Yuvarlak Masa Buluşmaları: Tiyatro

Ebru Nihan Celkan, Mert Fırat, Iraz Yöntem, Mirza MetinEbru Nihan Celkan, Mert Fırat, Iraz Yöntem, Mirza Metin

 

ÖZLEM ALTUNOK

Birazdan bugün içinde bulunduğumuz atmosferi, sansür vakaları üzerinden gündemi konuşacağız ama öncesinde basitçe, dümdüz “Nasılsınız?” diye sormak istiyorum…

Ebru Nihan Celkan: Ben çoğu zaman bir animasyonun içerisindeyiz gibi hissediyorum, kendimi de bir animasyon karakteri olarak görüyorum. Büyük ihtimalle gerçeklik algısı kaybolduğu için böyle bu ama aynı zamanda mucizelere de kapı açan bir durum. “Bir mucize olacak” demiyorum, ben de birçok insan gibi üzgünüm, yorgunum genel olarak fakat diğer taraftan katur kutur olan her şeyin çatırdadığını, kırıldığını duyuyoruz gibi geliyor bana. Bu, bir anlamda da iyi bir şeylerin olma ihtimalini çok güçlendiriyor. Umut kelimesinin boş ümitvar bir kelimeden ziyade bir ilke olduğunu daha sıklıkla fark ediyorum. Bu ilkeye sadakat bir şekilde beni iyimser ve üretken kılıyor.

Mert Fırat: Kaygı halini hepimiz bir süredir yaşıyoruz zaten, sadece Türkiye’de yaşananlar değil, dünyanın geleceğiyle ilgili bir kaygı var aslında. İnsanlığın yaşadığı çokça büyük bir sınavda ve süreçteyiz. Kaygı safhasını ve kendi üstüme düşeni aşıp belki de iki, üç kişilik çalışarak bunun sorumluluğuyla yaşamaya çalışıyorum. Çoğalmak, güçlenmek, daha çok alan açılması için üstüme düşenin en iyisini yapmak niyetindeyim. Sanatın toplumu değiştireceğine olan inancımdan, karşılıklı olarak iyileştirmek sürecinden bahsediyorum. Çünkü Ankara Katliamı’nın ardından sahneye çıkıp oyun oynamak aslında bir rehabilitasyon süreci. Biz bu hayata böyle devam edeceğiz. Barışın hüküm sürdüğü daha iyi bir toplum için 10 Ekim’de Ankara’da katledilen o insanların mücadelesini biz de sahneye çıkıp devam ettirmeye çalışacağız. İnsanlar kayıplar verir, evlerinden edilir, üniversitelerinden uzaklaştırılırken bu mücadeleden geri adım atmak, gücümüzün düşmesi bana lüks gibi geliyor.

Yani “Nasılsınız” sorusunun cevabı karışık ama umut doluyum ve her zaman da böyle olacağım. Bizim umudumuzun, mücadele azmimizin birtakım koşullara bağlı olması bizi riyakar yapar. Tutumumuzla tavrımızın örtüşmesi lazım.

Mirza Metin: İstanbul’da yaşamanın standartları ne ise bugün de hiç değişmeden devam ediyor benim açımdan. Siyasal, sosyopolitik olarak düşündüğümüzde de, ekonomik ya da sanatsal yoğunluk olarak düşündüğümüzde de böyle. Hayatın olağan akışında sıçramalar, düşmeler, kalkmalarla böyle bir standart zaten var. Çok umutsuz bir yerden söylemiyorum bunu, içinde var olmak kolay olmasa da bu standart içinde yaşayıp gideceğimizi düşünüyorum. Kumandan Marcos demiş ya, “Mücadele bir çemberdir. Bir yerlerde sürekli başlar ama hiç durmaz.” Bu tam da kastettiğim yaşama mücadelesinin standardı.

Bu döngünün içinde kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz peki?

M.M: Ülkede son zamanlarda yaşananlar bende şok etkisi yaratmıyor. Belki benim bağışıklık sistemim daha erken alıştı olanlara. Gezi’de de böyle hissetmiştim. Karslıyım ama 90’ları İstanbul’da, Bağcılar’da yaşadım. O newroz ateşleri Bağcılar’da da yanıyordu, hatta bizzat yakmışlığım da var o newroz ateşlerini. Ateş bir özgürlük çağrısı, mücadele ve inanç çağrısıydı. Kürtler açısından mitsel ve siyasal çağrışımları da var. 13-14 yaşlarımdan beri dünyayı, hayatı, siyaseti takip etmeye başladım. Sanki sürekli bir döngünün içinde yaşamaya devam ediyorum. Yaşamak, var olmak için hala ateş yakıyorum. Tabii ki artık sanatla…

Iraz Yöntem: Ben de biraz yorgunum, zaman zaman mutsuzum, hatta umutsuzluğa kapılmaktan çok korkuyorum. Öfkeliyim. Sanırım içimde gitgide büyüyen bir öfke var. Geçenlerde bir yerlere “Ben bu dünyanın değişeceğine inanıyorum da bizim değiştirebileceğimize olan inancımı kaybetmekten korkuyorum” diye bir şeyler yazdım. Mirza’nın da bahsettiği gibi eşyanın tabiatına aykırı her şeyin olduğu gibi kalması ama olan bitenle boğuşurken zaman zaman kendimi çok kaybolmuş hissediyorum. Bunun mesleki olarak üretkenliğime de, sağlığıma da negatif olarak yansıdığını görüyorum.

Ben biraz kapandım bu sene, biraz yalnızlaştırdım kendimi ama yine de hep vazgeçmemek üzerine kurulu bir mücadelenin içinde hissediyorum kendimi. Öte yandan en verimli olmamız gereken çağlarda çok örselendiğimizi düşünüyorum. Bu, sonrasında meslek hayatımızda bizi daha yaratıcı olmaya sevk eden bir şey olabilir ama yaşarken çok ağır bir yük.

Kaynak: Gazete Müstehak

Kaynak: Gazete Müstehak

Daha üretken ve “devam etmeliyim” hissiyle geçen bir süreç mi bu peki tiyatro ortamında? Hem kendi üretiminiz hem de etrafınızdaki üretime dair neler gözlemliyorsunuz?

M.F: Bu kadar geri düşülen dönemler sonrasında ortaya çıkan bu kaygı ve korku hali, belli bir süre sonra üretime dönüştü. Sanat, kolektivite ve müştereklik bilinci başka bir yere taşınmaya başladı. Sivil toplum kuruluşları da inisiyatifi ele alan, daha koordineli çalışan oluşumlara evrildi.

Kötülüğe karşı birlikte mücadelenin getirdiği bir farkındalıkla yaşamaya başladık aslında. Asla birleşemez dediğiniz gruplar birbirine zaman ayırmaya başladı. 3. dünya savaşı içindeyiz ve o savaşın kuralları sistemin alaşağı edilmeden ekonomik düzenin işlemesi şeklinde ilerliyor. Ekonomi ve sistemler durmayacak ama savaş devam edecek, insanlar bunun farkındalığıyla güç birliği ediyorlar. Baskı dönemlerinde sanatsal ve teknolojik üretimin, icatların, yaratıcılığın tavan yapması tesadüf değil.

