik bir içeriği var ama bir yandan da aylık dergi yayıncılığı yapıyor, bayilerde satılıyor. Bu pek Türkiye’ye ait değilmiş, bir ara modelmiş gibi görüldü. Bu modelin sallantıda olduğunu içten içe hep hissediyorduk.

Sanırım ara bir model olduğu için sizin gibi örnekler pek çoğalmadı bu yüzden de. Yani size bakıp üniversite içinde benzer bir modelde dergi çıkarmaya çalışan başka örnekler var mı?

S.A: Üniversite kulüplerinin yayınları var örneğin ama onlar kampüs içerisinde kalıyor. Ya da Ankara Üniversitesi’nin dergisi Sinecine var örneğin, ama hakemli akademik bir dergi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde çıkan Sinemasal vardı. Biz akademik bir dergi değiliz, o yüzden biraz daha farklı bir model bizimki.

F.Y: Biz akademik kadroda değildik. Okulda bir sinema bölümü de yok. Belki sinema bölümü olsa daha güçlü bir temele otururdu Altyazı.

Peki, 15 yıl sonra ne oldu? Bu ayrılık süreci neden ve nasıl gerçekleşti?

S.A: Genel olarak üniversiteler giderek daha da artan bir ticarethane mantığıyla yönetilmeye başladı aslında. Aynı zamanda siyasi iklimle beraber her kurum kendi üzerine düşen payı alıyor. Bizim ayrılığımız temelinde ekonomik sebepler yüzünden gerçekleşti. Matbu yayıncılık dünyada da ama özellikle Türkiye’de çok maliyetli bir iş artık. Dijital dönüşüm matbu yayıncılığı da etkiliyor hâliyle. Ama biz matbu dergicilikte inat etmeye karar verdik. Çünkü dijital yayıncılıkta da kendi kendini döndüren bir model kurmak çok zor. Matbu dergicilikteki ısrarımız yüzünden üniversite yönetimiyle karşılıklı olarak ayrılmaya karar verdik bu süreçte. Belki geç bile verilmiş bir karar aslında. Eninde sonunda kendi ayaklarımızın üzerinde durmanın, dernek kurarak faaliyet alanımızı genişletmenin -her tür zorluğu bir yana- bizim adımıza çok daha olumlu sonuçlar doğuracağını düşünüyoruz.

Sinema Derneği hem sinema hem de kültür dünyasında nasıl bir anlam ifade edecek? Neler yapacak bu dernek? Nasıl konumlandıracaksınız?

S.A: Zaten hepimiz Altyazı adıyla ya da değil, sinemayı ilgilendiren meselelerde aktif olarak hep yer aldık, alıyoruz. Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı yürütülen mücadeleden sansüre karşı eylemlere kadar… Hepimiz yaptığımız mesleğe olan saygımızdan, inancımızdan ya da daha genel olarak hak ihlallerine yönelik tepkimizden dolayı her zaman aktif olduk. Aslında halihazırda yaptığımız şeyleri daha derli toplu, bir çatı altında yapmaya karar verdik. Hep yapageldiğimiz şeyleri programlı ve düzenli bir şekilde, başka kurum ve kişilerle dirsek temasında olarak da yapmaya çalışacağız.

F.Y: Altyazı’nın çıkış noktasında, 2001’de söylediklerimiz şunlardı: “Akademik yazıyla popüler dergiciliği bir araya getireceğiz. Dergi film analizi yoğunluklu olacak, sinema dünyasındaki ve özellikle Türkiye sinemasındaki gelişmeleri ve festivalleri de takip edeceğiz” dedik. Festivalle ilgili bir tartışma olduğunda onu dosyalarla, soruşturmalarla tartışmaya açıyorduk. Ayrıca film analizleri yoğun olarak vardı. Ve görsel tasarıma da önem veriyorduk. Film analizi tarafının son yıllarda daha da ağırlık kazandığını belirtmek lazım. Festivallere yazarlarını yollayamadığın noktaya geldiğinde ya da o festivallerde sana yer kalmayınca takip edemiyorsun. Ki iş gücümüz de sınırlı. Her tarafa gidebilen bir yapımız yok.

