Yuvarlak Masa Buluşmaları: Sinema

Özcan Alper, Volkan Sümbül, Tülin Özen, Serkan Çakarer, Berke BaşÖzcan Alper, Volkan Sümbül, Tülin Özen, Serkan Çakarer, Berke Baş

 

ŞENAY AYDEMİR

Sansür ve otosansür söz konusu olduğunda sinemada durumlar biraz değişiyor. Çünkü bu alan aynı zamanda ciddi bir sermaye istiyor. Yalnızca filmlerin finanse edilmesi değil, çekildikten sonra da ‘dağıtım’ ya da ‘özel gösterim’ olanakları bulunması gibi ciddi sıkıntılar söz konusu. Bir yanda giderek daralan festival gösterim olanakları, diğer yanda Kültür Bakanlığı’nın Barış İmzacısı Akademisyenler’e destek veren sinemacıları kara listeye alan tutumu yeni filmlerin üretimi önünde ciddi engeller teşkil ediyor. Buna bir de her geçen gün ağırlaşan politik atmosferi eklediğimizde, iş içinden çıkılmaz gibi görünüyor. Öte yandan ana akım sinemada filmler giderek birbirine benzemeye başlıyor. Üretim standartlaşıyor ve beklenen seyirci rakamlarının altında kalmaya başlıyor yapımlar. Bu da paralı yapımcıları risk almamaya, bilindik formüllerle film üretimine yöneltiyor.

Sinemada sansür artık görünen bir olgu. Son birkaç yılda özellikle belgesellerin (Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Bakur, Son Şnitzel vb.) karşı karşıya kaldığı sansür uygulamaları hatırlanacaktır. Bunun dışında bir de bakanlığın politik hassasiyetleri nedeniyle desteklenmeyen yapımlar, özellikle uluslararası festivallerin ‘Türkiye beklentileri’ nedeniyle aynılaşan konular gibi ciddi sıkıntılar söz konusu. Sinemanın çeşitli alanlarından isimlerle bir araya gelerek bu meseleleri, sektörün genel sıkıntılarını masaya yatıralım istedik.

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü, Pandora’nın Kutusu ve Araf gibi filmlerin yapımcısı Serkan Çakarer;  Sonbahar, Gelecek Uzun Sürer ve Rüzgarın Hatıraları’nın yönetmeni Özcan Alper; çeşitli dizilerin yanı sıra Mutlu Aile Defteri ve Nadide Hayat filmlerinin senaryolarını kaleme alan Volkan Sümbül; Nahide’nin Türküsü’nün ardından Melis Birder ile birlikte çektiği Bağlar belgeseliyle tanıdığımız Berke Baş ve Meleğin Düşüşü, Vicdan, Bal, Yük, Pek Yakında, Abluka filmlerinde izleme fırsatı bulduğumuz oyuncu Tülin Özen’le bir masanın etrafında toplandık ve sinemada sansür- otosansür hallerini konuştuk.

Şöyle başlamak istiyorum; kendinizi nasıl bir ülkede görüyorsunuz, yaptığınız işle de bağlantısını kurarak anlatır mısınız?

Tülin Özen: Ben genel olarak üzücü buluyorum. Bu ülkede bu kadar sevdiğin bir iş yapmanın ne karşılığı var, kaç kişiye ulaşabiliyorsun? Bu kadar insanın zekasına, aklına, hayat hikayesine saygı duyarak yapmaya çalıştığın şeyin karşılığının çok az olduğunu düşünüyorum. Buna talebin de çok az olduğunu düşünüyorum. Tabii ki çok üzücü ve hırpalayıcı bir durum oyuncu olarak bu ülkede bir iş yapmaya çalışmak. Burada konuşacağımız gibi sansürün ve otosansürün de çok olduğunu düşünüyorum. O anlamda kendimize heyecanlar üretmeye çalışıyoruz. Yoksa heyecan verici bir durum yok tabii ki. Ama kendimde gösterdiğim bu inadı seviyorum. Bu inat olmadan hiçbir şey olmayacağına inanıyorum. Umut beslemeden olmayacağına da inanıyorum. Mesleğinle bütünleştirmeye çalışıyorsun bu umut kelimesini.

Serkan Çakarer: Biraz seninkine paralel, benim söyleyeceklerim de. Bir fark var; benim için yapımcılık, belirli tarzlarda hikayeler anlatabilecek filmler yaptığım sürece var. Ben bunu yapamazsam bu işi yapmak istemem. Dolayısıyla bir anlamda benim için sansür-otosansür meselesinin işimle birbirine giren bir niteliği de var. Ben istediğim filmleri yapmazsam, film yapmasam da olur. Türkiye ‘şu anda niye böyle filmler yapılmıyor’ diye hayıflanılacak durumun biraz ötesine geçti. Biz bir anlamda ulusal ortak yapım projeleri üreten ilk jenerasyonuz aslında. Ama hala bunun hukuki altyapısı yok. Bütün politik ortam mükemmel bile olsa her türlü şeyi anlatabiliyor da olsan, parasızlıktan pulsuzluktan fedakarlık da yapıyor olsan olayın hukuki eksik tarafı var; Türkiye’deki vergi usul kanunları, gümrük kanunları gibi.

Tülin’in söylediği nerden devam edersem, bu işlerin seyircisi var mı ya da ne kadar talep var? Türkiye’nin mevcut politik, kültürel erezyonu bizi de etkiliyor. Beş sene evvel bu tarz filmlerin ortalama bir çapası vardı. Bu şimdi 20 binlere düşmüş durumda. Bu tarihin en düşük noktası. Bugün Albüm filminin seyirci sayısı beş binlerde. Ben de bir filmin çekim öncesi aşamasındayım. Dağıtımcıya gidiyorsun, bizim için ilk yönetmenli, bağımsız film için çok zor bir araya getirilen isimleri bir araya getiriyorsun. Adamın suratında kas oynamıyor. Hiçbir şey ifade etmiyor onun için. Böyle bir durum da var. Dolayısıyla demin dediğim gibi olayın hukuki, içerik, endüstri, seyirciyle ilgili yönlerine bakınca bu iş biraz zorlaştı bundan önceki döneme göre. Ama bütün dünyada da bu tip sinemayı yapan insanların hepsinde bu durumun izlerini okuyorsun. Bir de bu duruma ekstra olarak sansür ve otosansür meselesi eklendi. Ben bu tarz işleri yapan insanlara karşı tırnak içerisinde ambargo uygulandığını görüyorum, düşünüyorum, biliyorum. Böyle bir fotoğraf var.

