FIRAT YUSUF YILMAZ
Sanatsal ifade özgürlüğünü savunan ve her sene kültür-sanat alanına yönelik baskıları belgeleyerek raporlayan uluslararası insan hakları kuruluşu Freemuse, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Güney Asya’ya 2025 yılı boyunca kültür-sanat alanına yönelik baskıları kayıt altına alan kapsamlı raporunu geçtiğimiz aylarda yayınladı. Freemuse’un hazırladığı bu yıllık raporlar genellikle hükümetler, Birleşmiş Milletler kurumları, akademi ve kültür-sanat çevreleri tarafından referans alınan kaynaklar olmasının yanı sıra, dünya çapındaki siyasal dönüşümlerin kültürel alandaki yansımalarını görünür kılan politik metinler olarak da biliniyor.
Bu yazıda Freemuse’ün 2025 yılını kapsayan ve Türkiye’yi de dahil ettiği “The State of Artistic Freedom 2026” raporunu bütün yönleriyle incelemeye çalışacağım. Ancak raporu değerlendirmeye başlamadan önce, geride bıraktığımız yılın öne çıkan başlıca toplumsal ve sanatsal olaylarını hatırlamak iyi olur.
2025 yılı savaşların, kalabalık protestoların ve kültürel tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemdi. Gazze’de devam eden savaştaki talanda birçok kültürel miras alanı, müze, kütüphane ve sanat kurumu da zarar gördü. Haziran ayında yaşanan İsrail-İran çatışması bölgedeki siyasi gerilimi artırırken Sudan, Ukrayna ve Myanmar gibi çatışma bölgelerinde insanlar ağır baskılar altında hayatta kalmayı sürdürdü. Aynı dönemde Sırbistan’da yüz binlerce kişinin katıldığı öğrenci protestoları, Kenya’daki gençlik hareketleri ve farklı ülkelerdeki hükümet karşıtı gösteriler yılın toplumsal olayları arasındaydı. Kültür-sanat alanında Filistin ile dayanışmada bulunan çeşitli sergiler iptal edildi, meseleyi yok sayan festivallere yönelik boykot çağrıları yapıldı ve kurum içi krizler yaşandı. Ek olarak, yapay zeka ile üretilen eserlerin yaygınlaşması sonucu telif haklarına ilişkin sorunlar patlak verdi. Afganistan’da ise Taliban’ın müzisyenlerin ve kadınların kültürel yaşamdaki varlığına yönelik yasakları devam ederken İran, Rusya, Türkiye ve başka birçok ülkede sansür, ifade özgürlüğü ve sanatçıların kamusal rolü üzerine tartışmalar mevcuttu.
Rapor, sanatsal özgürlüğe yönelik baskıların, münferit sansür vakalarının ötesine geçerek kültürel alanın neredeyse tamamını kapsayan “yapısal ve kurumsal bir rejim halini aldığını” gösteriyor. Demokratik olduğu varsayılan ülkelerde bile kurumsal baskıların, vahşileşen gözetim mekanizmalarının ve sistematik engellerin giderek arttığı görülüyor.

Gazze’de çocuklar ve yetişkinler için performans sergileyen müzik öğretmeni ve gitarist Ahmed Abu Amsha’nın YouTube kanalından ekran görüntüsü.
Raporun dikkat çektiği noktalardan bir diğeri de, bu baskı mekanizmalarının devlet kurumlarının sınırlarını aşarak daha fazla yaygınlaşması. Devletin kurumsal yapısından kaynaklı kültürel daralmalara eklemlenen özel kurumların da bu kurumsal baskı rejimine çoğu zaman uyumlandığı belgeleniyor. Kurumların “tarafsızlık politikası”, politik riskten kaçınmanın başka bir yolu olarak karşımıza çıkıyor ve kültür-sanat alanının yalnızlaştırılmasına katkı sağlıyor. Kurumlar, baskının etkilerine maruz kalan yapılar olmaktan çıkarak bu baskı düzeninin sürekliliğine katkıda bulunan aktörlere dönüşebiliyor. Ezcümle, kamusal meselelerden uzak durmayı kurumsal bir ilke olarak benimseyen yapılar aracılığıyla eleştirel ifade alanları daralırken kültürel üretimin toplumsal bağları da zayıflıyor. Birleşik Krallık’ta Filistin’le ilişkili sanat etkinliklerinin “güvenlik” gerekçeleriyle iptal edilmesi, Avustralyalı sanatçı Khaled Sabsabi’nin geçmişte yaptığı işlerde Hizbullah lideri Hamallah’a ve 11 Eylül saldırılarından görüntülere yer verdiği için Venedik Bienali sanatçısı statüsünün alınmaya çalışılması, yine Venedik Bienali’nde Güney Afrika’nın Filistin’i anan projesinin durdurulması ve Latin Amerika’da Filistin’le dayanışma etkinliklerinin çeşitli kurumlar tarafından kaldırılması söz konusuydu.
