Antep’te sanat: “Herkes mülteci sanatçıların görünmez olmasını istiyor”

Tarihi boyunca farklı kültürlerin iç içe yaşadığı bir kent olan Antep’in kültür sanat ortamını, kentin başat mekânlarından Kırkayak Kültür yöneticisi Kemal Vural Tarlan ile konuştuk


ÖZKAN KÜÇÜK

Kentlerin bugün sahip oldukları özelliklerin geçmişten beri taşınıp taşınmadığına bakarız değil mi? Çoğunlukla da yüzyıllar öncesinden taşıdıkları temel özelliklerini bozmaz kentler. Sürekli savaşlarla yüz yüze gelen kentler bile geçmişlerinden kolay kolay koparılamaz. Antep tam da bu konuda araştırılmaya değer bir sınır kentimiz. Ticaret yollarında tarih boyunca bir kavşak noktası olmuş Antep. Bu özelliğinden kaynaklı çeşitli kültürlerin bir arada yaşadığı bir şehir olagelmiş.

Platform olarak merakımızı çeken ise, şehrin geçmişinden beri taşıdığı kültürel zenginliği bugünkü kültür sanat ortamında yansıtıp yansıtmadığı. Biraz uzaktan bakıldığında bu zenginlikten ziyade sanayisi ve zengin mutfağı ile öne çıkarılıyormuş gibi görünüyor. Biz de bu görünmez kılınan zenginliğini hatırlatmaya devam ediyoruz. Bu defa söyleşimiz Kırkayak Kültür yöneticisi Kemal Vural Tarlan ile… Kültür sanat alanında on yıldır faaliyet gösteren Kırkayak Kültür, Antep’e Uluslararası Zeugma Film Festivali’ni kazandıran bir dernek.  Dernek ayrıca, Suriye’deki savaşla birlikte yoğun göç alan kentte göç ve birlikte yaşam üzerine de çalışmalar yapıyor.

Derneğin kurucularından Kemal Vural Tarlan 22 yıldır Ortadoğu’daki Çingene-Dom gruplar hakkında araştırmalar yapan ve daha çok sınırlar üzerine çalışan bir araştırmacı ve aynı zamanda fotoğraf sanatçısı. Haliyle kente dair pek çok şeyi farklı yönleriyle konuşma fırsatımız oldu kendisiyle.

1950’LERDEN İTİBAREN BİR KÜLTÜR SANAT ORTAMI VAR

Antep ekonomisi ve sanayisiyle bölgede başı çeken bir şehir gibi, fakat kültür sanat ortamı açısından durumu pek öyle değil gibi görünüyor.

Kentin kültür sanat hayatı sanayinin gelişkin olduğu kentlere oranla evet, eksik. Burjuvazinin olduğu yerde sanat da gelişir diye bir algı var ama, burada zenginler var fakat bu klasik anlamda bir burjuvazi değil. Sanayi burjuva kültürünü yaratmadı; daha çok aile şirketleri üzerinden büyüyen, feodal bağlara sahip bir sanayisi var. Üretilen artı değer, kültürel hayata istenilen ölçüde etki etmiyor.

Tabii ki, 1950’lerden itibaren burada bir kültür sanat ortamı var. Bizim kurumumuzun adı Kırkayak. 1800’lerin sonlarında kente bir park yapılıyor, Kırkayak Parkı.  O park aslında dönemin valisi tarafından kentin kültür merkezi gibi tasarlanıyor. Antik bir kentten kırk tane sütun getirilip parkın etrafına konuluyor. O sütunlara ayak diyor buradaki halk. İçerisinde bir camlı kahvenin olduğu, diğer taraftan açık hava etkinliklerinin yapıldığı bir tiyatro sahnesinin de olduğu bir park. Onat Kutlar ve Ahmet Ümit gibi insanları Türkiye’deki kültür sanat ortamına kazandıran bir yer de orası. Ben 1993’te Antep’e geldiğimde o parkta halen etkinlikler yapılıyordu. Bu semte de Kırkayak deniliyor. Biz de bu ismi alarak kentin bu sanat hafızasına sahip çıkıyoruz.

