Politik hicvin sonu mu geliyor, yoksa sadece biçim mi değiştiriyor? 

Yüksek sesle konuşmayı, görünür olmayı ve kendini sürekli ortaya koymayı bekleyen politik kültürün karşısında geri çekilmenin, sessizliğin ve alaycılığın da bir itiraz biçimine dönüşmesi mümkün. Politik hiciv belki de sona ermiyor, yalnızca etkisini gösterme biçimini ve yöntemlerini değiştiriyor…


FIRAT YUSUF YILMAZ

Politik hiciv en temelde siyasal iktidarı, toplumsal ilişkileri ve kalıplaşmış düşünce biçimlerini mizah yoluyla eleştiren bir ifade biçimi. Karikatür, stand-up gösterisi, internet meme’i veya gündelik şaka gibi farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Çoğunlukla doğrudan bir eleştiri yapar fakat bazen abartıya, absürt kontrastlara ve ironiye başvurur. Söylemeye gerek var mı, bilemiyorum ama çelişkileri görünür kılar. Hicvin ne olduğunu sağduyumuzla az çok anlayabiliriz fakat toplum tarafından nasıl anlaşıldığı ve hangi koşullarda kabul gördüğü konusunda işler karmaşıklaşmaya başlar. Mizahın sınırları, özellikle siyasi gerilimlerin arttığı dönemlerde çok daha fazla tartışmaya açılıyor (Hatta tartışma kısmı atlanarak direkt ceza kısmına geçiliyor). Özellikle dijital medya kullanımının hızlanmasıyla birlikte mizahi ifadeler bağlamından koparılarak farklı anlamlar kazanabiliyor ve ‘provakasyon’ olarak nitelendirilerek hedef gösterilmeye yol açabiliyor. Böylece hiç niyetlenmemişken toplumsal bir tartışmanın merkezine yerleşilebiliyor.

Peki politik hiciv günümüzde nasıl dinamiklere sahip ve siyasal gerilimlerle farklı bağlamlarda nasıl ilişki kuruyor? Hicvin alternatif biçimlerine ve dijital kültürdeki dönüşümüne bakarak ifade özgürlüğünün değişen sınırları üzerine neler söylenebilir?

Mizahın cezası: İktidarın ciddiyeti sarsılırken

Politik hicvin otoritenin ciddiyetini bozma, kutsallığı alt üst etme ve resmi anlatıları tersine çevirme kapasitesi vardır. Hiciv, iktidarın zayıflığını gösterme potansiyeline sahip olmakla birlikte aynı zamanda neyin eleştirilebilir olduğunun sınırlarını açığa çıkarır. Basit bir soruyla devam edelim: Mizah hangi koşullarda yalnızca mizah olmaktan çıkar ve cezalandırılması gereken bir eylem olarak görülmeye başlar?

LeMan dergisinin 26 Haziran 2025 tarihli sayısında, bombardıman altındaki bir şehirden göğe yükselen ve “Muhammed” ile “Musa” isimlerini taşıyan iki kişinin selamlaştığı bir karikatür yayımlandı. Sosyal medyada, çizimin Hz. Muhammed’i tasvir ettiği iddiasıyla tepkiler yükseldi. Dergi ise amacın savaşta öldürülen bir Müslümanı anlatmak olduğunu ve dini değerleri aşağılama kastı bulunmadığını açıkladı. 30 Haziran’da kalabalık bir insan kitlesi derginin Beyoğlu’ndaki binasının önünde toplandı, şeriat yanlısı sloganlar attı ve binaya girmeye çalıştı. Aynı gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. [1] 1 Temmuz’da ilgili sayının toplatılmasına karar verildi. Ardından derginin internet sitesi ve X hesabına erişim engeli getirildi. Karikatürün çizeri Doğan Pehlevan, derginin yayın yönetmeni Aslan Özdemir, yazı işleri müdürü Zafer Aknar, müessese müdürü Ali Yavuz ve grafiker Cebrail Okçu tutuklanırken yurt dışında bulunan genel yayın yönetmeni Tuncay Akgün hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Fotoğraf: AA