Özcan Alper: Evet, aslında iki türlü durum var. Bir, darbe olana kadar olan süreçte bu meselelerin gittiği yer vardı, bir de darbe ile başka bir yol alındı. Darbe olana kadar, yani AKP’nin liberal döneminde sinemaya, kültüre, medyaya yansıması çok farklıydı. Kısmen yine sansür vardı, görünür olmayan meselelerle ilgili yine otosansür vardı ama bu bize çok değmiyordu aslında. Şimdi ise darbeden sonra görüyoruz ki bambaşka bir sürece girdik. Liberal dönem kapandı. Biz bu kültürel yansımaların politik yansımasına baktığımız zaman her şey çok daha tatsızlaşmaya, çok daha başka bir yere doğru gitmeye başladı. Hem bunu görüyorum, bir taraftan da bunun öncesi süreçleri de biraz bildiğim için böyle tamamen bir umutsuzluk halinden ziyade “Evet böyledir. Bu resmi görerek ve bu resimle ne yapabiliriz” diye düşünmek istiyorum. Açıkçası bu beni zayıf kılmıyor. Çok sinirlendiğim, çok üzüldüğüm, açıkçası şöyle hissettiğim anlar da oluyor: Bütün o akademisyenlerin durumu, gazetecilerin tutuklanması gibi gelişmelerin yanında ben de dahil olmak üzere birkaç sinemacının yaşadığı bir şey ya da Antalya’da Ulusal Yarışma bölümünün kaldırılmış olması gibi gelişmeler karşısında bazen içimden bir şey yapmak gelmiyor. Yalan söylemeyeceğim. Daha önceki süreçlerde evet, festival meselesi ile ilgili “Pire için yorgan yakmayalım” diyordum. Çünkü bu kamusal alanlar kolay kazanılmadı. İstanbul Film Festivali bilmem kaç yıldır insanların farklı uğraşları ile kuruldu. Ve bir alandır, bir sürü yönetmen yetişti. Bir böyle bakmak var. Bir yandan da memleket yanıyor, sen oradaki bilmem ne bölümü kaldırılıyor diye feryat ediyorsun. Ben de diyorum ki, bu zaten çökecek. Biraz da ayrıştırmak gerektiğine inanıyorum sansür ve otosansür meselelerinin.

Onun dışında Serkan’ın dediği gibi bir şey hep vardı zaten. Hiçbir zaman hukuki, endüstriyel yapı yoktu. Hep çabalarla ya da birtakım siyasetçiler aracılığıyla izin alınarak bir şeyler yapılıyordu. Şimdi bütün bunlar çöktü. Yeni bir dönem var ve bizim yeni dönemin film yapma modellerini bulmamız gerekiyor. Bu hiç kolay değil ama bu tarz dönemlerde üzerinde duracağımız en önemli şey, bütün bu süreçlerin etik yansımalarının nasıl olacağı. Bunu daha çok konuşabiliriz. Diğer türlü söylediklerimiz, eğer toplumsal karşılığı yoksa zaten hukuki olarak evrilmiyor. Kendi içerisinde etik şeyleri konuşabilirsin, bunların su yüzüne çıkmasını sağlayabilirsin ama bunu da kimseye dayatamazsın. Yapabileceğimiz şey de bu gibi geliyor bana.

Volkan Sümbül: Ben 2006’dan beri dizi yazıyorum, arada sinema filmleri de yazdım. Baktığımız zaman Türkiye’de her zaman sansür vardı, hep oldu, bunu yaşadık. Geriye dönüp baktığımda dizi yazma sürecinde yavaş yavaş yazacağım şeylerin azaldığını, bazı yerlere girmemem gerektiğini, girersem bana geri döneceğini daha fazla hisseder ve bilir oldum. Televizyonda belli bir alan vardı, o alan daraldı. Bir yandan memleketle ilgili hissettiğim şey de gittikçe daha yorucu oluyor ve dünyada olandan farklı gibi. Bizim yazdığımız diziler dünyadakilerden farklı mesela. Norm dışı bir durum var. Yazman gereken şey azalıyor ama dizilerin süresi daha uzun, daha fazla şey yapman lazım. Yazdıklarımla sosyal medyadan gördüklerim bambaşka şeyler. Gün içinde maruz kaldığımla da böyle bir sıkışmışlık hissi var. Pratik olarak da ne yapmam gerektiğini, ne yapmamam gerektiğini biliyorum aslında.

Berke Baş: Biz belgesel sinemacılar olarak en sıkıştırılmış, en dar alanda nefes almaya çalışıyoruz. Bu, uzun süredir böyle. Hem sansür hem otosansür konusu gündeme geldiğinde ön planda yine belgesel sinema var. Yakın döneme de baktığımız zaman hep belgeseller bir şeyleri tetikledi. Özcan çökmeye başladı diyor ama bence hepimiz çöküşü gördük. Son birkaç yıldır izliyorduk. Biz ortaya çıkardık ve çıkması da gerekiyordu. Ben hep şunu diyorum, devlet ayrı ama yandaş olmak daha tehlikeli. Hem kurmaca olsun hem belgesel olsun bu süreci sürdürme çabasına girmek bence en fazla hasar vermiş şey sinema sektörüne. Bu alanda küçük küçük gruplar, küçük alanlarda büyük işler yapmaya çalışıyoruz. Ben daha önceki işlerimizi düşündüğüm zaman hep Türkiye’nin tarihi ile hesaplaşma gibi bir çabamız vardı. Şimdi ise şimdiki zamanla hesaplaşma arzusu var. Onu ensemizde hissediyoruz. Şimdiki zamanı nasıl anlamlandırabiliriz, nasıl bakabiliriz, bunun içinden çıkan işler bu döneme nasıl tanıklık edebilir? Kişisel olarak etkilendiğimiz, çok yakınımızdakini etkileyen bir baskı ortamının içerisindeyiz ve yaratıcı, özgün bir şey çıkarmaya çalışıyoruz.