1979’da kentte 19 tane sinema salonu vardı. Aslında kendi içerisinde kültür sanat açısından güçlü bir kent. Açıkhava sinemaları var… Onat Kutlar bu şehirden yetişiyor mesela. Ülkü Tamer yine buralı. Kentin aslında kendine göre bir kültür sanat ortamı var ama daha çok sanayisi ve ekonomisi ön plana çıktığı için bu yönü geriye doğru itiliyor ve görünmeyen hale geliyor.

Kentin bir devlet tiyatrosu var. Her zaman sinema salonları, tiyatro salonları vardı. Özellikle Celal Doğan döneminde kültür sanata gerçekten çok önem verilmişti ve kentte birçok kültür sanat alanı yaratılmıştı. Daha sonra gelenler, başkanlar da mekânsal açıdan kültür sanat alanları oluşturdu. Kentin tarihi adliye binası bugün sanat merkezi haline getirildi belediye tarafından. Ama Anadolu kentlerindeki sanat ve zanaata dair kafa karışıklığı ve özellikle geleneksel el zanaatlarının ekonomik yönü, kültür sanatı geriye itiyor. Oluşturulan mekânlar daha çok geleneksel zanaatların kurslarının verildiği alanlara dönüyor. Örneğin bizi eski adliye binasının sanat merkezine dönüştürüldüğü süreçte belediye ve kent konseyi toplantılarına davet ettiler. Oranın kentin modern sanatlar merkezi haline getirilmesi için fikir beyan ettik ve bu konuda farklı ülkelerdeki örnekler üzerinde konuştuk ama sonuç olarak orası birtakım el zanaatları kurslarının olduğu bir sanat merkezine dönüştü. Hatta orada, bu yıl onuncusu yapılacak olan, kentin Zeugma Film Festivali için bir ofis talep ettik. Başta söz verilmesine rağmen, daha sonra yöneticinin değişmesiyle verilmedi. Bunun temel sebeplerinden biri de kenti yönetenlerin kültür sanatı bir eğlence aracı olarak görme anlayışı. Kentteki iş adamına da, sokaktaki insana da sirayet eden bir yanılgı bu.

Biz daha önce iki yıl Onat Kutlar Film Festivali yaptık. Ayrıca bu yıl onuncu yılına ulaşan Uluslararası Zeugma Film Festivali var. Antep’te aralıksız olarak yapılan, bağımsız sinema örneklerine yer veren, Orta Doğu ve dünya sinemasını Türkiye sinemasıyla bir araya getiren bu festivali bir sivil toplum örgütü olarak 10 yıldır yapıyoruz.

‘GASTRONOMİ KENTİ’ CİLASI

Bunun dışında sergiler ile kültür sanat atölyeleri, ulusal ve uluslararası sanatçıların katılımıyla yapılıyor. Tarihsel olarak çok kültürlü bir yapısı olsa da şehrin kültür sanat yönü çok da görünür değil. Belli zaman aralıklarıyla cila atılan bir kent imajı var ve bu cilayı atanlar ya siyasi ya da ekonomik gücü ellerinde bulunduranlar. Onlar tarihsel olarak inşa edilen Anteplilik kimliğine zeval gelmesin diye de çaba sarf ediyorlar.

