OĞULCAN ÖZGENÇ
Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik sansür dökümü, geçen yıl tek kelimeyle “perperişan” bir tabloyu ortaya koyuyordu. “Aile Yılı” ilan edilen 2025 yılına paralel olarak LGBTİ+lara yönelik bir nefret politikası yürütüldü. Yine geçen yıl 11. Yargı Paketi yasa taslağında “Aile kurumunun korunması, toplumun genel ahlak ve değerlerine yapılan saldırıların önlenmesi, tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla daha etkin mücadele edilmesi amacıyla toplumsal yapıyı tahkim eden ve insan onurunu koruyan” düzenlemeler öngörülmüştü. Bu düzenlemeler, gelen tepkiler üzerine “şimdilik” geri çekildi.
2026 yılı bu karanlık tabloyu değiştirmek bir yana, neredeyse olduğu gibi devralmış durumda. Kültür-sanat alanı da, konu LGBTİ+’lar olduğunda sessizliğini koruyor. Kurumlar ise bu sessizlikle, iktidarın LGBTİ+ karşıtı politikalarına doğrudan ya da dolaylı biçimde eşlik ederek sansürü yeniden üretiyor.
Bu yıl LGBTİ+’lara yönelik sansürün en çarpıcı örneklerinden biri, listeye ilk sıralardan girdi bile: İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), 2014’ten bu yana İstanbul Film Festivali programında kuir filmlere yer veren “Nerdesin Aşkım?” bölümünü geçen yıl kaldırmıştı. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ile İstanbul Trans Onur Haftası buna yönelik olarak festivale boykot çağrısı yapmıştı. Gelen tepkilerin ardından festival yönetimi, seçki için yeterli sayıda filme ulaşamadıklarını öne sürmüş ve “Önümüzdeki yıl bu bölümü yeniden programa almayı planlıyoruz” demişti. Oysa öyle olmadı ve LGBTİ+’lar için İstanbul Film Festivali’nde perde yine karardı.
Peki, “Nerdesin Aşkım?” seçkisinin iki yıl üst üste, LGBTİ+’lara yönelik şiddetin ve nefretin iktidar eliyle kışkırtıldığı bir atmosferde, programdan çıkarılması bize ne söylüyor? Kuşkusuz bu meselenin bir boyutu; güven, sorumluluk, kurumsal tutarlılık ve hesap verebilirliğe dair. “Artık bunları beklemiyoruz” diyenler ya da bu perspektifi fazlasıyla iyimser ve hayalci bulanlar olabilir. Ama tam da bu normalleşmeye karşı, hatırlatmakta ısrar etmek gerekiyor.
Festival programından “Nerdesin Aşkım?” bölümünün kaldırılması bir seçkinin yokluğundan ibaret değil; tutulmamış bir taahhüdün göstergesi. Kültür-sanat kurumlarının kamuyla bir güven ilişkisi kurması gerektiği ve bu ilişkiyi tutarlılıkla sürdürmekle yükümlü olduğu düşünüldüğünde, “Nerdesin Aşkım?”ın yine program dışı bırakılması bu sorumluluğun askıya alındığını gösteriyor. Dahası, izleyiciyle kurulması gereken ilişkiyi yok eden söz konusu sansürün, herhangi bir açıklık ya da hesap verme iradesiyle sunulmaması, kurumsal tutarsızlığı kalıcı bir pratiğe dönüştürüyor. Öyle ki, geçen yıl en azından bir açıklama yapan İKSV, bu yıl yinelenen boykot çağrılarına karşı hâlâ sessiz.