Ama bir yandan da Türkiye’de sansüre uğrayan çok fazla film olduğu için o filmleri öne çıkararak, o filmlerle ilgili ana akım medyanın yapmadığı içerikler yaparak boşlukları gidermeye çalıştık. Sanatsal ifade özgürlüğünü savunma açısından bir rolü hep oldu Altyazı’nın. İyi tasarımlı, iyi kâğıdı olan dergi yapma kısmında daha mütevazı olmamız gerekiyor. Şimdi ifade özgürlüğünü öne çıkarma zamanı geldi. Zaten mücadelenin, hareketin içindeydik. Sektörden çok kişiyi tanıyoruz, kimin neyi sakladığını, hangi festivalin ne yaptığını içeriden biliyoruz. Bu gibi avantajlarımız da var. Dolayısıyla bugün sinema çevresinde olan bitenleri de iyi okuyabilecek bir yaşa geldik, diyelim. Şimdi bunu değerlendirmenin vakti. Çünkü sinema dünyasındaki olaylar 2015 öncesine nazaran çok daha az gündem oluyor.

Peki şu an nasıl bir sinema ortamı görüyorsunuz?

F.Y: Ben kendi adıma Siyah Bant’a danışmanlık yaptığım dönemde çok fazla sansür vakası olduğunu, ancak bunların itinayla saklandığını gördüm. Festivaller, Bakanlık destek parasını çeker kaygısıyla saklıyordu. Ki gerçekten de kamuoyuna sansür vakaları yansıyınca desteğin yarıya indiği olmuştu. Yani asılsız bir bahane de değildi. Ama öte yandan bütün bu vakaların da görünür olması gerekiyor. Eğer bir haberden dolayı bunlar yaşanıyorsa bu dergicilerin, habercilerin sorunu değil, sistemle ilgili bir sorun. Bakanlık destekleri daha demokratik ve adil olacaksa bunun kamuoyunda görünür olması lazım. Kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla dönen işler sürdürülemez. Bir noktada kamuoyuna yansıyacaktır. Sansürden azade bir yapıya kavuşmak için bu haberleri yapmak gerekiyor. Bu bizim için habercilik, dergicilik dediğimiz şeyin temel öğelerinden biri.

Neden şeffaf bir şekilde ortaya koymak yerine böyle yöntemlerle çalışıldı şu ana kadar?

F.Y: Çünkü Bakanlık destekleri en önemli sorun. Festivaller de, yönetmenler de daha sonra destek alamam diye düşünüyor. Bu yüzden kurumlar ve kişiler çok fazla yara aldı. Birbirine küsen çok kişi oldu. Bunun sürdürülemez bir yapı olduğunu herkes gördü. Altyazı Fasikül: Özgür Sinema’yı yayımlamaya başlamamızın temel nedenlerinden biri bu. Bugün Türkiye’de sinemanın özgürleşmesi için haber takibi yapmak, sansür vakalarını görünür kılmak, kaydını tutmak ve sansüre karşı mücadele verenlerin uğraşlarını görünür kılmak belki her zamankinden daha önemli.

S.A: Meslek birliklerinin de bu anlamda elleri kolları bağlı. Üyeleri de bundan şikâyet ediyor. Herhangi bir vaka olduğunda onlar da hızlı reflekslerle harekete geçemiyorlar. Otonom bir yapı olmanın böyle bir avantajı var. Bir de insanların yalnızlaştığı, bir sürü insanın yurtdışına gittiği bir süreçteyiz, burada bir çatının olması hepimize iyi gelecektir diye düşünüyoruz. En kötü oturur dertleşiriz. Ayağımızı bastığımız zemini paylaşmak iyi gelir. Konuştuğumuz herkes de benzer şeyler söylüyor. Her şeyin teker teker kapandığı, küçüldüğü bir dönemdeyiz. Biz de madem buradayız, buradalığımızı faydalı bir şeye dönüştürelim dedik.

fasikul-kapak-sayi01 (1)

O zaman gelelim burada neler yapacağınıza. Önümüzdeki süreçte ne gibi planlarınız var?