Mesela 2000li yıllarda kente bir de gastronomi şehri cilası çekildi, UNESCO’nun da desteklediği yeni bir cila.  Antep yemekleri dediğimiz şey aslında, bu kentin, binlerce yıldır kavşak noktası olmaktan kaynaklı farklı kültürlerin yemeklerinin iç içe geçtiği bir yemek kültürü. Tabii ki bu önemli, bugünün dünyasında gastronomi kentleri turistleri çeken, turizm gelirini yükselen kentler. Ama o kentlere gittiğinizde, yemeğin binlerce yıllık serüvenini, tarihsel mirası, kentin geçmişten günümüze gastronomi mirasını, orada tarih boyunca yaşayan toplumların ona katkılarını görür hisseder ve tadarsınız. Kentin tarihi mekânlarını gerçekliklerinden koparmadan ziyaret eder, binlerce yıllık hafızanın hiçbir yönünün dışarıda bırakılmadan sahiplenildiğini görürsünüz. Ancak o zaman sofraya gelen yemeğin her bir aromasını duyumsar ve hissedebilirsiniz.

Ama o mirası yok sayar, salt sonuca odaklanır ve onu da ekonomik olarak kazanç sağlayan bir nesneye dönüştürürseniz o bir ciladan öteye gitmez ve zamanla kentin kültür sanat gibi olması gereken alanlarının üstünü örter ve yaşam alanını daraltarak görünmez kılar.

Yani öyle ki, bir sinema sanatçısı, filmi için buraya geldiğinde, ya da kendi işini sergilemeye geldiğinde bile kendi sosyal medya hesabında baklava ve yemekleri paylaşıyor, film festivaline geliyor ama yemek paylaşıyor…

‘YENİ GELENLERİN’ KENTE KATKILARI

Suriyeli mülteci akımı kentin dokusunu nasıl etkiledi? Kültür sanatına nasıl bir katkısı oldu? 

Göç aslında insanlığın tarihiyle birlikte var olan bir şey ama modern dünyada artık göç ve göçmenlik farklı olgular haline geliyor. Biz Kırkayak Kültür olarak göç çalışmalarımızın hepsini birlikte yaşam eksenli olarak yapıyoruz. Derrida’nın “koşulsuz misafirperverlik” kavramı var, bilirsiniz; radikal kozmopolitizm adı altında göç teorisine bakan. Biz Türkiye’de belki de Suriyeli mülteciler konusunda ilk çalışan kurumlardan biriyiz. 2011’de ben gazeteci ve fotoğrafçı olarak Suriyeli mültecileri fotoğraflayan ilk kişilerden biriydim. Daha sonra sınır ve göçe dair pek çok ülkede çalışmalar yaptım. İlk kim söyledi bilmiyorum ama ben şuna inanıyorum; göçmen/mülteci her bir birey bu çağın kahramanıdır çünkü gittiği her yerde değişime ivme verir, tapuları sarsar, yeni gelen yerli olanın rahatını bozar, ön yargılarını yıkıma uğratır, onu huzursuz eder, bence bu iyi bir şeydir. Toplumsal durağanlığa bir devinim katar, dönüşüme öncülük eder.

Son yıllarda yükselen göçmen karşıtı popülist bir dalga var. Amerika, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde iktidar da oldular ama kaybetmeye başladılar da. Çünkü karşılarında bizim de içinde olduğumuz başka bir dalga var. Yurttaş, vatandaş hareketleri, ‘hoş geldin’ hareketleri, birlikte yaşam hareketleri, inisiyatifler ve sivil toplum var. Biz yeni geleniyle, eskiden burada olanıyla, hepimiz bir arada, farklılıklarımızla, birlikte yaşamak istiyoruz. Bundan başka bir yol olmadığını da biliyoruz…

Kemal Vural Tarlan

Gaziantep, 29 Nisan 2011 yılında ilk kez sınırı geçerek gelenlerden bu yana, tam 10 yıldır daha zenginleşen bir şehir haline dönüştü. Çünkü yeni gelenler kente yeni bir dinamik katarken kentin mekânlarını da farklı kullanıyorlar. Âtıl kalan yerlerini bile yeniden yaşanır hale getiriyorlar.

Gaziantep Suriyeli mülteciler açısından bir merkez şehir olmuş durumda. Çünkü Birleşmiş Milletler’in bütün kurumlarının burada ofisleri var. Uluslararası insani yardım örgütleri Antep merkezli çalışıyorlar. Suriyeli aktivistler, sanatçılar ve politik gruplar hep Antep merkezli çalışıyorlar. Suriye içerisindeki işlerinin de büyük kısmını buradan sürdürüyorlar.