Şu günü, şu ortamı tanımlamak gerekirse şimdiki zamanın şiddeti ve ağırlığı içerisinde sıkışmış  gibi hissediyorum ben. Etrafımdaki birçok insanda da bunu görüyorum. Eskiden “Tarihi anlamlandırmanın hızına yetişemiyoruz” derken şimdi günün kaydını tutmanın hızına yetişemiyoruz. Bu dönemi nasıl işleyelim konusunda çok büyük sorular var. Bu dönemin içinden nasıl çıkabiliriz? Tülin’in başta dediği şey çok önemli. Görünürlük meselesi. Biz bu işleri yapıyoruz ama kime yapıyoruz? Siz 20 bin gibi bir rakam verdiniz. Bu belgeselin hiç ulaşamadığı bir rakam. Belgesel zaten yok gibi. Ama yine cephede de en önde mücadelesini yürüten o. Bizim için görünürlük çok önemli. Çünkü bu dönemin anlaşılmasında, kaydının tutulmasında da çok büyük rol düşen insanlarız hepimiz.

Somut gördüğümüz sansür durumundan başlayarak otosansüre doğru gelmek istiyorum.Türkiye’nin bütün sinema tarihi sansür hikayeleriyle dolu. Son dönemde Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’den Bakur’a,  oradan Son Şnitzel’e kadar giden bir süreç bu… Aslında kurmacada da çok kamusallaşmamış sansür- otosansür durumları var. Bunları az çok buradaki herkes biliyor. Biraz yakın döneme bakarak “Bu süreçler nasıl yaşandı, neler yapılabilirdi, neler yapılamadı” sorularına yanıt aramak istiyorum. Antalya’da, İstanbul’da sansür krizleri patladığında sektörden tepkiler oldu ama bir türlü bütünlüklü ve sonuç alacak hale getirilemedi. Ya da zaten durum şimdiki haline her koşulda gelecek miydi?

Özcan Alper: Biz hep şunu tartışıyorduk 90’larda; her rejime faşizm demeyin… Çünkü faşizmin ne olduğunu bilmezsen her otoriterlik gösterene faşist dersin. Bizim solda böyle bir hastalık var. Özellikle de bunu Alman ya da İtalyan faşizmi ile karşılaştırırlardı. Şimdi Türkiye gibi ülkelerde eğer toplumsal ve kültürel mücadelelerde iyi, kötü bir deneyiminiz olmuşsa biraz toplumu ve o ülkedeki demokrasi bilincini, hukuku, süreçleri bilirsiniz ve bunun kolay olmadığını iki adım ileri, bir adım geri süreçlerin hep sürdüğünü anlarsınız. Bazı şeyleri isterken ya da bunun için mücadele ederken de alabileceğiniz ya da alamayacağınız şeyleri öngörürsünüz. Bana şu an sorsalar İsveç gibi, normal bir sosyal demokrasisi olan bir ülke en ideali. Ama bu da bir süreç gerektiriyor. Özellikle sinema tarafında, belgeselde de şunu fark ettim. Ya çok keskin söylemler söyleniyor ya toptan yakmalar. Kazanımları, kayıpları hep düşünmek gerekiyor. Bunu karşılıklı olarak çok konuşamadık, konuşamıyoruz. Bunu söylediğin an direkt başka bir yerde konumlanıyorsun ya da çok radikal bir şey söyleyen o an doğru imiş gibi geliyor. Çok bağıran sanki doğruyu söylüyormuş gibi… Maalesef işin siyaset, erk ve iktidar tarafı başka ama bu tarafında da o kadar eksik var ki. Biz hep anormal ve gayri resmi durumlar yaşadığımız için hiçbir zaman kendimizi konuşamadık, demokrasi bilinci gibi meselelere hiç giremedik. Bu yüzden ben bu tarz durumlarda şöyleyim; iktidarlar sansür yapar, yapmak ister, yapacaktır. Ama sen sanatçıysan, yaratıcıysan bu tarz durumlarda kendini etik olarak nasıl koruyacaksın, nasıl işleteceksin bunu düşün. Mesela sinema yazarları inanılmaz ‘yakalım yıkalımcı’. “Sen bir film yapmak nasıl bir süreç biliyor musun?” diyesin geliyor. Çoğu da benim arkadaşım. Kalemle bir yazı yazmak, twitter’a koymak çok kolay. Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt” filmiyle yaşadığı 18 yaş meselesi gibi. Bir film yönetmeni değilsen onu anlayamazsın kolay kolay. Empati kurma yeteneğin yoksa sadece keskin siyah beyazların varsa o zaman siyah gelir ama öbür taraftan baktığında başka bir şey gelir. Başka türlü dayanışma ağları kurmak gerekiyor. Sansür başka türlü alt edilecekti. Şunu yapabilir miydik; “Ustaoğlu’na tamam sen o parayı ödeme, bunu göze al ama biz senin aldığın o 600 bin liralık cezanı dayanışma ile bir haftada toplarız.” Bu bana anlamlı geliyor. Yoksa o insanın 600 milyonu nasıl ödeyeceğini bilmiyoruz, belki evini satmak zorunda kalacak. Darbe girişimi sonrası ülke bambaşka bir yere gitti. Hep söylediğim bir şey vardı; 1980’de askeri darbe oldu ama sol bu ülkede edebiyatta, sanatta, kültürde her zaman iktidardı. Bunu unutmamak gerekiyor. Sistem hiçbir zaman sanatta, kültürde iktidar olamadı. Şu an öyle değil. Şu an o süreç de bitti.  Artık diyorlar ki “Senin gibi solcu, liberal oyuncuya ihtiyacımız yok.”

Tülin Özen: “Sinemaya ya da edebiyata da ihtiyaç yok’’ diyorlar zaten.