Eylül ayında hazırlanan iddianamede altı dergi çalışanı hakkında hapis cezası talep edildi. Süreç, karikatürün içeriğine ilişkin tartışmanın ötesine geçerek yayın özgürlüğü, dini değerler ve politik hiciv üzerindeki yargısal müdahalenin tartışıldığı bir karmaşaya dönüştü. Çizimin ne söylediği konusu askıya alınarak ‘en çok kimin kutsalının’ hedef alındığı tartışıldı.

LeMan dergisi etrafında yaşanan süreç, iktidarın genel bir çerçeve belirleyici olarak sınırları ve ‘toplumsal hassasiyetleri’ belirleme hamlesi olarak okunabilir. ‘Dokunulmaz’ ve ‘tartışılamaz olanı’ tahsis eden hukuki şiddet, hem diğer çizerlere gözdağı vermektedir hem de ‘bir şaka yüzünden’ başınıza nelerin gelebileceğini gösterir.

“Eleştiri seküler midir?’’ kitabında hicve karşı oluşan dini itirazların doğasını tartışan Talal Asad, kolay bir şekilde ideolojik olarak taraf seçmenin tuzaklarına dikkat çeker. Dini itirazların çoğu zaman indirgenerek irrasyonel olarak algılandığını [2] ve manevi olarak incinmenin kendisinin meşruluğunu savunur fakat bunların başlı başına cezai bir yaptırıma yol açmasını desteklemez. Asad’ın yaklaşımı daha çok kimin eleştiri yapmaya hakkı olduğunu, kimin incinmesinin meşru kabul edildiğini ve bu sınırları kimin belirlediğini kamusal bir ölçekte tartışmaya açmak istiyor. Bu tartışma, dini hassasiyetleri tanımakla eleştirinin sınırlarını belirlemek arasındaki ayrımı yeniden düşünmeyi gerektiriyor. İfade özgürlüğü elbette eleştiriden muaf olmak anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, yaratıcı üretimler de eleştiriye açık olmalıdır ancak eleştiri ile cezalandırma arasında bir ayrım yapmak gerekir. LeMan örneğinde devlet kurumları, toplumsal hassasiyetleri araçsallaştırarak gerçekleştirdikleri haksız tutuklamalarla, eleştirinin ancak otoritelerin çizdiği sınırlar içinde kaldığı sürece kabul edileceğini ilan etmiş olur.

LeMan’a benzer bir hedef gösterme sonucunda tutuklanan komedyen Deniz Göktaş, stand-up gösterisi “Ölü Deniz”de yer alan kesitler bahane edilerek kendi ifadesiyle ‘’cümle başına 22 gün hücrede tutuldu.’’ [3] Gözaltına alınabileceğini bildiği halde Türkiye’ye dönüş yapan ve polisin gözaltına alma talebine karşı çıkmayan Göktaş’ın, defalarca provası yapılan bir şekilde sanki suçüstü yakalanmış gibi gözüktüğü videoları basına ivedilikle servis edildi. Şakanın ‘sınırını aştığı’ anı yakalamak isteyen iktidar, mizahıyla herkesi güldüren bir kişinin gülüşünün kesildiği bir sahneyi avlamak için fazlasıyla çaba sarf etmişti. Bunca çabaya rağmen Deniz Göktaş’ın tutukluğu, genel kamu tarafından yakından takip edilen ve komedyenin kendisini ‘’hayatında en az yalnız hissettiği’’ bir sürece evrildi. Böyle olmasının en temel sebeplerinden birisi, Göktaş’ın klasik anlamdaki muhalif tutuklu algısını kamu önünde daha en baştan reddetmesi olabilir. Bu hali, tutukluluk sürecine de yansıyordu.