S.A: Dergiyi iki ayda bir matbu olarak çıkarmaya devam ediyoruz. MAFM’da verdiğimiz sinema seminerlerine de devam edeceğiz. Onun dışında da ifade özgürlüğü alanında daha aktif olmaya çalışacağız. Dergiyle beraber Altyazı Fasikül: Özgür Sinema isimli bir ekimiz var. Filmleri gösterilemeyen veya farklı mağduriyetlere uğrayan insanlarla röportajlar yapacağız, fikir yazıları olacak, gündemden haberler olacak, dünyadan örnekler vereceğiz. Setlerdeki cinsiyet eşitsizliği, iş güvenliği gibi konulara da yer vereceğiz. İlk sayımızda örneğin #susmabitsin hareketiyle ilgili bir yuvarlak masa var. Bir internet sitemiz de var: fasikul.altyazi.net. Buradan da tüm içeriklere ve fazlasına ulaşılabilecek.

Eylül ayından itibaren de belgesel gösterimleri yapmayı planlıyoruz. Hem film gösterimleri olacak hem de bu filmler ve konular etrafında sohbetler gerçekleştireceğiz.

F.Y: Altyazı Fasikül’ün içeriği bu etkinliklerle örtüşen bir yapıda olacak. Fasikül’de ortaya koyulan tartışmalar mekanımızda gerçekleştirdiğimiz etkinliklerin de gündemini oluşturacak. Toplu gösterim yaptığımız belgeselcilerin söyleşileri Fasikül’de yayınlanacak. Yani Fasikül’ü aldın okudun bitti gibi değil de o tartışmalarla, birlikteliklerle, konuşmalarla devam edecek bir alan olarak görüyoruz. Sadece İstanbul’da değil, bu etkinlikleri başka şehirlere de taşıma planımız var. Yani sadece bir yayın olmayacak, yayıncılık ve etkinlikler bir arada gidecek.

Ne gibi filmler gösterilecek burada?

S.A: En genel anlamda “izleyiciye ulaşamayan filmler” diyebiliriz. Başka bir sinema salonunda ya da müzede göremeyeceğiniz, izleyiciye ulaşamayan filmleri burada ağırlayacağız.

F.Y: Belgesel sinemaya ağırlık vereceğiz. Çünkü ülkenin hafızası olan belgeselciler hem risk altında üretim yapıyorlar hem gösterim alanları kısıtlanıyor, hem de medyada kendilerine yer bulamıyorlar. Bununla birlikte Türkiye’de belgesel sinema form olarak da kendini yeniliyor, hem anlatısal hem anlatımsal açıdan heyecan uyandırıyor. 

Başka kurumlarla işbirliği yapacak mısınız?

S.A: Evet. Documentarist’le işbirliği yaparak başladık örneğin. Her tür kurumla işbirliğine hazırız. Ki zaten öyle yola çıktık. Bu etkinlikleri ortaklaştırarak, ağlar örerek gideceğiz. İstanbul dışındaki film kulüpleri, sinema kulüpleriyle vb. de işbirlikleri yapmak istiyoruz.

Gösterim planınızda şu an hangi filmler var?

F.Y: Gösterimleri de çok önceden planlamıyoruz. Risk altındaki sinemacıların, kolektiflerin görünürlüklerini ve meşruluk zeminlerini artırmayı hedeflediğimiz için gündeme bağlıyız. Önceden sansür üzerinden vardı baskı, şimdi yargı üzerinden var. Çok fazla sinemacı yargılanıyor ağır ceza mahkemelerinde ve hapis cezası alan belgeselciler var. Gösterimlerin zamanlamalarına bu gündemi takip ederek karar vereceğiz. Risk altında çalışan sinemacıların hangileri için, ne zaman faydalı olur diye düşünerek…

Altyazı Fasikül projesini European Endowment for Democracy kurumunun desteğiyle gerçekleştiriyorsunuz. Bir yandan kamu destekleri azalırken, bir yandan bu tarz uluslararası fonlar artıyor. Sizce bu fonların nasıl bir anlamı var? Ve sizce sürdürülebilir yapılar mı?