Özcan Alper:  “Festivallere de ihtiyaç yok” diyor. Faşist dönemler ne kadar kendi sanatçısını yaratmaya çalışırsa çalışsın, başarısız olması başka bir şey. Ama dediğim şey şu; adam diyor ki “Sana ihtiyacım yok. Uluslararası bir festivale katılman, Albüm filminin Cannes’da gösterilmiş olması beni çok ırgalamıyor artık”. Ya da bakanlık destekleri mevzusu mesela. Kendi içerisinde zaten ayırıyordu konuları. Kürtlük veya Ermenilik varsa zaten başka türlü sansür vardı ama şimdi isimlere bakarak yapıyor. Barış için Akademisyenler’e destek verdin mi ya da benden misin, değil misin diye bakıyor.  

Ben destek alamadığımda, daha kara liste yoktu. “Sadece benim başıma geliyor” dememek gerekiyor. Ama kanıksamamak da gerekiyor. Bu anlamda bakanlığın desteklerinin toptan yakılmasını doğru bulmuyorum, o bizim hakkımız. Bakanlık desteklerini bir şekilde liberal sağcı bir politikacın çıkardı ama Türkiye sinemasına katkıda bulunuyordu. Bir taraftan da haktı. Bu ülkede sinema yapan herkesin o bakanlıklardan destek alması gerekiyor. Ne sorundu biliyor musunuz? O destek kurulunda bakanlığın sağcı temsilcisi bile sektörden kurulu insanlara “Evet, destek veririz ama günün birinde bana baskı kurulursa siz bu kararın arkasında duracak mısınız” dediğinde bağımsız dokuz kişiden çoğunluğu sesini çıkaramıyorsa, bu bana göre sansürden öte bir şey. Yoksa bakanlığın, devletin beni yasaklaması normal. Bununla mücadele edebiliriz. Biz bunu daha önce aramızda tartıştığımızda fark ettiğim şey şuydu; etik yok bu ülkede. Bana kendi arkadaşlarım diyor ki “Sen daha önce destek aldın diye bu filminde de almak zorunda mısın?” Buradaki kıstas ne olmalı? Ben diyorum ki; politik görüşleri dışarıda bırakarak iyi ve doğruyu bulmak. Herkes için demokrasi istemek.

Bir de seyirci var tabii…

Özcan Alper: Ben yönetmen, yazar olarak şunu söylüyorum; sen seyircinle ilişkini yeterince kurabildin mi? Sansür ve otosansürle mücadelede ettiler mi? Gezi’den sonra tiyatro neden bu kadar büyüdü? Tiyatro bir şey kurdu. Üç yıldır, sinema heyecan vermiyor ama tiyatro veriyor. Tiyatro iktisadi bir şeye ihtiyaç duymadan seyircinin, günümüzün sorularına cevap aradı. Ama biz kendi seyircimizi kuramadık. Sen kendi seyircini kuramazsan öbür taraf da çökerse ağlamanın çok da bir anlamı yok. Belki biz de sinemaya çok fazla sırt döndük. Meselesi olan ama düzgün filmler niye iş yapmadı bu ülkede? Mesela Vavien 600 bin yapsın isterdim.

Mesele belgeselciler üzerinden patladı ve belgeselciler daha çok birlikte hareket ediyormuş gibi göründü. Ortak tepki kabiliyeti gelişti belki ama hareket, tutum anlamında ortaklaşamadı çoğu yerde. Mesela Bakur’a yönelik sansür girişiminde çok iyi tepki konuluyormuş gibiydi ama festival sonrasında hemen unutuldu. Senin durduğun yerden eksik olan şey neydi?

Berke Baş: Bizim kendimizi tanımlarken en çok kullandığımız kelime, yalnızlık. Prodüksiyon aşamasında, fikri geliştirirken yalnızız. Arkamızda bir yapımcımız yok, uluslararası koordinatörümüz yok. Her şeyi kendimiz yürütmeye çalışıyoruz. Bu sistemin yerleşmesi, belgesel sinemanın tökezlemesine sebep olan unsurlardan biri. Kurumsallaşma gibi bir şey var. Biz de öyle bir çatı ve yapı içerisinde üretmek isterdik ama yok. Belgesel Sinemacılar Birliği kendi içlerinde yapımcı, yönetmen gibi görev dağılımları yapabiliyorlar ekip duygusunu işleten. Ama onların da çoğu filminin kaynağı Kültür Bakanlığı’ndan gelen destek. Belgesel filmin para kazanması, kendi üretiminin kaynaklarını bulması gibi bir şey söz konusu değil. Biz yurtdışındaki festivallere gidiyoruz. Her ülkede bir şeyler var, bir tek Türkiye’de yok. Sadece Kültür Bakanlığı… Yeni film fonu açıldı, o da yılda ancak 12 projeye ancak destek verebiliyor. Etrafımızda projesi olan, üreten birçok insan var. Nasıl üretiyoruz? Bence bu büyük bir soru. Bu belgeseller nerden çıkıyor? Reyan Tuvi, Kobane filmi Gözyaşına Yer Yok‘u nasıl yaptı? Hiçbir sektörün katkısı yok filmde. Melis Birder ile son yaptığımız Bağlar filmi için altı yıl uğraştık. En son yapımcı bir arkadaşımız sağ olsun, dahil olup ofisini kullandırdı da bir çatının içerisinde yürütüyoruz duygusuna kapıldık. Konu açığımız gerçekten yok. Şimdiye bakarsak son dönem olaylara bakarak dalabileceğimiz çok konu var. Ama artık yorgunluk da çöktü üzerimize. Çünkü sürekli yoğun bir uğraş içinde bu işleri çıkarmaya çalışıyoruz. Bir de şöyle bir algıyı bir türlü kıramıyoruz: “Bizdeki belgesel anlayışı gittim, çektim, geldim.” Hala böyle tanımlıyorlar belgesel sinemayı. Bunu kırmaya çalışan çok farklı, yaratıcı işler çıkaran bir sürü insan var. Fakat bu görünürlük konusunda büyük bir engel var önümüzde. Filmler ortaya çıkamadığı için o filmleri konuşamıyoruz. Bir belgesel eleştirisi yok mesela. Sinema eleştirmenleri belgeselle ilgilenmiyorlar. Biz belgesel eleştirilsin istiyoruz. Sadece konusu olarak değil, Ermeni meselesine değiniyor diye takdir görmesin, filmdeki hatalar, filmin yapısını sorgulayan yazılar çıksın. Belgesel sinemayla ilgili bir literatür oluşsun arzusundayız ki, kurumsallaşma dediğimiz bir bütünlük içerisinde algılanabilecek bir yere getirelim belgesel sinemayı. Antalya’da belgeselciler toplandı diyorsun ama kaç kişi toplandı? Küçük bir rakamdı. Toplantılara giden çok az insan oldu, ki orada da kurmaca sinemacılar ve belgesel sinemacılar gibi bir ayrım oldu. Biz hiç öyle bir ayrım peşinde değiliz. Kurmaca alandakiler bunu kabul etmese bile biz sinema yaptığımızı düşünüyoruz.