Antep, bir yanıyla yeni gelen mültecilerin katıldığı, diğer yandan da dünyanın her yanından insani yardım ve göç çalışmaları için gelen insanların buluştuğu bir kent haline gelmiş durumda. Yanlış hatırlamıyorsam 2016 yılında kentte, göç alanındaki çalışmalar için dışarıdan gelen 15 bine yakın sivil toplum çalışanı vardı. Ve bu kente hem ekonomik hem de sosyal alanda bir canlılık kattı. Yeni mekânlar, alanlar oluştu.

Kent her anlamda gençleşti ve daha dinamik bir hâl aldı. En büyük kazanan burada sermaye oldu aslında çünkü 100 bini aşkın ucuz iş gücü kentin emek piyasasına girdi. Kayıt dışı alan olabildiğince genişledi. Çocuk ve kadın emeği de cabası. Tabii bunlar insani ve insan hakları alanındaki göçün negatif yönleri. Bugün kent, kayıt dışı ve ucuz emek açısından bir cehenneme dönmüş durumda. Ama diğer yandan yeni gelenler ve onlara insani destek vermek amacıyla gelen eğitimli 10 bini aşkın kişi de var, bu da başka yönden gelen bir göç ama bu da göç.

Çok ciddi bir rakam bu…

Evet. Dünyanın her yanından gelen sivil toplum çalışanları kente yeni bir dinamik, yeni bir enerji de kattılar. Kent o günden bu yana hızla değişen bir hâl aldı. Yani bir yandan evet insani yardım alanında çok fazla proje ve program uygulanırken, ‘cross border’ dediğimiz, sınır ötesi programlar da buradan yönetildiğinden sınırın ötesine ve berisine dair her şey bu kentte yürütülüyor. Diğer yandan da kentin içinde yaşayan 500 bin civarında mülteci var ve hayatın her alanında bu insanlar yer alıyorlar; buna kültür sanat ortamı da dahil tabii ki…

Mültecilerin gelmesiyle birlikte bu insani yardım programlarının yanı sıra kültür sanat programları da uygulanmaya başlandı. Mesela Space of Culture (Kültür İçin Alan) programı gibi çalışmalar kentin yeni hemşerilerinin de kültür sanat alanına girmesini sağladı.

Bir de 2016 yılında Suriye’nin kuzey bölgelerinin radikal İslamcıların kontrolüne geçmesiyle oradaki sanatçılar Türkiye’ye geçtiler ve bir iki yıl kaldılar burada. Onların da yoğun oldukları dönemde kente çok fazla şey kazandırdıklarını düşünüyorum. Ne yazık ki onları burada tutamadık, kendi komüniteleri içindeki radikaller onların burada kalmasını istemediler ve çoğu Avrupa ülkelerine göç etti. Bizim gibi kurumların da burada kalmaları için çabaları yetmedi.

“EVİNİZİN KAPISINI BİRİNE AÇMIŞSANIZ ARTIK KOŞULLARINIZ DEĞİŞMİŞTİR”

Sizin de kültürlerarası diyalog üzerine çalışmalarınız var sanırım, Kırkayak olarak?

Biz Kırkayak Kültür olarak, kentte kültür sanat aktiviteleri yapmak için bir araya gelen bir inisiyatif olarak başladık. Üniversitedeki akademisyenler, kentteki sanatçılar ve farklı meslek gruplarından insanların bir araya geldiği, akademik yönü de olan, bilgi de üreten bir inisiyatif olarak yola çıktık. Amaçlarımızdan biri kente bir film festivali kazandırmaktı. 2008 yılında bir araya gelişlerimiz başlamıştı aslında. Ama 2010 yılında kentteki tarihi bir taş evi satın alıp restore ettik ve orada resmî olarak, Kırkayak Kültür Sanat ve Doğa Derneği olarak çalışmalarımıza başladık.  İki yıl Onat Kutlar Film Festivali yaptık. Sonra bu festival Uluslararası Zeugma Film Festivali’ne dönüştü. Ayrıca fotoğraf sergileri yaptık. Pandemiden önce çarşamba günü yaptığımız düzenli film gösterimlerimiz vardı. Ayrıca dışarıdan sanatçılar getirerek burada, Antep’te etkinlik yapmalarını, sergiler açmalarını sağladık. Bir yanımızla da Orta Doğu’yla akademik olarak ilgileniyoruz.