S.A: Aslında biz de bu alanda yeniyiz. Tecrübemiz çok yok. Ancak uzun vadede sürdürülebilir olduğundan emin değilim. Şu an Türkiye bu tür kurumların da radarında mesela ama yarın öbür gün olmayabilir. Türkiye siyasi olarak o kadar sıkışmış durumda ki kültür, sanat ve medya alanında uluslararası kuruluşlardan fon almaktan başka bir çare yok gibi görünüyor. Diğer yandan tüm dünyada akademiden kültür sanata bir sürü kurum ve kişi artık fonlarla varlığını sürdürebiliyor ancak. Örneğin akademide bir akademisyen üniversiteye ne kadar para getirebildiği üzerinden değerlendiriliyor artık. Sosyal hakların yok olması, her şeyin esnekleşmesi gibi koşullardan bağımsız düşünemeyiz bunları elbette. Türkiye’de şu an özerk alanda bir şeyler yapmak isteyenler için başka pek bir çare ve kaynak yok gibi görünüyor ve bu tür fonlar çok büyük destek sağlıyor bir sürü kamu faydası sağlamaya çalışan kuruma. Fakat uzun vadede ve daha büyük resme bakınca, sürdürülebilir bir şey mi bu ya da doğru bir model mi ondan çok emin değilim.

Boğaziçi’nden ayrılmadan önce ekonomik anlamda ne durumdaydınız? Son dönemdeki alkol reklamı düzenlemeleri, kağıt ve matbaa fiyatlarının artması sizi nasıl etkiledi?

S.A: Sinema dergiciliğinde sinema sektöründen reklam almak diye bir şey neredeyse yok gibi. Büyük festivaller, büyük dağıtımcılar reklam vermiyorlar. O yüzden yönelebileceğin belli başlı sektörler var ya da belli yerlerde mesela sinemayı ya da Altyazı’yı seven, önemseyen insanlar. Biz önemli bir destek alıyorduk alkol reklamlarından mesela, onların kesilmesi ilk ekonomik darbelerden biriydi, evet. 

F.Y: Kağıt ve matbaa masraflarının artması ikinci büyük darbe olarak nitelenebilir. Okuldan ayrılmadan önce de dergiyi aylık olarak çıkaramayacak noktaya geliyorduk neredeyse. Dijitale dönmekle ilgili de kaygılarımız vardı. Dijitale reklam almak üzerinden hareket ediyorsanız bunun bazı formülleri var. Dünyadan yıldız isimlerin olduğu haberler yapacaksın ve bunu devamlı yapacaksın, siteyi devamlı hareketli tutacaksın ve bu sayede tık’lar gelecek. Bunu belli oranda yapabiliriz ama tamamen yapamayız. Popüler sinemaya karşı bir tavrımız olmadı hiç ama ancak kendi tarzımızda popüler sinemaya dair bir şeyler yapabiliriz. Tamamen tık arttırma ve ilan alma hedefiyle yaparsak Altyazı, Altyazı olmaktan çıkar. Bu noktada fonun çok büyük avantajı oldu. İfade özgürlüğüyle ilgili içerikleri artırma konusunda bize alan açmış oldu. Dijitalde de etkin olmayı hedefliyoruz. Ama sadece tıklamaya bağlı bir model olarak değil.

S.A: Bir de kağıt ve matbaanın yanında dağıtım sıkıntısı da eklendi üzerine. Dağıtım da büyük bir sıkıntı süreli yayınlar için hem ekonomik olarak hem de ulaşabildiğin yerler anlamında. Turkuaz şu an dağıtım alanında tekel gibi, biz geriye kalan diğer tek seçenek olarak Dünya Dağıtım ile çalışmaya karar verdik.