Özcan’ın ve senin söylediklerinden şunları çıkarıyorum: Bütün bu sansür meselelerindeki tepkilerin sürdürülememesinin gerisinde bir türlü sektöre dönüşememek var. Bu da örgütlü ve aynı ortak çıkarlarda buluşup hareket edememek gibi bir sonuç doğuruyor.

Berke Baş: Yapısal bir sorun olarak da görüyorum. Reyan’la (Tuvi) Ayşe’yi  (Çetinbaş) düşünelim ve Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek ile Bakur filmlerini. Belgeselciler olarak onları sarıp sarmalamak istiyoruz ama bir kurumsal kimliğimiz yok, hukuki varlığımız yok. Onlara daha somut olarak nasıl destek olabilirdik bilemiyorum. Gönül bağımızdan başka bir şey veremiyoruz. Ama bir çatı olsaydı… Belgesel Sinemacılar Birliği çok daha baskın olup kurumsal kimlik olarak “Biz bu filmlere de, belgesellere de sahip çıkıyoruz” diyerek güçlü bir sesle çıkarabilseydi belki çok şey değişmeyecekti ama yalnızlık duygusunun bizi kösteklediğini düşünüyorum.

Tülin Özen: Bütün festivaller, filmler ve boykot çağrıları… Bunları çok uzaktan dinleyen biriyim. Çünkü ben oyuncuyum. Bana sıra gelmiyor. Yapımcılar, yönetmenler, senaristler… Bazen bir şey yapıldığında oyuncular oradaki yüz, fotoğraf olarak tercih edilen insanlar oluyor. Bunlar tartışılırken tercih edilen insanlar olmuyorlar. Bunu anlayabilirim. Çünkü yapım sürecinde biz o kadar işin içinde olmuyoruz. Bize bir senaryo geldiğinde bunu yapan yönetmen zaten üç yıldır çalışıyor oluyor. Senin zaten söyleyecek söz hakkın da minimuma iniyor vicdanen. Ben olan biteni uzaktan duyan biri olarak bu süreçlere dair şunu söyleyebilirim. Bu tür durumlarda tamamen bir bilgi kirliliğinin ortasında kalıyorum. Birden “Bakur katılamıyor çünkü işletme belgesi yok” deniyor mesela. “E alsaymış” diyorsun otomatik olarak. Ama “Son anda oldu” diyorlar. Festival de diyor ki “İşletme belgesi olmayanı gösteremeyiz” ama gösteriyorlardı… Bana bilgiler temiz gelmeyince benim harekete geçme imkanım kalmıyor.

Berke Baş: Ama mekanizma öyle işliyor. Bilgi kirliliği içerisinden hemen başka boyut kazanabiliyor.

Tülin Özen: Hemen fevri bir hareket ve boykot ediyoruz. O festivalde filmi olan yönetmen ile olmayan yönetmenin tavrı tabii ki ayrı olacak. “Nasıl orada şunu yapamadın” deme hakkı hiçbirimizde olmuyor. Benim burada oyuncu olarak talebim, bana temiz bilginin ulaşması gerek ki orada bir haksızlık olmuş diyebileyim. Ama işletme belgesi alınması gerekiyorduysa alınması gerekiyordur. O zaman da “Kanun, hukuk var” diyebilirim.

Berke Baş: Ama işletme belgesi alınması zorunluluğunun gelmesi süreci var arkada.

Tülin Özen: Ama bu anlatılmıyor oluyor sonuçta. Birileri fevri bir şeyler söyleyip “Böyle bir şey var, haydi boykot edelim” diyor. Benim tanıdığım daha mantıklı insanlar da “Boykot etmeyelim” diyor. O sırada o kadar çok bilgi geliyor ki, doğru olan refleksin ve gelecek için doğru olan şeyin ne olduğunu bulamıyorsun. Tepkin belki şu an için doğru olabilir ama gelecek için hiç doğru olmayabilir. Biz uzun zamandır bu işleri takip eden insanlar olduğumuz için çabuk verilen reflekslerin işe yaramadığını da çok gördük.

Berke Baş: Sektör olmaması sıkıntısı. Dönüp dönüp aynı yere geliyoruz.

Tülin Özen: Bazı şeylerin tarihsel tanımlaması da vardır. Boykot nedir? Boykot öyle dizi senaristlerinin yaptığı gibi “Seneye yazmayacağız” demek değildir bana göre, “Yarın bırakıyoruz” demektir. Seneye olursa yeni anlaşmalar olur, yeni senaristler gelir. Boykot benim için o sırada bir şeyleri alabora etmektir, gücü oradan almaktır. “Yerli dizi yersiz uzun” kampanyasındaki hissim buydu.