I.Y: Sokakla olan ilişkiye eylemsel ya da yaşamsal bir varoluş sorunu olarak değil de gündelik hayat üzerinden baktığımız zaman, artık gerçek anlamda yürüyecek bir yol kalmadı. Ben Taksim civarında oturuyorum ve eskiden Tünel’den İstiklal’e, oradan Karaköy’e, Ortaköy’e kadar yürürdüm. Sadece bu bile enerjinin içimde birikmesine ve dışarı akamamasına sebep oluyor. O enerjiyi bambaşka yollarla dışarıya çıkarmaya çalışıyorum. Ne yapıyoruz? Daha çok yazıp, okuyup fikir üretmeye, bir şeye ses çıkarmamız gerektiği zamanlarda daha yaratıcı eylemler yapmaya çalışıyoruz. Bugüne kadar edinilmiş eylem alışkanlıkları çok fazla bir yere ulaşmadıysa, Gezi nasıl başka bir iletişim dili oluşturduysa galiba bizim de başka bir yerden derdimizi anlatmamız gerekiyor.

E.N.C: Üretkenlik meselesinde söylenenlere ben de katılıyorum. Çünkü bir taraftan tiyatroda üretim şu anda her açıdan kıstırılmış olmasına rağmen devam ediyor. Üretkenliği tek taraflı düşünmemek lazım. Biz üretmeye devam ediyoruz  peki seyircimiz bunun neresinde? Üretkenliğimizi sürekli kılmamızı sağlayan diğer bileşenlerin yaklaşımı nasıl? Mesela yaşadığımız yerdeki belediye ne kadar üretken? Tiyatronun büyüsü biraz da böyle bir şey ya, kolektiviteyi kaybettiğiniz anda tiyatro yapma ihtimaliniz her seferinde örseleniyor. Sürekli maç kaybeden bir takımda birkaç oyuncunun aynı tempoda oynamaya devam etmesi gibi. Bence tiyatro bugün üretimini iyimser bir iradeyle sürdüren alanlardan biri. Aynı tempoyla oyununa devam ediyoruz fakat tribünler ne kadar bunun farkında?

Özetle ben de üretken olduğumuzu düşünüyorum. En azından bu kadar sahnenin kapanmasına rağmen oyun sayısında bir geriye düşüş yok. Bu önemli. Nitelik de konuşulur ama sadece bu durum bile başlı başına bir şey söylüyor.

I.Y: Tiyatro önemli, çünkü söz söylenebilen bir arena. Son dönem oyunlara baktığımız zaman herkesin derdini kendi meşrebinden anlatmaya çalıştığını görüyoruz ve bunu da sonuna kadar kullanmak için canımızdan, kanımızdan veriyor gibiyiz. Çünkü ekonomik olarak hiçbir karşılığını alamadığımız gibi, insanların karşısına çıkıp onlara yalnız olmadıklarını söylemeye çalışıyoruz. Sahne bizi besleyen, sokaktaki tavrımızı, insanlarla olan ilişkimizi ve iletişimimizi etkileyen bir yer. Hep beraber düşünüyoruz o zaman ve yalnız olmadığımız duygusu bize biraz daha güven veriyor.

Seyirci meselesinden devam edersek, ödenekli tiyatrolar bir yana bağımsız tiyatrolarla, alternatif sahnelerle birlikte seyirciyle ilişkinin biçimi biraz da olsa değişti. Daha yakın, daha samimi bir ilişkilenme olduğu söylenebilir. Bu üretkenlik ve zindelik seyirciye nasıl yansıdı?

M.M: Seyirciyi tanımlama meselesinde bence biraz düşünmeliyiz. Çünkü seyircinin kendini tanımladığı bir mecra gelişmemiş Türkiye’de. Zaten Türkiye’de tiyatronun gelişimine baktığımızda seyirciyi baskılayan, eğiten bir tiyatro biçimi görüyoruz. Cumhuriyet ideolojisinin yarattığı tiyatro ortamını düşündüğümüzde pek çok şeyi anlayabiliriz. Bağımsız sahnelerle birlikte seyir biçimlerinin değişmesi, seyirci ile iletişimin niteliğinin farklı noktalara evrilmesiyle seyirciyi kendi başına da bırakan bir yönelim var. Seyirci tercihler yapıyor. Ne izleyeceğine karar veriyor. Tiyatrocu yine kuruyor seyirciyle ilişkisinin niteliğini ama seyirci de bu kurguya dahil olup olmayacağına karar veriyor. Üstelik artık az da olsa tiyatroların zor zamanlarına destek çıkan bir seyirci de var. Bu çok uzun bir yol. Son 10 yılda bağımsız tiyatrolarla birlikte gelişmiş yeni bir mecra var. Üreten, tartışan, sokağa inen ama gerektiğinde kendi yalnızlığına da çekilen hareketli bir güruh var. Bunun seyirci ile ilişkisinin inşa süreci çok daha uzun sürecektir, daha da gelişecektir kanısındayım. Seyirci şu an izleyen ve neyi izleyip izlemeyeceğine karar veren bir konumda, kendi iç örgütlenmesi, bir seyirci örgütlenmesi yok en azından.

Bütün oyunları izleyen ve sosyal medyada duyuran, hatta yaptıklarıyla seyirciyi de kışkırtan birkaç isim de var seyirciler arasında. Bu seyirciler de bir şeyin işareti bence, bu yüzden uzun bir yol diyorum. Bir sanat yaşamı kurarken bugünü değil, bundan 10, 20 yıl sonrasını da inşa edecek uzun erimli yaklaşımlar ortaya koymamız gerektiğini düşünüyorum. “20 yıl sonra nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz” sorusunun cevabı da var bugünkü yaklaşımımızda.

M.F: Cumhuriyetin eğitim ve kalkınma anlamında yaptığı en iyi şeyler köy enstitüleri ve halk evleri bence. Bugün BM’nin birçok ülkede faaliyet ürettiği Kalkınma Programında yer alan 17 maddede sanat kalkınmanın dördüncü ayağı olarak görülüyor. Bu konuda bizim de Köy Enstitüleri gibi öncelikli bir anlayışımız vardı. Dernek-vakıf sistemleri, imece kültürü, kolektivizm… Eğitimi, kültürel gelişimi, yerel kalkınmayı ön planda tutan bir anlayış bu. Bu kültür politikasında hatalar da yapılmış, her yerde aynı tiyatro ve aynı dili dayatan bir yapı da var ama bütün bunların içinde yeninin dilini edinmek isteyen, köy seyirliğine yer veren bir yapı da var.

Yıllar içinde daha iyi toplum arayışında git gide biraz daha kapalı devre çalışmaya, tek sesli olmaya başladık. Şu an yakaladığımız ivme iyi bir ivme ama topu sadece seyirciye atmak elbette mümkün değil. Bu anlamda Kadıköy’de yaptığımız Benim Komşum Tiyatro çalışması ya da iki yıldır Bursa’da yapmaya çalıştığımız Sanat Mahal, mahalleyle tiyatroyu bir araya getirmek ve salon bulamayan amatör tiyatroların alanı olmak için var. Seyirci yetiştirme anlamında da önemli bu.

Bir de işin şu yanı var; sanatın da tüketilebilir olması lazım ki, kendini finanse edip sürdürebilsin. Sanatla uğraşan insanların en imtina ettiği şey de bu ekonomik modellerdir, biz bunları konuşmaktan da, parçası olmaktan da nefret ederiz ama bir yandan da üretim kanallarının açık olmasını, oluşmasını isteriz. Bir başkası bizim için bu maddi kısımları halletsin, eserimizi satın alsın, dinlesin, bilet alsın bizi seyretsin, desteklesin… Buna karşılık biz seyirciye ne veriyoruz, kaçını salona taşıyabiliyoruz, bilet fiyatlandırmalarından tutun da repertuvara kadar, o salona gelecek imkanı ona nasıl tanıyoruz? Bu çok yönlü ve taraflı bir yapı.