Biz şuna inanıyoruz; eğer evinizin kapısını ya da ülkenizin sınırlarını birine açmışsanız artık koşullarınız değişmiştir ve yapacağınız her şeyi onların da katılımıyla yapmanız gerekir. Biz de 2012 yılından itibaren gelen Suriyeli sanatçılara mekanlarımızı açtık. O günden bugüne Kırkayak Kültür’ün mekânları birer açık alan olarak hizmet veriyor.  Onların gelip çalışmalarını yapacakları, işlerini sergileyebilecekleri bir açık alan oluşturmaya başladık.  Ama aynı zamanda kadın hakları alanında ve farklı alanlarda çalışan Suriyeli aktivistlere de mekânlarımızı açık tuttuk.  O günden beri de Kırkayak Kültür, hak temelli çalışan kurumlara ve sanatçılara açık alanları sunmayı sürdürüyor.  Şu anda Gaziantep’te iki merkezimiz var bizim. Biri Kırkayak Sanat Merkezi, eski taş evimiz. Diğeri de Göç ve Kültürel Çalışmalar Merkezi. Bir yandan kültür sanat çalışmaları yaparken diğer yandan da yeni gelenlerle ‘birlikte nasıl yaşarız’ı deneyimliyoruz.

Kente yeni gelen komşularımızın kültür sanat alanına katılımlarını sağlamak amacıyla, 2012’den itibaren tüm materyallerimizde ikinci dil olarak Arapça’yı da kullanmaya başladık. Diğer yandan göç alanında bilimsel bilgi ve veri topluyoruz. Kurumumuzun üyesi, yöneticisi ya da dostları olan dünyanın her tarafında çalışan akademisyen arkadaşlarımız var. Göç alanında “birlikte yaşam” eksenli toplumsal uyum programlarını, iyi örnekleri takip ediyor, onları programlarımızda uygulamaya çalışıyoruz. Raporlar, bilgi notları, pilot çalışmaları yapıyor, gönüllü bir araya geliş noktalarını tespit edip oralarda çalışmalar yapıyoruz.

“GÖNÜLLÜ BİR ARAYA GELİŞ NOKTALARINDAN BİRİ DE SANAT”

Biz uluslararası göç deneyimini iyi bilen bir kurumuz. Uluslararası yurttaş hareketiyle, mültecilerle ilgili ‘welcome’ ağı içerisinde yer alıyoruz. Dünyadaki diğer göç deneyimlerini de biliyoruz. Bu deneyimlerden şunu gördük, dünyanın her yerinde yeni gelenlerle eskiler arasında birbirine paralel hayatlar yaşanıyor. Ama bu paralel hayatların belli noktalarında temas noktaları var. Gönüllü bir araya geliş noktaları diyoruz buna. İşte bu gönüllü bir araya geliş noktalarından birisi kültür sanat. Yani insanlar gönüllü olarak bir sinemaya veya bir sergiye gidiyorlar ve orada birbirlerine temas ederek birbirlerini tanıma şansı yakalıyorlar. Bunun dışında bir nokta mutfak kültürü. Yani Suriyelilerden nefret edenler dahi gidip Suriye restoranlarında yemek yiyorlar mesela. Yemeğin de öyle bir temas alanı var.