Şu an ekonomik olarak nasıl bir yapınız olacak?

S.A: Dergi maliyetli bir şey ve onun maliyetlerini çıkarmak gerekiyor. Kendi emeğimizi sömürmenin de bir limiti var. Dergicilikte en büyük sorunlardan biri de yazarlara telif verememek, biz de bu dertten çok mustarip olduğumuz için, başkalarına çektirmek de istemiyoruz. Bu yüzden dergiciliğe ek faaliyetler katmamız gerek. Kendi kaynağımızı yaratmak için sürekli düşünmemiz gerek. Daha yolun başındayız ve neyin işleyip neyin işlemeyeceğini biraz deneyerek göreceğiz.

Sinema alanında sansür ve otosansür içselleştirilmiş görünüyor. Uzun zamandır kamuoyunu etkileyen, tetikleyen bir sansür vakasıyla karşılaşmadık. Sizce şu an toplumsal muhalefet bu alanda durdu mu? İnsanlar ses çıkarmanın anlamsız olacağını mı düşünüyor?

F.Y: Benim kendi düşüncem, ses çıkarmanın hâlâ anlamlı olduğu yönünde. Deneyimlerim de bunu söylüyor. Festival yönetimleri çok korkuyor mesela bundan. Ses çıkarılması ihtimaline karşı geri adım attıklarına çok kez tanıklık ettim. Ses çıkarmanın anlamı yok demek, üzerimize düşmüş gölge gibi bir şey. Bu kadar da sözün anlamsızlaştığı bir yere gelmedik. Anlamsızlaştığının düşünüldüğü ve bu yüzden de otosansürün meşrulaştırıldığı, yozlaşmanın meşrulaştırıldığı bir noktadayız daha ziyade. Kriminalize edildiğini, bozgunculuk gibi ifadelerle yaftalanmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Ama etkisiz bir noktada değil şu an. Neyse ki!

Evet 2014’te, Antalya’da Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… belgeseline uygulanan sansürde olduğu kadar geniş bir gündemi olmuyor bugünkü sansür vakalarının. Ama o tür bir olayın bütün Türkiye gündeminde etkili olması, Gezi Direnişi sonrası gibi dönemlere has bir şey. Yine kendi gözlemimden konuşursam festivallerde bir şey olduğunda, çıkarılacak sesin bir gücü olduğunu düşünüyorum. Eğer ortada para desteği varsa Bakanlık’tan çekiniliyor. Kamuoyundan ise her şekilde çekiniliyor. Ses çıkarmak anlamsız bir noktaya gelseydi “Aman canım haber yapın, ne olacak,” denilebilirdi. Öyle bir şey yok, “Aman yapmayın” deniliyor.

S.A: Aile yemeklerindeki problemleri ört bas edici, “Aman tadımız kaçmasın”cı bir tavır vardır ya. Kültür kurumlarındaki de bu “Aman tatsızlık çıkmasın” yaklaşımı yüzünden problemlerin adı dahi konamıyor. Bir kültür sanat kurumunun, festivalin kültür politikası “Oh bu festivali de olaysız atlattık” olamaz. Sen bir ülkenin kültür sanat politikaları alanında öncü olma iddiasındaysan, burada yaşanan problemlerle de baş etmek, onlar konusunda da öncü olmak zorundasın. Eğer sen yapamazsan, senin arkandakiler daha hızlı devrilir. Oysa bugün kendi yağıyla kavrulan bağımsız festivaller dışında ayağını yere sağlam basan pek festival kalmadı gibi görünüyor. Durduğu yerden taviz vermeyen üç-beş festival ya var, ya yok. O yüzden şimdi yapabileceğimiz şey kimsek, ne kadarsak birbirimize güç vermeye çalışmak. Bir sürü insan çok ağır bedeller ödedi, ödüyor; suç teşkil etmeyecek şeyler için ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan insanlar var. Bir yandan da rasyonalitenin olmadığı bir ortamda, bunlardan korkmanın da bir manası yok belki. Kimin başına ne zaman geleceğinin hiçbir kuralı, mantığı yok çünkü. O yüzden rasyonel olan şey, inandığın yerde durmaya, inandıklarını yapmaya devam etmek gibi.