Tabii insanların da sosyalleşme konusunda geri çekildiği, bir saldırıdan ya da eylemlilik halinden korktuğu bir süreçteyiz, öte yandan devlet ya da şehir tiyatrolarına baktığımızda repertuvarlarındaki içeriğin kısırlaştığı, otosansürün normalleştiği, Kürtçe oyunların sahne bulamadığı, koskoca Diyarbakır ŞT’nin bütün oyuncularının ihraç edildiği gerçeği de var.

Kaynak: Gazete Müstehak

Kaynak: Gazete Müstehak

I.Y: Buna şöyle bir örnek vereceğim: 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde, Kadıköy’de Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yaptığımız yürüyüşte, insanlar bizi alkışlıyordu ama bizimle beraber yürümediler. Seyirci ile kurduğumuz ilişki tiyatronun içinde de, dışında da tam böyle bir ilişki. Onlar hala seyretme kısmındalar. İçine dahil olma ya da eklemlenme konumunda değiller. İstanbul’daki tiyatrolar olarak bir sürü toplumsal olayda ilk tepki gösteren, refleksi bu anlamda kuvvetli olan bir topluluğa dönüştük. Barış İçin Akademisyenler’in ardından “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini ilk imzalayanlardan oldu tiyatrocular. Anında tepki verebiliyoruz, bunu da hemen bir oyun yazalım, yönetelim diye değil de, hayatın içinden, insanlara bir bir ulaşacak yerlerden yapıyoruz. Nuriye Özmen ve Semih Özakça tutuklanmadan önce, oyunlardan sonra bir bildiri okuyarak onların kim olduğunu, ne istediğini anlattık seyirciye.

Sonuç olarak biz bağımsız tiyatrolar olarak sahneden indik, seyirciyle hemzemin olduk ama yaşamın içinde aynı zeminde değiliz hala. Bunu kırmak da biraz zaman alacak.

M.F: Iraz’ın bu söylediği çok önemli. Biz perdeyi, mesafeyi ortadan kaldırdık, gerçekten hemzemin olduk seyirciyle. Bu çok doğru ama biz buraya nereden geldik? Biz zaten köy seyirliktik, köy meydanında, mahallenin ortasında oynuyorduk. Bu modeller geçmişte var olup bize unutturulan modeller. Daha hayatın içinde, herkesi kapsayan, içine alan bir tiyatro anlayışından geliyoruz. Folklorumuz zaten bunlar bizim. Halk oyunları gibi, efsanelerden, törenlerden, mitolojiden, pagan ya da İslam inancından, Bektaşilikten gelen bu toprakların dengbeji, meddahı, Karagöz’ü, Hacivat’ı, İbiş’i, Kavuklu’suyla bu düzenek, zaten halkın ihtiyacı olan düzenekti. O figürler bir şekilde tiyatronun içinde ayrışmadan var olabiliyorlardı. Toplu terapi, kolektif akıl gibi bir sağaltım aracıydı. Bugün kent konseyi dediğimiz şeye tekabül ediyor aslında bütün bunlar. O model ortadan kaldırılıp dayatılan bir şeye dönüşünce o bağ koptu. Zaten bu gelenekten devam eden birçok yönetmen, yazar, ressam, oyuncu var elbette ama o bağ şimdi yeniden kuruluyor. Sonuçta Amerika’yı yeniden keşfetmedik, sadece var olan derde cevap verme arayışında geçmişten gelen birikimlerle şimdiyi daha iyi okuyup buna doğru adım attık. Seyirciyle daha yakın ilişki kurup konuşuyor olmamız, gündemi takip edip başkasının acısına bakıyor olmamız değerli.

M.M: Ben biraz kondisyona ihtiyaç olduğunu düşünüyorum kavga etmek anlamında. Kaliteli kavga etmeyi öğrenmenin yaşam mücadelesi içinde çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kavga etmeyi iyi öğrendiğinizde yan yana durmak kolaylaşıyor. Dürüstçe kavga etmeyi bilen barışmayı da bilir. İstanbul’daki tiyatrocular olarak Gezi’den bu yana biraz kavga etmeyi öğrendik aslında ve giderek nitelik artıyor. Gezi bir atölyeydi bu anlamda. Zaman içerisinde seyirciyi bu bağlamda kışkırtmak da mümkün.

E.N.C: Bu söylenenlerin hepsi çok kıymetli ve hepsinin üzerine de ayrı ayrı düşünmek gerekiyor. Benim gördüğüm kadarıyla da yeni oluşmaya başlayan bir seyirci grubu mekanı, yazarı, yönetmeni takip ediyor. Eskiden bir oyun sadece oyuncunun ismiyle konuşulurken şimdi biraz daha bu oyunu kim yönetmiş, kim yazmış, bu hangi grubun işi, bu grubun şöyle bir çizgisi var demeye başladılar. Bunların her biri yavaş yavaş, tırnaklarla kazıyarak oluyor.

Öte yandan özellikle içinde bulunduğumuz zamanın hikayesini anlatmak isteyen her bir bireyin sese ihtiyacımız var. Ayrı ayrı, o kadar çok bireysel acılar da yaşanıyor ki… Eskiden daha kolay tanımlayabileceğimiz pek çok sorun; LGBTİ’lerin, kadınların, Kürtlerin, mültecilerin, işçilerin, kamu çalışanlarının yaşadığı sorunlar artık öyle kırılmalara gitmiş durumda ki, sese ihtiyaç var. İşte o sesi verebilecek insanların da kültüre erişim hakkına ihtiyacı var. O kültüre erişim hakkına ne kadar sahip seyirci, bu kocaman bir soru. Çünkü hiç unutmuyorum biz Mirza ile beraber tiyatro yapalım dediğimizde ilk konuştuğumuz şey, mekan ve mekanın konumuydu. Benim ilk önerim Beşiktaş olmuştu. Buna karşılık Mirza’nın, “Kürtlerin Beşiktaş’a gelmesi için üç vasıta lazım” sözü benim için önemli bir farkındalık anıydı. Yani seyirci için performans, birçok anlamda performans demek. Biz onlara gidemiyoruz, onlar bize gelemiyorlar ve dolayısıyla kültürel erişim hakkından mahrum bırakılıyorlar. Kendi seslerini bir şekilde duyurmak anlamında da mahrum bırakılıyorlar. Özetle seyircinin de tek başına yapabilecekleri belirli ve sınırlı. Kültüre erişim hakkı, üretme hakkı ve bunların desteklenmesi güvence altına alınması üzerinde düşünülmesi ve politika üretilmesi gereken önemli alanlar.

Devletin ve yerel yönetimlerin kültür politikalarına gelip dayanıyor konu hep.

E.N.C: Beyoğlu’nda bir süre önce, sanırım beş altı yıl kadar önce İstiklal Caddesi boyunca birçok sahne vardı. Bir tane belediye tabelası hatırlamıyorum burada şu sahne var diye. Dünyanın herhangi bir ülkesinde bir sokağın tiyatrolarla dolu olması gurur meselesidir. Yerel yönetimin kültür üretimine yaklaşımını gösteren küçük ama önemli bir detay. Yerel yönetim bu sahnelere yani kültür üretimine sahip çıkmadı. Sahneler bir araya geldiler, bir broşür hazırladılar ve nerede, hangi tiyatro olduğunu haritalandırdılar. Bunları bir yere kadar sürdürebiliyorsunuz ama bir yerden sonra ciddi bir kültür politikasına ihtiyaç var. Kültürün öncelenmesi ve sonra bunun bir politikasının gelişmesine ihtiyaç var ki, seyirci de o performansı yakalasın.