Biz bu temas noktalarını genişletmeye çalışan bir kurumuz. Kültür sanatı ön plana çıkaran ve orada insanları bir araya getiren bir perspektifimiz var. Birlikte yaşamı ancak buralarda kurabiliriz diye düşünüyoruz. Ayrıca Suriyeli ve Türkiyeli kadınların bir araya gelip yaşamlarını deneyimledikleri bir mutfak programımız var. 2015’ten bu yana Zeugma Film Festivali’ni çok dilli olarak gerçekleştiriyoruz. Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe olmak üzere farklı dillerdeki insanların bir araya geldiği belki de Türkiye’deki tek festival. Festivalde yoğun olarak Suriyeli gönüllüler çalışıyor. Son dört yıldır festivalin bütün tasarımlarını Suriyeli bir tasarımcı yapıyor. Bir araya geliş noktalarını genişletirken yeni yerler de keşfediyoruz. Ve bu çerçevede aktivitelerimizi de çeşitlendiriyoruz.

Seyircinin bu etkinliklere katılımı nasıl? Nasıl bir seyirci var Antep’te?

Festivalimiz genel olarak diğer festivallerdeki gibi %70-80 dolulukta gerçekleşiyor. Öte yandan çok ilginç; sergilerimize mülteciler, yeni gelenler daha çok katılıyorlar. Normali şu olması lazım; sokakta bugün beş kişiden biri yeni gelen. Oranladığımızda %20 gibi bir oran var ama etkinliklerimize gelenlerin oranı %30-40’ı buluyor. Göçmenlik özellikle genç kuşakta kültür sanata eğilimi arttıran bir şey. Kendisini ifade edebildiği alan çünkü; orada var olabiliyor insanlar.

Şöyle şeyler oluyor öte yandan; festival afişlerinde, diğer materyallerimizde, “niye Arapça var?” deyip de gelmeyen insanlar da var. Mülteci karşıtlığı ya da Arap karşıtlığı nedeniyle bir seyirci kaybımız da oldu bu yönden. Ama az önce söylediğim gibi bunu aşacağız; insani olanın bir arada yaşamak olduğunu er ya da geç öğreneceğiz.

Yaptığınız etkinliklerde engellemelerle karşılaşıyor musunuz? Antep’te sansür bağlamında nasıl bir ortam var?

Türkiye’de şöyle bir şey var. Herkes mültecilerin ve mülteci sanatçıların görünmez olmasını istiyor. Belediyeler veya kamu kurumları açısından mülteciyle ilgilenmek oy kaybına yol açan bir şey. O nedenle, billboardlarımızda Arapça da olduğu için asılmak istenmedi mesela. Biz de o zaman kurumsal olarak sizin logonuzu çıkaralım dedik kuruma. Bu kentin %20’si Türkçe bilmiyor, Arapça biliyor ve bu festivali izlemeye onların da hakları var. Çünkü bizim bir hemşerilik yasamız var. Bir kentte yaşayan herkes o kentin hizmetlerinden yararlanabilmelidir diyor bu yasa. Hukuksal olarak da böyle. Statü olarak, kent hukuku açısından o insanla benim aramda, eskiyle yeni arasında bir fark yok aslında. Ama işte üç dört yıl önce billboardlarımız belediye tarafından asılmak istenmedi ama biz astırdık sonuçta. Türkiye’de genel olarak hemen her parti mülteci karşıtlığı üzerinden siyaset yapıyor ve mültecilerle ilgili çalışmalarla oy kaybedeceğini düşünüyor.

Pandemi nasıl etkiledi çalışmalarınızı? Bir yandan dijitale geçildi ama bir yandan da herkes fiziksel etkinlikleri iple çekiyor gibi…

Pandeminin başından beri fiziksel etkinliklerimizi durdurduk. Geçen yıl film festivalimizi dijital ortamda gerçekleştirdik ama artık insanlar bir salonda birlikte film izlemeyi özlediler. Aynı havayı solumak, birlikte konuşmak çok ayrı bir şey. Şu anda artık bizden talepleri var izleyicilerin. Biz de önümüzdeki yaz terasımızda açık hava gösterimleri yapabilir miyiz diye düşünüyoruz. Öte yandan dijital de hayatımızın bir parçası oldu artık.