Komedyen, cezaevine girdiği anda defterine ‘gelecek gösterilerde bu dava hakkında çok fazla konuşma’ yazmış. Ayrıca, gösterisine gelen ve ‘’gündelik hayatlarında [kendisinden] daha cesur davrandığını’’ düşündüğü insanlardan farklı bir konumda olduğu fikrine kapılmıyordu. Bütün kırılganlığı ve yılmışlığıyla birlikte asla hayalimizdeki kahraman değildi. İşte tam da bu yüzden, ülkenin içerisinde bulunduğu bezginliği hem üstlenen hem de bu statik temsili sürekli olarak bozan bir role bürünebildi. ‘’Neşemizi çalamazlar!’’ şeklinde basına yansıyan sloganın, aslında kendisi tarafından ironik bir şekilde söylendiğini ve bu vurguya rağmen kahramanca bir ifade zannedilerek yanlış haliyle yayıldığını açıkladığında büyük bir kırılma oldu. Sonrasında, “Nöşömözü çolomozlor” diyerek sözün romantik ve direnişçi bir slogana dönüşmesini de tiye aldı. Neşemizi bal gibi de çalarlar. Yaptığımız mizahı da mahkemede teker teker açıklatırlar. Fakat iktidarın yapamayacağı şey, güçsüzlüğü konusunda gerçekten samimi olan birisinin gösterdiği beklenmedik direnişin kitleleri etkileme gücünü engellemektir. Tam da bu sebeple, Deniz Göktaş’ın duruşmasında sarf ettiği her savunma cümlesi kamuoyuna oldukça yalın ve çarpıcı geldi.

Mizah ve hiciv, güçsüzlük hissini kolektif bir deneyime dönüştürerek riski paylaşmanın muzip bir yolunu açar ve gülme eylemi, topluca yapıldığında önlenemez bir kahkahaya dönüşebilir. Kolektifleşen hicivden söz etmişken, kişisel kimlik ile politik temsil arasındaki sınırları bulanıklaştıran uzun soluklu bir performans olan Janez Janša projesinden bahsetmeyi gerekli buluyorum.

Janša projesi, [4] Davide Grassi, Emil Hrvatin ve Žiga Kariž olarak bilinen üç sanatçının isimlerini 2007 yılında Slovenya başbakanı olan Janez Janša’nın ismi ile değiştirmeleri ile başlıyor. İsimlerini değiştirerek, parti üyesi olan bu üç sanatçı, böylece partinin ana sloganını ironik bir şekilde devralmış olurlar: “Ne kadar çok olursak, hedefe o kadar hızlı ulaşırız.” Sanatçılar, politik eleştiri yapabilmek için bir araç olarak kendi bedenlerini ve kimliklerini kullanırlar. Aşırı özdeşleşme stratejisiyle hareket ederek, ulusal temsil kalıplarının arka planına yerleştirilmiş bürokrasilerin problematik yapılarının altını çizerler ve kendine mal etmeyi (appropriation) potansiyel olarak yıkıcı bir yere konumlandırırlar. Siyaset, sanat ve günlük yaşamın sınırlarını zorlamayı amaçlayan çalışma, aynı zamanda bir kimlik hırsızlığı denemesidir.

Janša’lar, ellerine geçen her fırsatta isimlerini kamusal alanda çekinmeden kullanırlar. Havalimanı karşılama kağıtları, reklam panoları, resmi evraklar, graffiti çalışmaları, buharlı balonlar, uçak gösterileri, kapı zilleri, tişörtler ve sosyal medya gönderileri… Sonuçta kendi isimlerini kullanıyorlardır ve bu sistem için görünürde bir problem teşkil etmez. 3 Janšas’ın faaliyetleri, sanat sahnesinin yanı sıra daha geniş sosyal ve siyasi alanlarda da ismin sembolik gücünü incelemek için bir araştırma sahası haline gelir. Süreç boyunca kimliklerin yaratılmasında rol oynayan faktörlere işaret ederken özgünlük ve mülkiyet kavramlarını yeniden tanımlayarak; birey ve kolektif, vatandaş ve devlet, sanatsal jest ve ulusal sembol olmak arasındaki ikiliklere salça olurlar. İsim enflasyonu, gerçek Janša’nın güçlü konumunu zayıflatabilir ya da en azından onu rahatsız edebilir mi?