Aslında tüm bu konuştuklarımız da bir anlamda dolaylı sansüre denk geliyor, bir potansiyeli yok saymak ya da tehlikeli görmek gibi. Ayrıca bugün sansürün sınırlarını belirlemek de çok zor, hayatın her alanına yayılmış, herkesi zapturapt altına almış durumda. Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu gündemin içinde sansürü? Buna karşı hem kişisel hem de içinde bulunduğunuz oluşumlarla beraber nasıl bir pozisyon almaya çalışıyorsunuz ya da alabildiniz mi?

I.Y: Sansür galiba önce otosansüre dönüştü. Bu artık örselenmekten öte bir şey. Varoluşunuzun sınırlarını ortadan kaldırmaya çalıştığınız bir yaşam biçimi seçiyorsunuz ve ilk adımda önünüzde önce kendinizin ördüğü bir duvarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Kelimelerinizi bile özgürce kullanamıyorsunuz. Kamuya açık bir üretim yapmayı bir kenara bırakın, kendi kendinize kaldığınızda bile duygularınızı dile getirirken kelimeleri seçerek yazıyor olma hali bence bir insanın ruhunun bedeniyle en büyük mücadelesi. Ben bunu yaşadım kendi adıma. Bunu aşmak için yeni diller geliştirmeye çalışıyoruz ama çok çetrefilli, daha önce konuşulmamış bir dil icat etmek gibi. Büyük bir mücadele alanı bu, sınırları aşmak konusunda da öyle. Bir yanıyla da kendini izole etmeye, yaşamı yaşayamamaya kadar götürüyor insanı. George Orwell’ın 1984’ü gerçek oldu gibi, artık düşünce polisi gibi bir şey var. Ya da Tom Cruise’un gelecekte suç işleyebilir diye tutuklandığı film gibi bir şey yaşandı Nuriye ve Semih için. Ne yapacağız o zaman? O kelimeleri yutarak şişecek miyiz? Konuşmadan halledebilir miyiz sorunları? Kavga etmek demek, mücadele etmek demek illa şiddet üzerinden olacak değil ki. Hepimizin aynı şeye ikna olması gerekmiyor ama fikirlerimizi tartışabiliyor olmalıyız, oysa biz konuşamıyoruz bile.

Kaynak: Gazete Müstehak

Kaynak: Gazete Müstehak

M:F: Göz korkutma, hedef gösterme, emsal saldırılar, kutsalların eleştirilmesi gibi pek çok dayatma insanları daha temkinli yaklaşmaya itiyor ve tabii ki bunun adı da sansür, hatta evet, otosansür. Yaşam tarzına müdahaleden muhbirliği özendirmeye uzanan topluma yular takma çalışmalarının sonucunda buralara gelindi. Fakat çakıl taşları tek tek toplanıp kum tanelerine çevrilecekse biz de bu sistemden elenmeden ve duruşumuzdan ödün vermeden varoluşun yolunu aramalıyız diye düşünüyorum.
Toplumun değer gibi gösterilen simgeleri politik araca dönüştürülüyorsa o aracı eleştirirken yapacaklarınıza çok dikkat etmeniz gerekiyor ki, insanlar anlayabilsin. Seçtiğiniz frekansın insanlara bir şey demesi önemli. Ben her şeye rağmen çok büyük bir direnç olduğunu düşünüyorum bu baskı ortamında. Referandumda gördük bunu. Ayrıca sadece burada değil,  Avrupa’da da benzer süreçler yaşanıyor. Dünya düzeninin değiştiği bir yapıdan, bizim jenerasyonun inandığı değerlerin alaşağı edildiği bir değişimden, düzenden bahsediyoruz. Tüm bunların hepsi; patronlar, üreticiler ve sermayenin dengesi içinde yaşanan süreci bu şekilde devam ettirirken biz de bazı şeyleri tahlil etmek durumunda kalıyoruz ama kendinize sansür koyuyor musunuz derseniz? Hayır. Kendime sansür koymuyorum ama diyeceğim şeyi başka türlü demenin yolunu arıyorum.

M.M: Ben sansür meselesinin içinde paradokslar olduğunu düşünüyorum. Üzerinde yaşadığımız coğrafya yasaklar, sansürlerle dolu. İran bu anlamda ilgi çekicidir. Devlet geleneğinin sansür politikalarına rağmen şiiri, edebiyatı, sineması ve müziği oldukça gelişkin. Sansürü, yasakları konuşuyoruz ama onun içinde nasıl bir direniş geleneği filizleniyor ona da bakmak lazım. Bir de sansür ve benzerlerini sadece devletler yaratmıyor; kurumlar, örgütler, insanlar da yaratıyor. Ben de, çalıştığım tiyatrolar da hem devlet tarafından hem de Kürt örgütler tarafından çokça sansürlendim, ambargolara uğradım. Sansür tarihi yaşıyoruz. Sansürün, yasağın ve sanatçısını terbiye etme anlayışının çok yoğun olduğu bir coğrafya burası. Kürtçe tiyatro serüveni Türkiye’de, Tarlabaşı’nda Mezopotamya Kültür Merkezi’nin bodrumunda başladı. Kürtçe yasağı resmi olarak 91’de Özal’la birlikte kaldırılsa da, sonuçta 70, 80 yıllık bir ön yargılar tarihi ile birlikte yaşadığımız için fiili olarak kalkmamıştı. O yasağın içinde yapılıyordu Kürtçe tiyatro ve benim hocalarım istedikleri şeyi söylüyorlardı oyunlarda. Ne düşünüyorlarsa, o zamanki dünyaya bakışları ne ise ona dair tiyatro yapıyorlardı. O geleneğin içinde gözaltına alınacağım, cezaevinde yatacağım, işkence göreceğim yok, zaten bunları göze alarak tiyatroya başlıyorsunuz.

Potansiyel mi görüyordunuz kendinizi?

M.M: Militan görüyorsun. Henüz tam bir sanatçı refleksi yok o zamanlar. Aslında çok politik bir refleksle bakıyorsun her şeye. Ancak sansüre, oto sansüre ve yasağa karşı güçlü bir itiraz var. Tabi 90’ların sonunda gelişmeye başlayan estetik arayışlarla beraber başka sıçramalar gerçekleşti. Jacques Ranciere’in bir sözü var, “Sanat, siyasetin müdahalesinden uzaklaştığı oranda siyasaldır” der. Tam da böyle sıçramalar gerçekleşmeye başladı ve farklı dönemlerde sürdü. Ama şimdi o sıçramanın içerisinde bütün o korkular ya da korkmadığımız şeyler ne idiyse onları beraberimizde taşıdığımızı düşünüyorum. Sansürü bunun içinde tartışabilirim. Bahsettiğim sıçramalar yaşanmaya başladıktan sonra iki taraflı olmaya başladı sansür. Hem Kürt hareketinden hem de devletten doğru sansüre maruz kaldık. Zaman zaman buna sanatçıların birbirlerine uyguladıkları sansür ekleniyor. Belki bunu hepimiz yapıyoruz. Sevmediğiniz, istemediğiniz bir talebe yanıt vermediğinizde, onu görmezden geldiğinizde bir çeşit sansür uygulamış oluyorsunuz.