Bu yıl hem Kırkayak Kültür’ün resmî olarak kuruluşunun onuncu yılı, hem de Zeugma Film Festivali’nin ve Suriyeli mültecilerin ilk gelişinin onuncu yılı. Bu vesileyle bu yılı bir arada yaşam etkinliklerinin yapılacağı bir yıl gibi düşünüyorduk. Suriyeli sanatçılar ve uluslararası kurumların da katkılarıyla etkinlikler yapacaktık. Bakalım salgın buna ne kadar izin verecek.

Ama dijital alanı daha iyi ve etkili kullanmaya başladık. Salgın, mekânı ve mesafeyi ortadan kaldırdı. Daha önce sözünü ettiğim, bir dönem Antep’de yaşayan Suriyeli sanatçıların da içinde olduğu bir dijital sergi hazırlıyoruz şimdi. Yolu Kırkayak’tan geçen yaklaşık on mülteci sanatçının dijital sergisini yapacağız. O sanatçıların büyük kısmı Avrupa’ya geçmek zorunda kaldılar. Çünkü biz o insanlara üretim yapacakları alanlar sunamadık bu ülkede. Film yönetmeni burada bir iki yıl tekstil atölyesinde kayıt dışı çalıştıktan sonra “ne yapıyorum ben?” dedi yani. Bir gelecek tasarımı da sunamadık bu insanlara.

Misafirlik ve geçicilik insanlarda yavaş yavaş bıkkınlığa sebep oluyor. O nedenle birçoğu Avrupa’ya gitti. Tabii bir network’umuz var onlarla ve bu sergiyi tasarlıyoruz. Diğer yandan bir göç okulumuz başlıyor. Uluslararası göç tartışmaları ve dayanışma pratikleri üzerine yaklaşık 10 ülkeden akademisyenler, genç araştırmacılara ve akademisyen adaylarına eğitimler verecek. Ayrıca Bilgi Üniversitesi’nin gençlik festivalinin bir parçasıyız ve liseli çocuklara mekân ve aile fotoğrafları eksenli bir iş yapıyoruz.  İstanbul Tasarım Bienali için bir bölüm hazırladık ve Suriye-Türkiye sınırının her iki tarafındaki zeytin kültürü ve hafızasına dair bir video çektik. Kadınlar yaşadıkları köylerden bize videolar çekip gönderdi zeytine dair.  Ve yine Almanya ve Türkiye’den sanatçıları bir araya getireceğimiz atölyeler yapacağız gelecek günlerde….

Antep kültür sanat mekânları açısından nasıl bir zenginliğe sahip? Salonlar veya sergi mekanları açısından…

Aslında kentte bağımsız sinema salonları yok. Biz bağımsız bir festival olarak salon bulmak için büyük bir çaba sarf ediyoruz ve büyük ücretler ödüyoruz. Ama kentin devlet tiyatrosu salonu, belediye ve üniversitelere ait çeşitli salonları var. Bu salonları kullanmakta bir sıkıntımız olmadı şimdiye kadar ama zaman zaman verilmek istenmediği, zora koşulduğu oluyor. Ve biz bu konuda ısrarcıyız çünkü bu mekânlar kamunun. Yani bu kentte yaşayan herkese ait ve biz bu kentin sivil toplum örgütüyüz, yani kamuyuz. Ama var olan mekânları çok da yaygın kullanamıyoruz.

Zeugma [Mozaik] Müzesi’nin çok güzel salonları var. Orada bir caz festivali yapmak hep hayalimde olan bir şey, ortamı buna çok uygun. Ama sözünü etiğim anlayış sebebiyle bunu yapamadık. Diğer yandan Antep’in şöyle bir sıkıntısı da var; halen mekânları daha klasik bir şekilde kullanma eğilimi sürüyor.