Bu sessizlik, izleyiciyi ve bu alanı edilgen varsayan bir yaklaşımın da ifadesi. Oysa son yıllarda gördüğümüz şey tam tersini söylüyor: İzleyici ve üretici edilgen değil; programlara, kararlara, sansüre karşı sözünü söylüyor, itiraz ediyor. Kültür kurumlarıyla kurulan ilişkinin tek yönlü olmadığını hatırlatan boykot çağrılarına, eleştirilere ve LGBTİ+’lara ait alanın korunması taleplerine sessiz kalan İKSV ise bu ilişkileri tanımadığını ya da tanımamayı seçtiğini gösteriyor; kendisini kamusal bir tartışmanın dışına çekiyor.
Tüm bunlarla birlikte, İKSV’nin sansürünün bilinçli bir geri çekilme ve silme pratiği olduğunun da altını çizelim. Yönetmen Gizem Bayıksel’in X hesabından yaptığı paylaşım bu durumu ortaya koyuyor: Elias Giannakakis’in yönettiği “Mahi” isimli film, 80 yaşındaki trans bir kadının uyum süreci sonrasına odaklanmasına rağmen, festival programında bu bilgi açıkça yer almıyor. Bu tür tercihler, doğrudan yasaklamadan farklı olarak LGBTİ+ varoluşunu silikleştiren, görünmez kılan bir sansür biçimine işaret ediyor. Yani ortada sadece “göstermemek” değil, gösterirken dahi eksilterek, geri çekerek sunmak var.
Kültür-sanat alanında giderek belirginleşen bu “risk almama” ve geri çekilme hali, klasik sansürden farklı olarak “görünmez”, “tartışması zor” ama etkisi son derece güçlü bir mekanizma kuruyor. Sansür, ilk bakışta yasak gibi görünmüyor; eleştiriler kimileri için “abartı” gibi tınlıyor, sorumluluk belirsizleşiyor. Zamanla bu durum istisna olmaktan çıkıp kural haline geliyor. Sansür tekil bir müdahalenin ötesinde, kültür alanının işleyişine sinmiş bir zemine, özellikle LGBTİ+’lar için görünürlüğün sınırlarını baştan belirleyen bir çerçeveye dönüşüyor. En sarih haliyle söyleyelim: İstanbul Film Festivali’nde zemin bundan böyle sansür, ve üzerine kurulan her şey bununla şekilleniyor.
Elbette İKSV’nin uyguladığı sansürü, iktidar mekanizmasından ve içinde bulunduğumuz politik iklimden bağımsız düşünmek mümkün değil. Türkiye’de LGBTİ+’ları hedef alan düzenlemelerin neredeyse altı ayda bir gündeme geldiği, nefret söyleminin kurumsal düzeyde yeniden üretildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu iklimin kültür-sanat alanına yansıması ise çoktandır istisna değil, süreklilik kazanmış durumda: Filmlere verilen desteklerin geri çekilmesi, festivallerin yasaklanması, dijital mecralarda “belgesel” adı altında yayılan nefret içerikleri, kültür-sanat üreticilerinin iktidar tarafından aile odaklı üretimlere yönlendirilmesi…
Tam da bu atmosferde, susmayı tercih etmek ve “Nerdesin Aşkım?” bölümünü programdan çıkarmak, İKSV’nin nasıl bir pozisyon aldığını saklanamaz hale getiriyor. Bu karar, sanat alanının mevcut “sansürcü” ve “LGBTİ+ düşmanı” politik iklimle uyumlanmasından öte, o iklimin bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Sözün özü, kültür kurumları bu iklimin pasif taşıyıcıları değil, aktif belirleyicileri. Neticede hangi hikayelerin yer bulacağına, hangilerinin dışarıda bırakılacağına dair her karar, aynı zamanda bir konumlanış.
O zaman kapatırken olup bitenin sahici bir biçimde itiraf edileceğini umarak soralım: Neden verilen söz tutulmadı? Kimin görünür olacağına, kimin dışarıda bırakılacağına dair bu karar kimler tarafından ve hangi gerekçeyle alındı? Ve en önemlisi, LGBTİ+’lara ait olan neden korunmadı, perde niye bir kez daha karardı?