O sıçrama dediğiniz yıllar barış süreciyle de paralel giden bir zamana tekabül ediyor sanırım…

M.M: Aslında siyasi gelişmelerden bağımsız gelişen sıçramalar bunlar. Siyasi gelişmeler sıçramaları ve kopuşları açığa çıkardı sadece. Sanat-siyaset çatışmasının çok tartışıldığı bir dönemdi. Biz de sanatla mı siyaset, siyasetle mi sanat yapacağız diye tartışıyorduk. Estetik kaygıların da başat rol oynadığı bir süreçti. Eskiden biçimsel olarak da, içerik olarak da çok daha radikal şeyler yapabiliyorduk ama sonra estetik olmak adına sanki oraları biraz törpüledik. Sosyal medyayla birlikte like-unlike kültürü gerçek hayata da sirayet etmeye başladı bir de.  Giderek internet  dünyasının yarattığı bir sansür-otosansür mekanizması da gelişti. Özetle sansür-otosansür çok kopabileceğimiz bir şey değil. Ancak onun içinde bir direniş estetiği geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ön yargının olduğu her yerde sansür var zaten.

Mesleki açıdan düşündüğümüzde de ötekileştirme var. Kürt orijinli bir şey yapıyorsan iş bulamıyorsun. Türkçe işler yapmaya başladığın zaman bazı kanallar açılıyor ama çoğu zaman Kürtçe yaptığın işler o mecralara girmeni zorlaştırıyor. Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’na da İstanbul Şehir Tiyatrosu’na da proje verdiğimde geri dönüş alamıyorum. Cumhuriyet ideolojisini de Kürt özgürlük ideolojisini de eleştirdiğimde kafasını öte yanan çeviren sanatçı dostlarım var maalesef. Mesela Perdesiz Sahneler diye bir belgesel yapıldı, o belgeselde İstanbul’da düzenli perde açan, Kürtçe oyunlar oynayan, repertuarı olan tek tiyatroya (Şermola Performans) tırnak kadar yer veriliyor. Bunu belgeselin yönetmenine de söyledim. Bunlar bazen bilinçli olmuyor tabii ama toplumsal ve bireysel bilinçdışımıza girmiş, içselleştirilmiş bir sansür mekanizması her zaman var.

Kürtlerin mücadelesinin tarihi eski ama ancak yakın geçmişte Gezi ile beraber Kürtlere dönüp bakıldı daha geniş kitlelerce. Peki bugün Gezi’nin üstünden geçen dört yılın sonunda elimizde ne var? Kürtlerin çok daha sert bir baskı altında olduğu açık, tiyatro cephesinde de pek çok sorun yaşandı; mesela belediyelere atanan kayyumların icraatları arasında Diyarbakır ve Batman Şehir Tiyatrosu’nu kapatmak da vardı…

M.M: Sorun tam da burada. Biz Kürt hareketi tarafından sansüre maruz kaldığımızda Amed Şehir Tiyatrosu bize sahip çıkmadı.

Nasıl bir sansürdü bu?

M.M: Bundan üç-dört yıl önce 2. Amed Tiyatro Festivali, Kürt hareketi tarafından iptal edildiğinde tepki örgütlemeye, bir tutum ortaya koymaya çalıştık ve bunu yapamadık, beceremedik. Bunca zaman devlete karşı bu dilde tiyatro yapmış insanlar olarak, içinden geldiğimiz gelenekten bir sansürle karşılaştığımızda dilimiz damağımız tutuldu. Bu, çok ciddi bir kırılma yarattı bende. Sonra dayanamadım çok soft bir yazı yazdım bu meseleye dair. Gündem gazetesine göndermek istedim ama yayımlamayacaklarını bildiğim için göndermedim. Evrensel’e gönderdim, onlar yayımlamadılar. Radikal yayımladı ve beni aforoz ettiler bizimkiler. Şimdi bana yüz çeviren arkadaşlarımın yanında olamıyorum doğal olarak. Zaten İstanbul’da tiyatro yapıyor olmak, Kürtçe oyunlarla her yere gitmek zor. Batıda kardeş tiyatrolar belediyelerin düzenlediği festivallere, organizasyonlara katılırken biz katılamıyoruz mesela. Türkçe oyunlar da yaptığımız halde katılamadık. 15 Temmuz’dan sonra tekrar hortlayan bir otosansür süreci var bir yandan da. Her taraftan sarılmış haldeyiz. Başa dönecek olursak benim standart dediğim buydu, bu standardın içinde nefes almaya çalışarak yaşıyor ve bu halin içinde tiyatro yapıyorum zaten.

Bu kısır döngü kırılamayacak mı hiçbir şekilde? “Onlar bize destek olmazsa ben de onlara olmam” hali değil mi zaten bu parçalanmışlığın sebebi?

M.M: İnsanların ne, kim olduğuna bakmaksızın uğradığı sansüre karşı çıkabildiğimizde bütün oluruz. Elbette karşı çıktık biz de. Ancak bu karşı çıkışın bile yasaklananlar tarafından sansüre uğrama ihtimali varken fazla söz kalmıyor. Şermola Performans olarak İstanbul’da bir yapı kurduk, hasbelkader her yıl düzenli oyunlar oynuyoruz, atölyeler, farklı etkinlikler yapıyoruz. Bütün bu keşmekeşliğin içinde İstanbul’daki direnci sürdürmek istiyoruz. Öte yandan yaşam alanlarımız her yerden daraltılıyorken sahneyi bırakıp daha gezici bir hale bürünme çabamız, zamanı geldiğinde tekrar kendi mecramızı yükseltebileceğimiz başka ayaklar kurma girişimi aslında. Yaratım süreçlerimizin tekrara girmeye başladığını anladığımız  anlarda bir kriz, bir sıçrama yaratma çabasıyla ilerlemeyi deniyoruz. Belki yurtdışında iş yapmak, -biraz sömürge psikolojisi gibi bir taraftan ama- yurtdışını da stratejik olarak değerlendirmek istiyoruz. Bütün bunların içinde kişisel olarak Kürdistan’dan kopmuş durumdayım. Bu duruma da mesleki olarak bakıyorum. Çünkü işin teatral ve iktisadi tarafı da var. İşimi yapmazsam aç kalırım. Karnımı doyurmaz kimse biliyorum. Kürdistan’a da turne yapamıyoruz bahsettiğim sebeplerden ötürü. Kürdistan’daki seyirci seninle çok canlı bir ilişki kurmak istiyor, dolayısıyla aslında sana bir dramaturji dayatıyor. Ben oraya gidemiyorken o dramaturjiyi uygulamamın bir manası da kalmıyor.

I.Y: Aslında biz de Oyuncular Sendikası olarak haberleri aldığımız anda ilk arayan kurumlardan biriydik, ki üyemiz değillerdi. Diyarbakır’da tiyatrocular zabıta yapıldıklarında da, Diyarbakır Şehir Tiyatrosu kapatıldığında da, müdahil  olmak için gayret gösterdik, yayımlanan haberleri başka platformlara da servis ettik ama o sırada çok fazla şey oldu ülkede. Üstelik sanat zaten bu ülkenin en son ihtiyacı olan şey bile değil…