Rapordaki ikinci en önemli nokta ise sansürün doğrudan bir yasaklama biçiminde işlemek yerine, alanda genelleştirilmiş bir korku yaratarak yerini otosansüre bırakması. Fon alamama korkusu, izole edilmek, kamuoyu baskısı gibi birçok farklı etken sanatçıları kabuklarına çekilmeye itiyor. Bu duruma paralel olarak, “toplumsal hassasiyetler” ve “kamu düzeni” bahane edilerek kültür-sanat alanına yönelik gerçekleştiren engellemelerin katmanlı bir baskı ağı ürettiği görülüyor. Sanatçılar genel olarak hedef gösterilme, kendilerine soruşturma açılması ya da linç kampanyaları nedeniyle ‘’belirli konuları baştan üretmemeye’’ meylediyor. Dini gruplar, milliyetçi oluşumlar ve çevrimiçi linç kampanyalarının ise baskının ana aktörleri haline geldiği görülüyor. Manchester’daki HOME sanat merkezinin Filistin’le dayanışma içeren bazı etkinlikleri programından çıkarması ve Berlinale 2024 sonrasında festival yönetimi ile konuşmacılar üzerinde oluşan politik baskının 2025 boyunca Alman kültür alanında daha temkinli ve kontrollü bir iklim yaratması bu eğilimin kurumsal düzeydeki yansımaları arasında yer alıyor. Benzer şekilde, İran’da savaş bahanesiyle güvenliğin artmasıyla birlikte sanatçıların “düşmanla işbirliği” ya da “ulusal güvenliğe tehdit” suçlamalarıyla hedef alınması, baskının sadece fiili cezalandırma yoluyla işlemediğini gösteriyor. Sanatçılar doğrudan zulüm görmeseler bile ‘’bu durumun artçı etkileri korku, ifade alanlarının daralması ve giderek yaygınlaşan bir otosansür biçiminde’’ hissediliyor.
Raporun en akut yanlarından birisi de savaş ve kültürel yıkım ilişkisi. Gazze, Sudan, Ukrayna ve Myanmar örnekleri üzerinden savaşın kültürel hafızayı da hedef aldığı aktarılıyor. Rapora göre müzelerin, tiyatroların, kültür merkezlerinin, arşivlerin ve tarihi yapıların yok edilmesi sıklıkla gerçekleşiyor. Sudan örneği ise kültürel alanın savaş ve otoriterleşme koşullarında nasıl daha fazla kırılgan hale geldiğini gösterirken ülkedeki müzelerin, tiyatroların ve arşivlerin yağmalanarak kültürel alanın fiziksel olarak da ortadan kaldırıldığını ortaya koyuyor. Özellikle Gazze, ‘’kültürel yok oluşun nasıl bir hafıza silme pratiğine dönüştüğünü’’ gösteriyor. Kültürel alanın, savaşın doğrudan hedeflerinden biri haline geldiğinde neler olabileceğine uzun bir süredir tanıklık ediyoruz zaten. Freemuse raporunda da soykırıma karşı ses çıkarmak isteyen aktivistlerin küresel ölçekte sansürlendiği görülüyor. Filistin’e destek veren sanatçıların konserlerinin iptalleri, kendilerine açılan soruşturmalar, fon kesintileri ve kurumsal baskılar savaşın kültürel alandaki etkilerinin çatışma bölgeleriyle sınırlı kalmadığını ve sadece fiziksel yıkımla sonuçlanmadığını ortaya koyuyor.
Raporda öne çıkan bir diğer mesele, hukukun kültürel alan için bir baskı aracı haline gelmesi. “Lawfare” kavramının üzerinde fazlasıyla duruluyor ve terör yasalarının kültürel-sanatsal ifadeyi kriminalize etmek için kullanıldığı irdeleniyor. “Türkiye, İran, Rusya, Myanmar ve Birleşik Krallık gibi farklı siyasal bağlamlarda benzer örüntülerin görülmesi önemlidir” şeklinde kritik bir not düşülmüş.