Volkan Sümbül: Sektörün içindeyim ama bu konularda dışındayım. Daha çok bir festival izleyicisi olarak tanımlayabilirim kendimi. Festivallerle ilgili bir gözden çıkarılma durumu olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan festivaller ulaşabileceğimiz tek nokta olarak kalıyor geriye. Tam süreci bilemiyorum ama İstanbul Film Festivali’ndeki boykotta sonuçta geldiğimiz noktada o sene filmler ulaşmadı seyirciye. Gösterilemeyenler oldu. Benim bir arkadaşımın ilk filmi olacaktı orada. “Mecbur boykot edeceğiz tabii” diyor. İlk filmi, izlenmesini istiyor ama tek başına yarışıp tek başına ödül alacak hali olmadığı için boykot etti. Oyuna gelmiş gibi hissediyor insan. Ne oldu? O film patlamış oldu. Belki başka türlü bir dayanışma ile izleyiciye ulaşmak, izleyici ile daha yakın temas kurmak gibi şeyleri düşünüp derdi öyle anlatmak gerek.

Berke Baş: Festivallerden çok şey bekliyoruz. Oysa festivaller de bizim filmlerimizle var. Bunu bir türlü kavrayamıyorlar. Festivaller varmış da biz onlara muhtacız, bize iyilik yapıyorlar algısından bir türlü kurtulamadılar. Bir, iki festival hariç bu algı geçerli. İstanbul’da boykot olmayabilirdi. Ben de bir izleyici olarak o filmleri izleme hakkına sahip olmak istiyorum. Ne olabilirdi? Film Amed var hala, eser işletme belgesiz Documentarist var. Bunlar gibi alternatif etkinliklere dönüştürülebilirlerdi festivaller ama ellerini taşın altına koymadılar. Festivaller, Kültür Bakanlığı ve devletle kendisini bir tutup sinemacıları karşısına almış gibi oldu. O yüzden orada bir tıkanıklık oluştu. Biz sektör olarak festivalleri de bu işin içine dahil ederek birlikte nasıl hareket edebiliriz? Ama festivaller bir sonraki seneyi düşünüyor, “Böyle bir şey yaparsam seneye desteğim ne olacak?” diye düşünüyor. !f’in böyle sıkıntıları vardı.

Eser işletme belgesine geri dönersek, Antalya Film Festivali’ndeki sansür olayında sürece dahil olup protesto etmiş, sesimi çıkarmış biri olarak, yapımcımız olmadığı için kendi filmimize !f’te gösterilmesi için eser işletme belgesi aldım. Çünkü filmi gösterme arzusu bizim için bir aciliyetti. Bağlar’ı yapmak için altı yıl geçirdik oradaki insanlarla. Önemli bir konuya parmak basmışız; konuşulsun, ortalıkta olsun, film yaşasın istiyoruz. Bana o süreçte “Berke eser işletme belgesine siz de başvuruyormuşsunuz” demişlerdi. “Tamam, başvurmayalım, peki kaç kişi olacağız?” dedim ben de. Kaç kişi var etrafımızda filme sahip çıkacak ve “Eser işletme belgesi almıyorsun ama göstereceğiz” diyecek kim var?

Özcan Alper: Bir hukuk devletinde bir esere, eser işletme belgesi almak kötü bir şey değil. Ben bir yaratıcı olarak ürettim, eserin eser işletme belgesini almak isterim ki, yarın öbür gün başka biri o eserin sahibi olduğunu iddia ettiği zaman elinde belgen olur. Bu hukuki ve doğru bir süreç. Festivallerin daha ilk gösterimde eser işletme belgesi istemesi ise sonradan oluşan bir şey. İkisini ayırmak gerekiyor.

Serkan Çakarer: Türkiye’deki eser işletme belgesi uygulaması, bir sansür uygulaması. Çünkü orada sınıflandırma ve dolayısıyla üst kurula gitme detayı var. Kayıt tescil durumu olsa ve tapu belgesi olsa…

Burada devlet aygıtının ya da bu kurumsal aygıtın bir sansür mekanizmasına dönüşmesi var. İşi hak sahipliğini tescillemek olan kurul, yönetmenden bir sahneyi çıkarmasını istiyor. Son Şnitzel filminde olduğu gibi…

Serkan Çakarer: Bazen senaristler, yönetmenler de bizimle ilgili diyorlar; “Onlar yapımcı ama biz daha kreatif tarafız”. Öyle bir şey yok. Benim için de her yönetmen, kreatif yönetmen değil. İktidara yakın, onunla kucak kucağa olan yönetmen de var, onların istediği şeyi yazan senarist de var, adamlarla yediği içtiği ayrı gitmeyen yapımcı da var. Ben de yapımcıyım ama iki kere veto yedim. Destekleme kurulunun tasvip ettiği bir yapımcı değilim yani. Dolayısıyla bu işlere kafa patlatan yapımcı, senarist, yönetmen aynı masada oturabiliyor mu, buna bakmamız lazım. Ben sansür – otosansür meselesindeki problemin Ankara değil, İstanbul olduğunu düşünüyorum. İstanbul’dan neyi kastediyorum? Endüstrinin ana bileşenleri; meslek birlikleri, meslek birliklerinin yönetim kurulundaki insanlar, birtakım festivaller vs. Ankara’da kopyanı alıp politbüroya gönderiyorsun ve bu film yasaklanacak diye bir şey çıkmıyor. Orada bir kurulun üyesi olan insanlar var, senarist, yönetmen, oyuncu dediğimiz insanlar. Onların üzerinden oluyor bu. Karşımızda bir parti, otoriter bir yapı var ve  o otoriter yapı höt diyor millet kaçıyor gibi bir durum yok. Biz mesela İstanbul’da bir toplantı yaptığımızda o toplantının bütün bilgileri o esnada Ankara’da oluyor. Bir mektup hazırlayalım deniliyor, mektubu ilgili kişiye gönderme kararı alıyoruz. Mektup gitmeden o kişi konuyla ilgili açıklama yapıyor oradan. Ankara sorununu çözemeyiz belki ama İstanbul tarafını çözmenin yolu şu; bu sektörde aktif üreten, düşünen, bu meselelere kafa patlatan insanların mesleki örgütlerinin içine girmesi ya da mesleki örgütleri oluşturup bu işlerin içinde aktif olması gerekiyor. O zaman destekleme kuruluna gittiğimizde yalnız olmayız, pazarlık gücü daha yüksek bir unsur haline gelebiliriz. Türkiye’nin en büyük eksikliği bu, örgütlenmek.