M.F: ŞT’den, Batman’dan, Diyarbakır’dan insanlar ihraç edildiğinde hepimiz tepki gösterdik, mücadele kanalları kapalı olduğu halde tepki verdik ve konuştuk. Bunun sonunda neye ulaşacağımızı herkes iyi, kötü biliyordu; ŞT’de geri adım atıldı, atılanların bazıları göreve iade edildi. Mücadelemiz sürdü, hocalarımızı Bursa’ya, İstanbul’a götürdük, dayanışma dersleri bazı sahnelerde sürüyor, dolayısıyla sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek, modellemek, o arkadaşlarımızı bir şekilde var edebilmek, sahnelerimizde ağırlamak için el uzattık. Mirza’nın da dediği gibi geçmişteki kadar kudretle, cesaretle yapamamış olabiliriz ama şu anki durum bunu gerektirdiği için gerçekten sesimizin dinlenebilir olması için elemine olmamak da önemli. İnsanlar duruşlarını bozmadan devam etmeye çalışıyor çünkü bu toplumsal olarak da bir görev. Hamaset değil bu söylediklerim, neler olabileceğini çok net gördük; Taksim’de sahneler kapandı, büyük sahne kalmadı. Genco Erkal’ın salonu yok artık İstiklal’de, neden yok? Duruşundan dolayı… Siz o yapıyı oradan gönderdiğinizde, elemine ettiğinizde yok oluyor. Neyi seçeceğiz? Sözümüzü söylemeye çalışmak, direnç oluşturmaya çabalamak da önemli. Bence bu da bir cesaret… Bu anlamda ne kadar doğru bir şekilde direnir, sesimizi çoğaltır, seyircimizi örgütlersek daha hızlı ve uzun vadede varlık gösterebileceğimizi düşünüyorum. Yakınacağımız, peşine düşeceğimiz çok şey var, bir şeyler yapabilmek için de oyunun içinde kalmak, akıl sağlığını korumak, bu yaşananların toplumsal bir anksiyeteye dönüşmemesi için devam etmek gerek.

Kaynak: Gazete Müstehak

Kaynak: Gazete Müstehak

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda durum ne şu anda? Toplu ihraçların ardından verilen hukuki mücadele sonucu işe iade edilenlerin olduğunu biliyoruz… Ya sonrası?

I.Y:  Kadrolulardan iki kişi ihraç edildi, dört kişi geri alındı. Sözleşmelilerden de 22 kişi çıkarılmıştı, 11-12 kişi göreve iade edildi, geri kalanların işe iade davaları devam ediyor. Bir kısmı işe iade davalarını kazandığı halde belediye onları işe almadı, bir arkadaşımıza tazminat ödenmesi gerekiyor ama ödemiyorlar… Bu anlamda ilk işten çıkarmalar İstanbul’da yaşandı, biz burada “neden atıldılar” diye ortalığı ayağa kaldırdığımızda da oradan hiç ses çıkmadı.

Hiçbirimiz bir diğerinin yanında duramıyoruz. O yüzden konuşmamız gerekiyor. Yan yana duramazsak hiçbir şeyin üstesinden gelemeyiz.

E.N.C: Sorunun başına dönersek sansürle ilgili çok ciddi problemlerden biri tanım meselesi zaten. Eskiden biraz daha rahattı tanımlamak. Sansürün alanı öylesine genişledi, etkisi öylesine derinleşti ki atık tanımlamak çok zor.

Sansürün birçok yüzü var; işte otosansür bir yüzü, sonra aşağılama, küçük düşürme, hedef gösterme var. Mehmet Ali Alabora’nın yaşadıkları mesela, bugün mesleğini yıllar sonra yapabildiğini bir fotoğrafla bize twitter üzerinden duyuruyor. Ne demek bu? Tanımlamak da çok zor. Kendimiz için de sansürü tanımlamak zor. Turnosol kağıdına ihtiyacımız var. Ne kadar otosansür yaptığımızı anlayabilmek için bu otosansürü bize söyleyebilecek birilerine ihtiyacımız var. En tehlikeli olan kısım da üretmemeye kadar uzanıyor. Kendi adıma oyun yazarı olarak başıma gelmesinden en çok çekindiğim şey, hedef gösterilmek. Şimdiye kadar hiçbir oyunum yasaklanmadı ama başka şeyler yapılıyor. Mesela oyunlarımın oynadığı mekanlara destek verilmiyor. Bu mekanlara destek verilmemesi, zaten o mekanda bütün oyunların bir şekilde sansürlenmesi demek. Öte yandan sadece devlet değil, aileniz de, mahalleniz de sansür yapmanız konusunda telkinlerde bulunuyor. Çünkü korkmak meşru, hayat önemli.

Aslında birçok farklı şekilde başımıza gelen bir şeyden bahsediyoruz. Gördüğüm ve tecrübe ettiğim kadarıyla benim mücadele edebileceğim ve hızlıca sonuç alabileceğim alan kendi otosansürüm. Bir örnekle anlatacağım bunu; Mirza’yla 2011’de bir oyun yapmıştık, ben yazdım, o yönetti. Nerde Kalmıştık? oyunu savaşla ilgiliydi ve içinde bir Türk askeri, Kürtler vardı. O zamana kadar ciddi sansür ve otosansürün olduğu bir konuda, resmi tarih eğitimden geçmiş, Adana’da doğmuş, İstanbul’da okumuş biri olarak kendi adıma en naif yerden bakmaya çalışmıştım. Ta ki Şermola Performans’taki bu oyun için Mirza Metin ve Berfin Zenderlioğlu’yla birlikte çalışana kadar. Ancak beraber var olduğumuzda, beraber iş yaptığımızda benim konuyla ilgili zihnimdeki duvarlar zedelenmeye başladı. Ve bu konuyla ilgili farklı perspektiflerden bakmak, üzerine tekrar düşünmek, kendi durduğum yeri tekrar değerlendirmek için okumaya, konuşmaya ve tartışmaya başladım. Sonra Gezi oldu. Benim için Gezi bir sonuçtu. Bir süredir düşünmeye başladığım konuların geldiği bir durak. Gezi’de Kürtlerin çektiği halayın sesini ben zaten daha önce duymaya başlamıştım. Dolayısıyla o diyaloğu koparmamak, sürdürmek ve çoğaltmak benim için çok önemli. Kolektif iş yapma geleneğinden gelen insanlar olarak beraber iş üretmenin, otosansürü aşabilmek için kullanabileceğimiz güçlü bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Yalnızlık hissi hakim diyoruz ya, doğurgan diyaloglar kurmak bu anlamda da önemli. Ancak bir başkasıyla otosansürümü, duvarlarımı ve sınırlarımı keşfedebilir ve onlara meydan okuyabilirim. Monologlarımızı diyaloğa evirmeyi başarabilmemiz lazım.  

M.M: Nihayetinde sanat özgürlüklerden besleniyor. Tam da o diyaloğu kurduğun zaman bunu anlayabiliyorsun. Öbür türlü zaten okudukların, tanık oldukların, gözlemlediklerinle bir fikrin var ama onunla yüzleştiğin andan itibaren nasıl davranacağını kestiremiyorsun. Zaten seni insan yapan da o an nasıl davrandığın, ne tepki gösterdiğin. Bu anlamda bu geçişkenliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kimlikler üstü bir etkileşim bu. Benim Kürtlüğümü, bir başkasının Aleviliğini, Türklüğünü aşıyor. Ama bu çarpışmanın içine girmiyorsan herkese kimlikleriyle bakıyorsundur. O zaman da ön yargılar en büyük sansür oluyor.

Peki bugünkü tiyatro dünyasına; devlet tiyatrolarına, şehir tiyatrolarına, alternatif tiyatrolara, sendikalara ve çeşitli örgütlenmelere baktığımızda kim, nasıl konumlanıyor? İlişkileniyor mu bu kurumlar birbirleriyle?