Osman Kavala
Türkiye’de Osman Kavala’nın uzun süreli tutukluluğu, Kürt müzisyen Pınar Aydınlar hakkında verilen hapis cezası, İran’da protest müzisyenlere yönelik davalar ve Birleşik Krallık’ta Filistin’i destekleyen açıklamalar yapan müzisyenler hakkında soruşturma açılması farklı siyasal bağlamlarda benzer “güvenlik söylemlerinin” sıklıkla devreye girdiğini gösteriyor. Sanatçıların “terör propagandası”, “aşırılık” ya da “kışkırtıcılık” suçlamalarıyla hedef alınması, politik eleştiri yapan kişilerin devlet için bir iç güvenlik meselesine dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor. Benzer bir kanaldan, raporda “yabancı ajan” (foreign agent) yasalarının kültürel alan üzerindeki etkisi vurgulanıyor. Uluslararası kaynaklardan fon alan sanatçılar ve kültür kurumları “ajan”, “hain” ya da “dış güçlerle bağlantılı” olarak damgalanıyor. Bu baskılar aynı zamanda uluslararası dayanışmayı da kriminalize ediyor ve ‘’kültürel izolasyon rejiminin’’ parçası haline geliyor. Böylece, “kültür politikası ile siyasi kontrol arasındaki sınır tehlikeli bir şekilde bulanıklaşıyor” ve baskı ortamının sınırı genişliyor.
Toplumsal cinsiyet ve queer ifade alanları üzerindeki baskılar da raporun ana duraklarından birisi. Kutsal değerlere saygısızlığın ve dine hakaretin suç sayılması ise bu baskıların temel dayanaklarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle “aile değerleri”, “ahlak” ve “toplumsal düzen” söylemlerinin queer söylemler üzerinde yoğunlaşması çoğu ülkede görülüyor. Bu noktada, 2025’in Türkiye’de “Aile Yılı” olarak ilan edildiğini anmakta fayda var. “Aile Yılı”nın ilanıyla birlikte LGBTİ+ varoluşların kamusal tehdit olarak çerçevelenmesi, Rusya ve Macaristan gibi ülkelerde görülen kültür politikalarıyla benzer bir hatta konumlanıyor. Baskı türleri ve yöntemleri birebir aynı değil elbette. Rusya’da LGBTİ+ görünürlüğünü hedef alan yasal düzenlemeler queer sanat etkinliklerini ve kültürel üretimlerini topyekün baskı almaya odaklanıyor. Macaristan’da ise Onur Yürüyüşleri yasaklanıyor ve LGBTİ+ varoluşlar kamusal alandan dışlanmaya çalışılıyor. Slovakya’da LGBTİ+ temalı kültürel etkinliklere verilen kamu destekleri kesilirken Türkiye’de LGBTİ+ festivalleri ve film gösterimleri bile yasaklarla karşılaşıyor. Afganistan’da ise Taliban yönetiminin, kadınların şarkı söylemesini ve kamusal alanda sanat üretimini yasaklaması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin uç örneklerinden biri.
Raporda dijital alanın “çelişkili karakteri’’ de önemli bir yer tutuyor. TikTok, Instagram ve YouTube gibi platformlar sanatçılar için yeni ifade alanları yaratırken aynı zamanda kesintisiz gözetim alanlarına dönüşebiliyor. Özellikle “hiciv ve mizah içeriklerinin geniş kitlelere hızla ulaşabilmesi’’, otoriter yönetimler açısından tehdit olarak algılanıyor. Tanzanya’da devlet başkanına satirik bir yaklaşımla eleştiri yapan bir dansçının ve Togo’da bir şarkıcının benzer sebeplerle tutuklanması birbirine yaklaşan örüntüleri ifşa ediyor. Dijital mecralara en yakın olan müzik ve sinema alanı ise raporda özellikle hedef alınan sanat dalları olarak belirtilmiş. Rapçiler, belgesel sinemacılar ve bağımsız film üreticileri birçok ülkede doğrudan baskıyla karşılaşıyor. Bu durumun muhtemel bir nedeni, bu mecraların ‘’kolektif duygulanım’’ yaratma kapasitesi ve hızlıca sloganlaşıp politik hafıza üretimine katkı sağlayabilmesi. Birleşik Krallık’ta Filistin için açıklamalar yapan rap gruplarına yönelik soruşturmalar, Myanmar’da belgesel yönetmeni olan Shin Daewe’a verilen ömür boyu hapis cezası ve İran’da bağımsız sinema üretimine yönelik baskılar bu müdahalelerin somut örnekleri olarak gösterilebilir.