Burası 1.750.000 nüfusu ve 500 bin civarında da yeni geleniyle devasa bir kent. Mevcut kültür sanat mekânları kentin ihtiyacını, potansiyelini karşılayabilecek kadar da değil bu açıdan. Bu nedenle kentin var olan potansiyeli çok görünür de olamıyor.

“ANTEP’İ MÜLTECİ DOSTU BİR KENT HALİNE GETİRMELİYİZ”

Geleceğe dönük olarak kültür sanat potansiyelini nasıl görüyorsunuz? 

Ben şöyle umutluyum, mülteciler kente yeni bir enerji kattılar, kültür sanat alanında çalışan çok fazla sayıda genç var ve kent değişiyor. Tabii bir tehlike de var. Uluslararası kuruluşlar sadece mültecileri destekledikleri zaman, dünya deneyimi şunu göstermiş ki, orada bir gettolaşma oluşur. Yani sadece Suriyeli sanatçıyı desteklerseniz, onun da sadece Suriyeli seyircisi olduğunda, bir getto yaratmış oluyorsunuz. O nedenle biz kentin farklı toplumsal gruplarından sanatçıların bir araya gelip birlikte üretim yaptıkları bir toplumsal uyum stratejisinin olması gerektiğini savunuyoruz. Yani herkes kendi kültürüyle, kendi farkındalığıyla, kendi rengiyle orada olmalı ama birlikte yaratmalıyız. Yani farklılıklarımızla bir arada yaşamayı öğrenip birlikte üretmenin yollarını deneyimleyip öğrenmeliyiz. Ancak o zaman bir Antep modelinden bahsedebiliriz. Yaşadığımız kenti, Antep’i göçmen/mülteci dostu bir kent haline getirmeliyiz. Bunun için dünyayı yeniden keşfetmeyeceğiz. Ülkelerin, insanlığın modern göç alanında yaklaşık yüz yıllık deneyimi var. Bu stratejiyi, onlardan öğrenip, kendi coğrafyamıza, sosyolojimize, gerçekliğimize uygun yeniden yorumlayıp, oluşturacağız.  Herkes için onurlu bir geleceğin olduğu bir dünya hedefimiz olmalı.

Gençler açısından baktığımda Antep’in gelecek için umut veren bir yanı var. Çünkü küçük küçük inisiyatifler var. Pandemi tabii hepsini durdurdu gibi oldu ama bu bir potansiyel olarak duruyor. Gelecekte kentin kültür sanat yönünden daha görünür olacağını düşünüyorum.

Yeni gelenlerle daha verimli bir ilişki yakalandığında değişimin de önü açılacak değil mi?

Yukarıda bahsettiğim, hataları yapmadan, gettolaşmayı önleyebilirsek, yani herkes kendi cemaatine seslenmeyi bırakabilirse, sanayi olarak da gelişen bir kent olduğu için hızla değişeceğini düşünüyorum Antep’in.

Biz, yeni gelenlerin bu ülkede insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşamaları için bir alan sunabilecek miyiz, onların evrensel hukuk açısından haklara sahip oldukları bir sistem kurabilecek miyiz?  Elbette bu biraz zaman alacak çünkü biz modern anlamda göç deneyimi olmayan bir ülkeyiz. Ensar-muhacir ilişkisi hak eksenli, eşitliğe dayanan bir ilişki sağlamıyor.  Misafirperverliğimiz sorunlu aslında. “Sen buranın yabancısısın” diyoruz bu insanlara on yıldır. Suriyeli mülteciler geçici ve misafir statüsünde kaldıkları sürece hep gitmek isteyeceklerdir. O gitmek isteği aslında yaratım yapmalarına da engel olacak bir şey.

Bir arada yaşayıp birlikte yeniden bir şeyler yaratmalı ve toplumu da kendimizi de değiştirmeye çalışmalıyız. Antep’i mülteci dostu bir kent haline getirmeliyiz…