I.Y: Şehir Tiyatroları’ndaki süreci yakinen biliyorum. Kimse neden atıldığını, atanlar neden attıklarını bilmiyordu. Bu sorunun cevabı hala yok. Geri alınanlar için “Neden alındık” sorusunun cevabı da dolayısıyla yok. Diyarbakır, Batman’daki tiyatroların ya da İzmir’deki Yenikapı Tiyatrosu’nun kapatılmasında daha net bir tavır vardı. Bir ses var ve susturulmak isteniyor. Fakat devlete ait kurumlardaki mekanizmaları, içindeki yöneticiler bile  bilmiyorlar. Bir yerlerden talimat geliyor ve uyguluyorlar. Bu muğlaklık oradaki insanların sinmesine sebep oluyor. ŞT’ye geri alındıktan sonra kaldıkları yerden devam edenler olduğu kadar, sosyal medya hesaplarını temizleyen oyuncular da var. Tüm bu olan biten, kurumun içinde çok büyük bir ayrışma yarattı. Şehir tiyatrosuna yeni oyuncu alımı da yapıldı fakat şu an kimse kimlerin alındığını bilmiyor.

Devlet tiyatrolarıysa bambaşka bir dünya; en kapalısı o. Orada da emir-komuta zinciri var neler olduğundan hiç haberdar değiliz. Bir de biz sendika olarak bir işçi sendikasıyız, onlarsa memurlar. Dolayısıyla orada ne olup bitiyor, bilmiyoruz. Ancak birçok insanın emekli olduğunu biliyorum.

İktidar, sanatın bir aygıt olarak ne kadar önemli olduğunun farkına varmış durumda. Geçen yıl DT kadrosunun da yer aldığı Kut’ül Amare gösterisi inanılmaz bir bütçe ile yapılmış görsel olarak müthiş bir şölendi. O para nereden geldi, nereye gitti, nasıl harcandı? O da ayrı bir konu.

Gösteride yer alan birkaç devlet tiyatrosu oyuncusu, gösteri günü salona dahi alınmadan gösteriden çıkartıldılar politik sicilleri dolayısıyla. Sendika olarak bu oyuncularla iletişim kurduk; geldiler, görüştük, takip etmek istedik konuyu ama sonrasında gelmediler, ne oldu bilmiyoruz. Özellikle devlette çalışanlarda örgütlenme bilinci çok zayıf. Genç kesim de öyle, kadrolu olmaları gerekmiyor, sözleşmeli bile olsalar çekiniyorlar.

Oysa özel tiyatrolarda muhafazakar anlamda çok fazla, özellikle de çocuk ve gençlik tiyatrosu yapılanması var. Tüm Türkiye’de bütün okullara, yurtlara girip çıkıyorlar. Geniş bir ağa sahipler. Drama, oyunculuk dersleri veriyorlar ve inanılmaz paralar kazanıyorlar. Dediğim gibi, insanlara ulaşmak için sanatın ne kadar önemli bir araç olduğunun farkındalar.

M.F: Kültür sanat alanı iktidar tarafından keşfedilmiş bir alan oldu son yıllarda ama bunun için bir birikim gerekir. Şundan emin olun; sisteme bir şekilde ayak uyduran bu kesimin sanatsal yaşamında bir ilerleme, ivme ya da değişim yok. Bu tür bir hareket, değişim yaratacak kitle biziz. Bugün İstanbul’da 700 bin seyirci var, bu kitlenin dışına açılmak, herkese ulaşmak lazım.

Şimdiye kadar muhafazakar bir sanatın başarılı olduğu dünya üzerinde görülmedi. Hitler döneminde, Sovyetler’de taşıma suyuyla dönen bir süreç var tabii ama bugün sadece anılıyor, sürmüyor.

I.Y: Özetle eşit şartlarda mücadele etmiyoruz.

M.M: Sanat tarihi, sansür tarihi olduğu kadar bir yaratım ve direniş tarihi aynı zamanda. Biraz daha cüretkar mı olmalıyız diye düşünüyorum. Mücadele alanlarımız çok steril. Zor zamanlarda yaşamak bile bir sanat, bazen sadece iki kelime yazmak bile bir direniş, tamam. Yaratıcı insanlarız, birçoğumuz bunları yapıyoruz ama sokakla ilişkimizi yeniden mi kurmak lazım acaba? Gezi müthiş bir sanat alanıydı ya, sanat eseri yaptı kendini. Çok mu çabuk koptuk oradan? Ya da 90’lar deneyimi; bulduğumuz her karanlık odada tiyatro yapıyorduk o yasaklı dilde. Seyirci için o dille bir şeyler duymak devrim gibi bir şeydi. İnsanlar komedi de izlese göz yaşlarıyla izliyordu. Cüret ediyordu insanlar. Gezi’de de öyleydi. Sokağa çıkmaya cüret etmek ve sokağın içinde yaratmak… Kaybedecek bir şey yokmuş gibi davranılıyordu. Oralardan ses çıkarmak lazım gibi geliyor. Kim olduğuna bakmaksızın her türlü sansüre ses etmek en kıymetlisi. Yoksa yarın olduğunda, sıra sana geldiğinde yalnız olduğunu söyleyeceksin. Yalnız kalırsın tabii, çünkü vaktinde sen de ses etmemişsin.

Direniş makâmında kalmalı sanatçı. Estetik üretirken, güzellik üretirken yanı başında kırılan güller için o makâmdan bir şarkı söylemek hepimizin lehinedir. Direniş zamanın eskimeyen tek makâmıdır.   

I.Y: Şehir ve devlet tiyatrosunda karşımızda insanlar ve “koltukları” var. Geçirgenliği yok, dolayısıyla bir arada ve yan yana olamıyoruz. Üç sene önceydi sanırım; Ankara’daki Akün ve Şinasi sahneleri satışa çıkarıldığında İstanbul’da düzenlediğimiz eylemde 100 kişi ya vardık, ya yoktuk. AKM gitmiş, Taksim Sahnesi yok, Muammer Karaca kapanmış. Taksim’de bizim küçük sahnelerimiz haricinde salon kalmamıştı. Yücel Erten’in geçen seneki hesabı; AKM’nin kapalı kaldığı sekiz sene boyunca dört milyondan fazla insanın sanata erişim hakkına gasp edildiğiydi. Bu korkunç bir sayı. Biz devlet tiyatrosu ya da şehir tiyatrosunda oyuncu olmasak da o hayatın devam ediyor olması gerekiyor. Bunun da mücadelesini veriyoruz ama onlar bizim mücadelemizin yanında durmuyorlar, duramıyorlar.

Korku duvarını aşmamız gerekiyor. Bu sene 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde yine bir avuç insan yürüdük. Bence önce buralardan başlamamız gerekiyor. Her eylemin tabandan, muhatabından gelmesi gerekiyor. Biz önce tiyatrocular olarak tiyatroya sahip çıkmalıyız.