2024 ve 2025 yıllarını kapsayan Freemuse raporları arasında belirgin bir politik çerçeve değişimi bulunmakta. Öncelikle, V-Dem (Varieties of Democracy Institute tarafından yürütülen çalışma, dünyadaki ülkelerin demokrasi düzeylerini ölçen en kapsamlı veri setlerinden biri) verilerine referansla dünya genelinde demokratik standartların 1980’lerin seviyesine gerilediğinin vurgulanması oldukça önemli. Freemuse’ün 2024 yılını kapsayan raporu daha çok sanatsal özgürlüğe yönelik ihlalleri belgeleyen bir insan hakları raporu niteliği taşırken 2025 raporu ise bu ihlalleri ‘’küresel demokratik gerileme’’, savaş politikaları ve denetimin orantısız artırılması süreçleriyle ilişkilendiriyor. Bu yönüyle 2025 yılını kapsayan rapor, baskıları belgelemekten öteye geçerek kültür-sanat alanının otoriterleşme koşullarında nasıl yeniden yapılandırıldığını tartışan bir metne dönüşüyor. 2024 raporunda, ağırlıklı olarak spesifik sansür vakalarına genişçe yer verildiği kolaylıkla tespit edilebilir. 2025 raporunda ise savaşın kültürel yaşam üzerindeki genel etkilerine dair yorumlar ve analizler daha baskın hale geliyor. Buradan hareketle, Ukrayna, Sudan ve İran örneklerinde savaşın kültürel ekosistemleri nasıl parçaladığı ve sanatçıları doğrudan hedef haline getirdiği tartışılmakta. Özellikle Sudan’da devam eden iç savaş sırasında müzelerin, arşivlerin, kültür merkezlerinin yağmalanması ve sanatçıların ülkeyi terk etmek zorunda kalması büyük bir kayıp olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye değerlendirmesi, 2024 raporunda “gerilimli bir ortam” ifadesiyle anılırken 2025’te “sistematik sansür” çerçevesinde ele alınması da bir yıl içindeki dönüşümün bir diğer göstergesi. 2025 raporunda Türkiye, sınıf atlayarak “sanatın sistematik sansürün gölgesinde kaldığı” bir örnek olarak konumlandırılıyor. Terörle mücadele mevzuatının suistimal edilerek yorumlanması sonucunda, protestolara katılan sanatçılara yönelik gözaltı ve davalara varan farklı uygulamaların ısrarlı bir baskı rejimi ürettiği vurgulanıyor.

ABD’de yüzlerce sanat kurumu ve profesyoneli, sansüre ve kurumsal otosansüre karşı ülke çapında bir bildiriye imza attı. İllüstrasyon: Collective Courage.
Öte yandan rapor yalnızca sanatsal özgürlüğe yönelik baskıları belgeleyen karamsar bir tablo sunmuyor. Aynı zamanda bu baskı koşullarında ortaya çıkan dayanışma ve direniş pratiklerini de görünür kılıyor. Alternatif kültür-sanat ağları, sürgünde kurulan dayanışma mekanizmaları, yeni sergileme biçimleri ve dijital dolaşım stratejileri, sanatçıların baskı karşısında ürettiği müşterek alanlar olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede sanatçıların baskının mağdurları olmanın ötesinde, yeni örgütlenme biçimleri geliştiren ve kolektif mücadelelerin parçası olan aktörler olarak ele alındığını da görüyoruz. Çünkü özellikle Gazze, İran ve Afganistan örnekleri, sanatsal üretimin baskı koşulları altında tanıklık üretme ve hafıza oluşturma pratikleriyle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gazze’de sanatçıların enkazdan bulduklarıyla ürettikleri eserler ve bombardıman altındaki bölgelerde müziğin bir umut üretme aracı olarak kullanılması bu çıkarımı güçlendiriyor. İran ve Afganistan’da ise yeraltına sürülen sanatçı toplulukları alternatif kamusal alanlar yaratıyor. Bütün bu örneklere ek olarak, Avrupa genelinde sanatçıların Avrupa Sanatsal Özgürlük Yasası etrafında yürüttükleri savunuculuk faaliyetleri ve bu sene Venedik Bienali’nde gerçekleşen sayısız protesto da sayılabilir. Son olarak yukarıda da belirttiğim gibi, Avustralyalı sanatçı Khaled Sabsabi’nin Venedik Bienali’nde sanatçı statüsünün önce alınıp sonrasında sanat çevrelerinin yoğun tepkisi ve kamuoyu baskısı sonucunda kurum tarafından iade edilmesi de sadece bir sansür örneği olarak değil, aynı zamanda sanat alanındaki dayanışmanın ve savunuculuğun etkisine dair bir örnek olarak dikkat çekiyor.
Dolayısıyla Freemuse’ün 2025 yılına dair raporu, kültür-sanat alanına yönelik baskıları belgelemekle yetinmiyor; aynı zamanda savaşlar, otoriterleşme eğilimleri ve demokratik gerileme süreçleri karşısında kültür-sanatın nasıl bir tanıklık ürettiğini gösteriyor.
* Kapak fotoğrafı: Kaliforniya’daki Pepperdine Üniversitesi yöneticilerinin sansürlediği, sansür ve engelleme konulu “The Video Call to Arms” adlı eser.