F.Y: Bir de ilkeler üzerinden hareket etmek, ilkeleri ortaklaştırmak gerekiyor. Antalya’daki sansür vakasından ve İstanbul’da Bakur’un engellenmesinden sonra yönetmenler bir araya geldi. Birçok birliktelik oluştu. Belli ilkeler üzerine konuşuluyordu. Siyah Bant da protokol oluşturma konusunda çalışma yapıyordu. Şu anlayışı terk etmek lazım: Otosansür yapıyorum ama biliyorum ki başkası da yapıyor; kendimi böyle meşrulaştırıyor ve otosansür üzerine konuşmuyorum bile, tümüyle inkâr ediyorum. Ya da sansür yapıyorum ama başka bir kurumun da yaptığını biliyorum, o yüzden kimsenin bana hesap soramayacağını düşünüyorum. Herkesin olaylardaki kendi payını sakladığı bu model, sansürün normalleşmesine neden olan şeyin kendisi. Şundan herkes emin olabilir. Biz Altyazı olarak, örneğin yönetmenlere “Sen şunu yaptın, boykotlu festivale filmini gönderdin,” şeklinde yaklaşmayacağız. Hiçbir zaman buradan hareket etmedik. Evet bireysel/kurumsal duruşlar da önemli, ama asıl olarak ilkeleri şekillendirme yönünde bir önemleri var. Bunun ötesindeki kişisel husumetler sansürün normalleşmesine sebebiyet veriyor. Birinin sansürü diğerininkinin meşrulaşma aracı haline geliyor. Oysa bu deneyimler ilkeleri şekillendirmeli. Festivaller, yönetmenler, meslek birlikleri karşılıklı oturur, ilkeler üzerinde konuşur, bunlarda ortaklaşır. Bu ortaklaşma karşısında Kültür Bakanlığı da bu ilkelere yavaş yavaş alışmaya başlar. Tepeden olmayan bir kültür modeli zaten ancak bu şekilde kendini var edebilir.

Bence belli kazanımlar da elde edildi. Eser işletme belgesiyle ilgili ses çıkarıldı. Bu tartışmaların etkili olduğunu düşünüyorum. Ama n’oldu? Eser işletme belgesi sansür aracı olmaktan çıksa da, şimdi ağır ceza yargılamaları üzerinden belgesellere suç atfediliyor. Belgesel yapmanın suç olarak görülebildiği, kamuoyunun da buna ikna edildiği, bu algının normalleşebildiği bir ortamda bu durum devam edecek. Burada önemli olan, şu ya da bu yasa, şu ya da bu belgeden de öte sinemanın üzerine atılmış bu suç algısını ortadan kaldırmak. Bu yüzden Altyazı Fasikül’deki hareket noktamız, kriminalize edilenlere alan açmak, görünürlük kazandırmak, seslerine ses olmak. Ama sadece “Bakın sansür var”, demek için de değil, aynı zamanda nasıl sansürsüz, özgür bir sinema ortamı yaratabiliriz diye birlikte düşünmek için. Yönetmenlerin kendilerine yönelik gerçekleştirilen sansür ve hak ihlallerini anlattıkları, kendi eylemlerinden, sinema pratiklerinden bahsettikleri Serbest Kürsü köşesi de bu yüzden var, yurtdışından sansürle mücadele örneklerine yer vereceğimiz Dünya köşesi de, film seyretmenin de bir hak olduğunu ortaya koyacağını düşündüğümüz Seyir köşesi de. 