Kör göze parmak bir şekilde politik iddialar ortaya koymayan, hatta kendi anlamını sürekli bozan bir hiciv biçimi, sistemi gerçekten alt üst edebilir mi?

Nihilist kopuş: Hiçbir şeyi ciddiye almamanın radikal politikası

Nihilist mizah, dünyanın anlamlı, tutarlı veya düzeltilebilir bir yer olduğu fikrine duyulan güvensizlikten beslenir. Özellikle Z kuşağının baskın olduğu internet kültüründe bu mizah türü, ekonomik güvencesizlik ve gelecek kaygısı karşısında geliştirilen bir savunma mekanizması olarak işlev gösterir. Shitposting ise bu ifade biçiminin dijital dünyadaki karşılıklarından biri. Bilinçli olarak ‘saçma’, bağlamı kolay okunamayan (hatta çoğu zaman hiçbir bağlamı olmayan) içerikler üretmek ve dolaşıma sokmak şeklinde basitçe temel hatları çizilebilir. Bazen ciddi söylemlerin içini boşaltmak, bazen de zaten absürt olduğu düşünülen gerçekliği daha da absürt hale getirerek ona tepki üretmenin kurnaz bir yolu olarak karşımıza çıkar. Amaç her zaman bir şey anlatmak, güldürmek veya karşılığı olan bir diyalog zinciri başlatmak değildir. Ortak bir deneyimin hızlıca sirküle edilmesine ve paylaşılmasına vesile olabilir ama öte yandan büyük değişimlerin mümkün olmadığı hissini de tetikleyebilir. Çoğu zaman tutarlı bir politik öneri veya çözüm sunmaz, bu sebeple ‘sorumsuz’ olarak nitelendirilebilir. Ancak hakkını yemeyelim, Dünya’nın absürtlüğünü kılçıklarına kadar teşhir eder!

Bu kültürü anlamak için ironi, meta-ironi ve post-ironi arasındaki fark [5] önemli. İronide kişi söylediği şeyin tersini kasteder ve gerçekle olan mesafesi, en azından belirli bir ölçüde anlaşılabilir durumdadır. Meta-ironi, ironinin kendisini de belirsizleştirir ve anlatı çerçevesinin dışını da görünür kılar: Kişi hem bir şeyi söylüyor hem de onunla dalga geçiyor olabilir. İzleyici, ifadenin samimi mi yoksa alaycı mı olduğundan emin olamaz. Post-ironi ise bu ayrımı daha da bulanıklaştırır. Başlangıçta alay etmek için kullanılan bir ifade zamanla gerçekten benimsenebilir veya kişi, bir düşünceyi hem ciddiyetle hem de onun saçmalığının farkında olarak savunabilir. Bu kavramlar dijital mizah bünyesinde doğası gereği iç içe geçebilirler ve birbirine karışabilirler. Buna belirsizlik içinde, Hal Foster’ın, her verili anlamın kolayca bulanıklaştığı çağımıza sorduğu o kritik soruları tekrarlayacak olursak: ‘’Trajediden sonra fars geliyorsa, farstan sonra ne gelir? Kendi çelişkilerini reddeden bir hegemonik düzenin foyası nasıl ortaya çıkarılabilir? Utanmak nedir bilmeyen bir siyasi elit nasıl küçük düşürülebilir?’’ [6] 