Mesleki örgütlerinin dayanışma, beraber hareket etme duygusu ve en önemlisi bilgilenme açısından çok büyük önemi var. En büyük sıkıntının üreten insanların bu işin direksiyonunda olmamasından, bu işlere mesafeli kalmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bu kurullara insanlar gönderiyorlar meslek birlikleri. Destekleme kuruluna da gidiyorlar, eser işletme belgesi verilen kurula da, Oscar komitesine de… Mesleki örgütlenmenin sonuçlarından tamamen bağımsız önemli olduğunu düşünüyorum. Aktif olarak üreten bir insan olduğun zaman, mesela Türkiye ile ilgili yapısal bir sorun olduğu zaman,  bunu uluslararası düzeye sen taşımış oluyorsun. Sana gelip soruyor ‘’Ne oluyor burada?’’ diye. O zaman insanlara ne olduğunu bu perspektiften anlatma imkanı da doğuyor. Bu değerli. Meslek birliğinde olmadığın zaman sen filmcisin ama meslek birliğinde olduğun zaman başka kapıları da açıyor, başka sandalyelere de oturuyorsun. O zaman derdini anlatma imkanın oluyor.

Özcan Alper: Yine etik meseleye geliyoruz. Kurullara da girsek, o kurullar doğru kurullar olsun. Antalya’da ulusal yarışmanın kaldırılması için sektörden bazı insanlar bu fikri verdi Benim gördüğüm bu. Üzücü ama böyle.

Berke Baş: Önce işlevsizleştirme sonra yok etme…

Bu noktada biraz da otosansür konuşmak istiyorum. Hem kendi deneyimlerinizi hem de tanık olduklarınızı paylaşırsanız…

Volkan Sümbül: Televizyondan sonra bir sinema filmi – gişeye yönelik olsa bile-  yaptığın zaman bir rahatlama hissediyorsun. Rahat rahat yazarım diye düşünüyorsun. Belki ekonomik taraflarını düşünerek bir şeyler yapıyorsun. Çünkü yapımcıya senaryoyu verdiğin zaman film için kanala satacak vs. Örneğin televizyona vereceğimiz film küfür doluysa nasıl yayınlanacak? Muhtemelen bu bir pazarlık konusu olabilir. Ben kendi açımdan sinemaya yazarken bunu fazla düşünmüyorum. Evet, yaptığım filmler törpülenmiş, temiz gözüküyor. Belki içgüdüsel olarak yapılıyordur bazı şeyler, mesela Çağan Irmak’la Nadide Hayat’ta çalıştık. Gişe yapacak film, Demet Akbağ oynayacak… Refleks olarak fazla açılmamak gibi, ne yapıp yapmayacağını bilmek gibi bir durum oluyor. “Şu sahneyi yazdım ama o oynamaz” ya da “Bu gişeyi etkiler mi” gibi şeyleri sinemada çok düşünmüyorum. Şunu düşünüyorum; film iyi mi bitsin, kötü mü bitsin? Hikayeyi yazarken bunu zaten düşünüyorsun ama gişeye film yaptığın zaman bunu biraz daha düşünüyorsun. Çünkü izleyici yanındakine filmden nasıl çıktığını söyleyecek. Bu tür şeyler hissediyorum. Televizyon kısmında çok daha farklı. Yapıp yapamayacağımız şeyler çok daha fazla ve belirgin. Ben şahsen içkili sahneler yazmıyorum. Çünkü buzluyorlar. O sahne izlensin diye var ama adamın ağzını göremiyorsun. Öte yandan teşvik edici de olmaması, bahsi geçmemesi lazım. Sarhoşluk övmek gibi “İki kadeh içelim de kafamız rahatlasın”  ya da “Başarımızı şununla kutlayalım” gibi diyaloglarla da övmüş olacaksın. Biraz korkunç geliyor olabilir kulağa ama kendi baş ağrımı düşünüyor oluyorum o durumda. İlk yazdığımız dizide gençler içki içiyorlardı, 2006 yılıydı sanırım. Ömrümün sonuna kadar o yapımcıyla çalışmak zorunda kalacağım bir ceza ödemişti adam. Bu yüzden de öyle sahneleri düşünmüyorum bile.

Otosansürde de bir format gelişiyor ve ister istemez o formata uymak zorunda kalıyorsun.

Volkan Sümbül: 10 yaşında bir yeğenim var, o da diziyi izliyor ve ben ortalık kan revan olsun istemiyorum. Yazarken bu gibi şeylere de dikkat etmeye çalışıyorum. Polisiyeli mafyalı işler de yazıyorum ama kan gövdeyi götürür durumlarda da cezalar çok yüksek.  

Dizideki format az çok oturmuş durumda. Endüstriyel iş gibi bakılıyor. Yönetmeni de, yapımcısı da, senaristi de biraz oraya doğru gidiyor. Senarist olarak aklına orijinal bir hikaye geldiğinde “Bunu satamayacağım, neden yazayım” dediğin anlar oluyor mu?

Volkan Sümbül: Mesela bir film yapmak istiyordum. İlk film desteği için bakanlığa başvurdum ama destek alamadım ve böylece filmi çekmem olanaksızlaştı. Bazı yapımcılarla ilişkim var ama ben o filmi verdiğim zaman “Eline sağlık” diyecek bana. Düşük bir bütçesi olsa bile ekonomik bir iş yapıyoruz onlarla. Geri dönüşü olmadığı zaman vermem bile. “İyi misin Volkan?” deme ihtimali var.  Daha çok kalıplara, izlediklerimizin bir tekrarına yönelik üretim biçimi var Türkiye’de. Öte yandan popüler işler yapan yapımcılar da, yeni şeyler istiyorlar ve açıklar diye düşünüyorum. İyi şeyler gelmediğinden şikayet ediyorlar.

Peki bu ‘iyi şeyler’ önlerine geldiğinde yeterince risk alıyorlar mı?