E.N.C: Kurumsallaşma yapısı itibariyle kişiliği yok etmek üzerine kurulu zira kurum kişilerden daha önemli, bu nedenle bunun üzerine gider. Eğer şanslıysanız kişiliğinizi, iş yapma biçiminizi, hayata bakışınızı önemseyen bir kurumda var olabilirsiniz. Şanslı değilseniz giyindiğiniz kurum gömleği sizin kimliğiniz haline gelir. Eminim ki, birçok insan kurumlarda giydirilen kimlik içerisinde kendisiyle mücadele ediyordur, yaşadıklarına bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordur. DT veya ŞT’nin içinde olmadım, dolayısıyla orada görev yapan arkadaşlarımızın yaklaşımlarına dair herhangi bir şey söylemem hariçten gazel okumak olur. Kendi deneyimim son yıllarda karşılıklı bir geçirgenliği tecrübe ettiğimiz yönünde. Mesela İstanbul ŞT’den çok kıymetli isimlerle beraber entegre projeler geliştirip, birbirimizi karşılıklı besliyoruz bir süredir. Bence şu an o kurumun içerisinde kalmaya devam edip alternatif sahnelerde iş yapmak da önemli, bu da bir mücadele şekli. Diğer taraftan bugün örgütlenme kelimesinin ne demek olduğunu tekrar düşünmemiz lazım. Çünkü belki de bazen örgütlenmeden daha güçlü olabiliriz. Yöntem ve yaklaşımlar geliştirmeyi, denge denetleme mekanizmaları, güçlü sistemler üretmeyi örgütlenmeden daha önemli görüyorum. Bağımsız bir sahnede iş yaparken bizi birbirimize bağlayan herhangi bir kurum, aracı yok. Bu ilişki biçimini güçlendirebilmek önemli. Örgütlendiğimde bu zayıflayacaksa, bürokrasi üretimden daha çok zaman alacaksa örgütlenmek istemem. Her şeyi yeniden düşünmeye başladığımız bir dönemde örgüt bizi acaba sınırlandırır mı diye de düşünmek lazım. Önüme ne kadar çizgi çekiliyorsa onları mümkün olduğunca kaldırmaya çalışıyorum. Biliyorum ki herkes bir yaşam ve varoluş mücadelesi veriyor. Kimi ne kadar güçlendirebilirim, beni kim, ne kadar güçlendirebilir, zayıf olduğum yerde buna bakmaya çalışıyorum.

Iraz’ın ilk başta söylediği metafora dönecek olursak o yükselti, seyirci ile bizi ayırdığından beri, biz tekrar nasıl buluşuruz, onun peşindeyim. Çünkü tiyatroya ve tiyatroda yaptığımız işe sahip çıkacak olan kişi, yaptığım üretimi deneyimleyen kişi; seyircimiz. ŞT’ye oyuncuların sahip çıkması kadar ŞT seyircisinin de sahip çıkması önemli. Zeytine zeytin toplayan kadının sahip çıkması ile İstanbul’daki insanın sahip çıkması arasında bir köprü kurmalıyız. Bu iki taraftaki insanları nasıl birleştireceğiz bunun üzerine düşünmeliyiz.  

M.F: Ebru’nun bu dediği de çok önemli ve değerli. Pek çok çevreyle ilişkiliyiz, mesela akademisyenlerle çeşitli projeler planlıyoruz, hayaller kuruyoruz ve hayata geçiriyoruz da. ŞT’den birçok arkadaşımız kendi tiyatrolarını kurup altyapıya oyuncu yetiştirmeye başladı bile. Bu durumu umutsuz görmüyorum, bu baskının bizi çoğalttığını da düşünüyorum. Mirza’nın dediği gibi yaratıcılık tarihi içinde de bu yollardan çokça geçilmiş. İhtiyacı tespit edip ona dair bir şey üretmek, sistemin dışına gönderilen arkadaşlarımızla bir şeyler yapıyor olmak önemli. Bu anlamda müşterek noktalardan ilerlemek, kapsayıcı değil birleştirici olmak için herkes üstüne düşeni yapıyor.

Kaynak: Gazete Müstehak

Kaynak: Gazete Müstehak

Peki sizden önceki ve sizden sonraki kuşaklarla ilişkiniz nasıl?

I.Y: Bizden önceki kuşaklarda çok kemikleşmiş bir mücadele biçimi var; yenilenmiyor ve dönüşmüyor. Oysa bugünün gerçeği başka. Elbette bağlantıdayız, ilişki kuruyoruz, biz de onlar için yeni bir sahayız, zaman zaman ortaya beraber yeni bir şeyler de çıkarıyoruz ama bence bunu kalıcı hale getiremedik henüz. Bizden daha gençlerin bir kesiminde de çok büyük bir heves ve arzu da görüyorum hem mesleki hem yaşamsal olarak. İki kuşağa da temas etmek önemli.

M.F: Mücadelenin içinden geldiğimiz için zaten Gezi’den önce de birçok konuda net duruşumuzu yansıtıyor, dile getiriyorduk ama ne zaman Gezi oldu, insanlar kendini daha iyi ifade eder oldu, o korku eşiği aşıldı. Fakat son zamanda o korku atmosferi yeniden tesis edildi, binlerce insan tutuklandı, hayatını kaybetti…

Yine de içinde bulunduğumuz halin korku değil de, bir sabrediş ve bekleme hali olduğunu düşünüyorum. Sanat ortamı, bütün bu sanatçılar kolektifi diyelim, sinmedi yani, bazen ileri sıçramak için bir adım geri gitmek gerekir. Biz tam oradayız bence. Bunları kimseye gaz vermek için ya da insanları motive etmek için söylemiyorum Ortada çok net bir yatırım var maddi, manevi. Çevremdeki bütün arkadaşlarım roman yazıyor, okumaya yetişemiyorum. Bütün bunların içinde umuttan başka bir şey gelmiyor aklıma. Bunda da Gezi’nin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum tabii. İnsanlar şunu da gördü; yalnız değiliz ve bazı düzlemlerde anlaşabiliyoruz. Hiç bir araya gelemeyecek insanların bir araya gelebildiği bir yerdeyiz. Bu yeni nesil de Gezi diye bir şeyi biliyor çünkü, bu hafıza iki günde gitmez, henüz çok taze. Bir kere deneyimledikten, bir şeyler olabileceğini gördükten sonra da artık insanlar mücadele etmenin yolunu çeşitli yöntemlerle devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu bir çeşit kültür; daha çok okuma, tartışabileceğin içeriği anlama, kendini besleme hali de demek. Gezi, bu anlamda da önemliydi. Öncesinde gündeme, güncele, siyasete bu kadar dahil değildi insanlar. Artık herkes bir parçası, özellikle de genç kuşak. Hani o çocuklar sadece bilgisayarla oynuyorlardı, kafalarını Facebook’tan kaldırmıyorlar, odalarından çıkmıyorlardı? Günün sonunda herkes burada ve bu pozitif bir şey.

M.M: Bizden doğru bir hareket olmadığı sürece bizden önceki kuşakların bizimle iletişim kurma gibi bir davranış biçimleri olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim onlara bir eleştiri olarak. Kendi adıma taze kana, bizi ayakta tutacak başka bir enerjiye ihtiyaç duyuyorum. Bu enerji de bizden sonraki kuşaklardır bence. Onlarla kurduğumuz ilişkinin niteliği, onları hayallerimize ne kadar çok ortak ettiğimizin de niteliği. Çünkü o taze kanı hayallerimize ortak etmezsek biz de yavaş yavaş kendi kabuğumuza çekilip bizden sonraki kuşakla ilişki kuramamaya başlayacağız. Eleştirdiğimiz şeye dönüşeceğiz. Bu sebeple kendimizden sonraki kuşaklara bir yol açıcılık, bir yol göstericilik yerine, gerçekten onlardan öğrenmeye çalışmalıyız. Çünkü onlar internet dünyasının çocukları ve zaman çok daha hızlı akıyor şimdi. Kafaları çok farklı çalışıyor. İnternet dünyası ile birlikte her şey yeniden tanımlanmak zorunda diye düşünüyorum. Like-unlike kültürünün hayata sirayet etmeye başladığı bir dönemde yaşıyoruz, bunu iyi anlamak, gerçek yaşam içerisinde ne demek olduğunu iyi çözümlemek lazım.

Başlangıçta sokağı iyi koklamak lazım dedim ya, interneti de iyi koklamak lazım. Çünkü bu bir geçiş süreci.

I.Y: O geçiş kuşağı da biziz sanırım. Sokakla bilgisayar arasındaki son kuşak…