S.A: Bir de insanları çok yalnızlaştıran süreçler bunlar. Birini kriminalize ettiğinde sinema camiasından, kültüründen de ötelemiş oluyorsun. Tam da o kendini yalnızlaşmış, güvensiz hisseden, o cesareti hâliyle gösteremeyecek olan insanlara güvenli bir ortam sağlamak gerekiyor. Tekrar çoğalmamız, yan yana durmamız gerekiyor.

Adsız Tasarım Kopyası Kopyası Kopyası Kopyası Kopyası Kopyası Kopyası (13)

Antalya ve Adana’da belediyeler değişti. Sizce bu yıl nasıl festivaller göreceğiz?

F.Y: Belediye festivalleri her zaman sorunlu. Belediyenin el değiştirmesi belediye festivalleri için bir şifa, yeniden başlangıç anlamına gelmiyor. Eğer bu belediyeler, festivalleri özerk bir yapıya doğru yönlendirirse, sansür yapmamak, Kürtçe filmleri dışarıda tutmamak gibi ilkelere uyarsa bu festivallerin sürekliliği olur. Bu festivaller hem sinema alanında, aynı zamanda Türkiye’nin demokratik ikliminde pay sahibi olabilirler. Ama belediyeler derse ki bu festival tümüyle benim kontrolümde olacak, o festivalin ömrü bir sonraki seçime kadar sürer.

S.A: Antalya’da Ulusal Yarışma’nın yok edilmesi gibi büyük mevziler kaybedildi. Şimdi geri dönecek deniyor. Ama kısa film ve belgesel bölümleri geri dönecek mi, belli değil mesela. Her şey bir belgesel üzerinden başladı ama şimdi kimse belgesel yarışması ile ilgilenmiyor.

F.Y: Antalya üzerinden konuşursak, çözüm süreci döneminde Altın Portakal, CHP’nin elinde belki de en özgür yıllarını yaşadı. Ama bu durum, genel ülke siyasetiyle ilişkiliydi. İlk kez Kürtçe belgesel yarışmıştı, Kürt meselesiyle ilgili Kürtlerin çektiği filmler gösterildi, bazı kesimler için çok zor olsa da, 90’lar, JİTEM, faili meçhuller gibi mevzular konuşuldu. Halka açık ortamda kavga kıyamet konuşuluyordu ama konuşuluyordu. Ve Toma’lar da girmiyordu festival alanına. Ama şu an farklı bir durum var. Şu an öyle bir siyaset zemini ülkede yok. Ama ana muhalefetin bunu siyasi konjonktürden bağımsız düşünmesi lazım. Ancak, zamanında yapabildiğini şu atmosferde de yaparsan bunu bir gelenek haline getirebilirsin.

Son olarak yeni mekânınıza dönelim. Boğaziçi Üniversitesi kampüsünden Beyoğlu’na geldiniz. Bu çalışmayı Beyoğlu’nda yapmak sizce ne anlam ifade ediyor?

S.A: Mekânın politikası da konuştuğumuz birçok şeyin parçası aslında. Beyoğlu’na dönmeyi özellikle istedik. Beyoğlu’nun Türkiye sineması anlamında köklü bir geleneği de var. Bir de madem insanlara açık bir mekân tasarlıyoruz, o zaman herkesin kolayca ulaşabileceği merkezi bir yerde olsun istedik. Nasıl ülkeyi, sinemayı bırakmadıysak, Beyoğlu’nu da bırakmayalım istedik.

F.Y: Romantik gelecek ama Altyazı’nın hikâyesi de Beyoğlu’nda başladı. Liv Ullmann’ın Sadakatsiz filminin Emek Sineması’ndaki gösteriminden sonra sinemanın önündeki buluşmada Altyazı fikri oluştu. Geniş Açı’nın Sadri Alışık Sokak’taki ofisine gittik ve ilk toplantımızı orada yaptık. Şimdi “Beyoğlu kaybedildi mi” sorusunun ortalıkta olduğu bir zamanda Beyoğlu’na dönüyoruz ve burada varlığımızı sürdürüyor olmanın bizim için özel bir anlamı var.