Shitposting’in politik imkânı belki tam da bu çıkmazda beliriyor. Deniz Göktaş’a yapılan ters kelepçe tiyatrosu ve cezanın kamera önünde performatif olarak sahnelenmesi, iktidarın günümüzde kaybolan ciddiyeti yeniden tesis etme çabasıdır. İktidar tarafından bir zombi gibi diriltilmeye çalışılan ciddiyete karşı topyekün bir karşı çıkış için politik hicvin ‘akıllı’ ve ‘nüktedan’ niteliklerini terk etme zamanı çoktan gelmiş olabilir. Bu noktada, shitposting’in politik etkisini doğrudan bir direniş biçimi olup olmadığı üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Bir kopuştan elbette söz edilebilir ancak bu kopuşun ortak bir eyleme dönüşüp dönüşmeyeceği de açık bir soru. Mizah, mevcut düzene karşı bir başkaldırı mıdır, yoksa onunla yaşamayı öğrenmenin bir yolu olarak mı karşımıza çıkar? Çeşitli çekincelerden ötürü, Z kuşağının shitposting kültürünü doğrudan politik bir direniş biçimi olarak görmek doğru olmayabilir. Şimdilik bu alanı umutsuzluk ile dayanışma arasındaki sınırların sürekli yeniden kurulduğu bir deneme tahtası olarak değerlendirmek daha isabetli görünüyor. Deneme-yanılma süreçlerinden doğan belirsizlik, meme üretmenin veya shitposting’in kimler için ve nasıl bir ifade alanı açtığı sorularını da beraberinde getiriyor. Belki de asıl mesele, bu alanın -standart politik hiciv yöntemlerinden farklı olarak- hangi öznelliklere ses verdiği ve kimlerin kendilerini burada ifade edebildiğidir. “Utangaç Radikaller: Militan İçe Dönüğün Antisistemik Siyaseti’’nde [7] tarif edildiği gibi, yüksek sesle konuşmayı, görünür olmayı ve kendini sürekli ortaya koymayı bekleyen politik kültürün karşısında geri çekilmenin, sessizliğin ve alaycılığın da bir itiraz biçimine dönüşmesi mümkün. Umutsuzluğun ve depresyonun politik bir dile dönüşüp dönüşemeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Politik hiciv belki de sona ermiyor, yalnızca etkisini gösterme biçimini ve yöntemlerini değiştiriyor…

Evet, neşemizi çalabilirler. Asıl hata, bizde hala bir parça neşe kaldığını ve dayanışma enerjimizin sadece neşeden beslendiğini sanmaları.
—————————————————————————————————————————
REFERANSLAR

1) Sputnik Türkiye, İstiklal Caddesi’nde Leman dergisine tepki: Derginin bulunduğu sokağın giriş ve çıkışları bariyerlerle kapatıldı, Erişim Tarihi: 18.10.2026, Link: https://anlatilaninotesi.com.tr/20250701/istiklal-caddesinde-leman-dergisine-tepki-derginin-bulundugu-sokagin-giris-ve-cikislari-1097473882.html
2) Eleştiri Seküler midir?: Küfre Girme, İncinme ve İfade Özgürlüğü, Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood, Wendy Brown, Açılım Kitap, editör: Selim Karlıtekin, 2015, sf. 39
3) Medyascope, Haftaya Bakış 322, Ruşen Çakır ve Kemal Can, Erişim Tarihi: 20.10.2026, Link: https://medyascope.tv/2026/07/03/deniz-goktas-olayi-cerceve-yasa-chpnin-gelecegi/
4) Performance Art in Eastern Europe, Janez Janša projesi, Erişim Tarihi: 10.10.2026, Link:  https://amybryzgel.wordpress.com/janez-jansa-2/
5) Post-ironi, meta-ironi ve post-hakikat hiciv, Jreg (Greg Guevera), Erişim tarihi: 22.10.2026, Link: https://www.youtube.com/watch?v=nsuSveDAlpI
6) Ya Farstan Sonra? Çöküş Çağında Sanat ve Eleştiri, Hal Foster, Ayrıntı Yayınları, çeviren:  Aslı Önal, 2020, sf. 10-11
7) Utangaç Radikaller: Militan İçe Dönüğün Antisistemik Siyaseti, Hamja Ahsan, Book Works, Londra, 2017, sf. 10-10