Volkan Sümbül: Bazen alıyorlar. Örneğin TAFF, benim de senaristleri arasında yer aldığım Ali Atay’ın son projesi Ölümlü Dünya’da böyle bir risk aldı gibi. Gişe filmi değil, ama yılda sekiz film yapıyorlarsa sadece biri böyle. Bir tane de ben bu tğür bir film götürsem onlara, olmaz. Risk dediğimiz şey normalde yaptığından daha düşük olan bir şey, kendi kafasındaki ölçülerde risk.

Oyuncu olarak önüne gelen senaryoda kendine otosansür uyguladığın ya da aklına geldiği oluyor mu? Sadece politik anlamda değil. Bir kadın oyuncu olarak bedenini göstermen gereken anlara dair de aklında bu tür sorular oluşuyor mu?

Tülin Özen: Benim olmadı ama gözlemlediğim oldu. Gazetelerde de okuyoruz. Çok yakınımdaki oyuncular değillerse bile bazı sevişme sahneleriyle ilgili “Gerçekten sevişmedik” gibi açıklamalar yapmak zorunda kalan insanlar oluyor. Sevişmiyoruz zaten. Gerçekten el ele de tutuşmuyoruz, karşılıklı çay da içmiyoruz. O biz değiliz. Zaten o ben değilim ile başlıyor bendeki hikaye. Mevzu dizi ise sonsuz sansürden geçip gelmiş oluyor zaten, sinema filmi de sansürden, yönetmen otosansüründen de geçmiş oluyor. Kendi adıma sansür yapmadım ama etraftan, “Ben gay oynamam”, “Sevişme sahnesi çekmem”, “Erkek arkadaşım o sahneyi çıkarttı” gibi şeyler duyuyoruz… Bu sefer “Oyunculuk yaparken diğer sahneleri nasıl oynuyorsun?’’ diyebileceğin bir yere geliyor mevzu. “Sevişme sahnesi çekiyoruz bütün ekip dışarı çıksın” deniyor mesela. Haftalardır aynı ekiple çalışıyorken “Ayıp bir şey mi yapıyoruz? Ben anlamamışım” gibi hissediyorum. Sevişme sahnesi çekileceği zaman“İyi misin?” diyorlar mesela, “Dün soğukta tişörtle dolaşırken daha kötüydüm, şimdi kapalı alandayız. Daha iyiyim…” diyorum. Genel algı benim kendi otosansürümün olabileceği yerden o kadar düşük bir seviyede ki, bu yüzden benim sansürüm nerede diye test etme şansına sahip olamadım.

Ana sermayesi bakanlık desteği olan film üreticilerinin bir bölümü içerik üretirken de ister istemez iktidar hassasiyetlerini, konu hassasiyetlerini dikkate alıyorlar mı? Volkan biraz önce dedi ki “Ben form oluşmuşsa o formu dikkate alıyorum.” Bakanlık destekleriyle yapılan filmlerde de hem bu gerekçeyle hem de estetik olarak bir benzeşme, aynılaşmadan bahsedebilir miyiz?

Serkan Çakarer: Bakanlık destekleri 2004’den beri var. Destekleri belirleyen kurulda bir buçuk sene görev yaptım. Ben kendiminkini biliyorum. Filmin sunumunu yapan kişi “Ben aynı zamanda hafızım” diyor mesela. Niye söylenir bu, böyle bir yerde? Kurulun içindeki o insanların yaklaşımından mı söyleniyor? Bir de şu var, 300 tane uzun metraj proje okuyorsun, sanki bu coğrafyada değil de İsveç’te geçiyor projelere göre. Hiç sosyal, politik meseleye değinen yok mesela… En politik konu ensest  olabiliyor. Kafayı üşütmüş aile bireyleri, cinayetler, garip kahramanlık hikayeleri… Desteklenen projelerde böyle bir sorun var. Dolayısıyla ne gönderirsek desteklenir sonucuna varıyorsun. Bu yüzden ben senaryolarda bazen yönetmen görüşünü de görmek istiyorum. “Neden?” diyorlar. Çünkü senaryoyu okuduğumda bir şeyi anlatmak isteyip de anlatamadığını fark ediyorum yönetmenin. Senaryoda saklanan o şeyi yönetmen görüşünde görebiliyorsun. Böyle bir sürü yönetmen var…

Bir de OHAL var tabii. Ben kurula 15 Temmuz öncesi girdim, bir de 15 Temmuz sonrası girdim. 15 Temmuz sonrası dediğim kurul, OHAL kurulu tabii. Bazı filmlere destek verildiği için ertesi gün medyada “işte o kurul” diye etiketlenmekten çekiniyor oradaki insanlar. İki sene evvel desteklenen bir proje var, şimdi dağıtım desteği talep ediyor, “Biz o topa girmeyiz” diyorlar Kürtçe konuşuluyor diye. İki sene evvel desteklediği filme şu an destek veremiyor. Çünkü konjonktür değişiyor. Sadece Yeni Şafak’ta çıkarız, Akit’te çıkarız diye değil. Oradakilerin bir kısmı TRT’de çalışıyor, bir kısmı akademisyen, bir kısmının Ankara ile ilişkileri var. Tam da bu sebepten “Bir şey gelir, benim hayatım sekteye uğrar o toplara çok girmeyeyim” diye düşünüyor. OHAL dediğim de biraz öyle bir şey. Kurulun içindeki insanlar çekiniyorlar, dikkatli davranıyorlar. Kırmızı çizgiler çok daraldığı için az bir alan kalıyor. O zaman da ona göre geliyor projeler. Mesela hayvanlı proje çok var. Çocuk filmi çok yapılıyor. Bunlar da sansürün, otosansürün göstergelerinden bence. İran’da da biraz öyleydi. Sinemada sıkıntı olduğu zaman oraya kaçıyorsun. Çocuklar üzerinden anlatıyorsun.  

Özcan sana döneceğim ama son dönemlerde yönetmenlerle konuştuğumda bu bakanlık desteklerinin akamete uğramasından dolayı “Artık film çekemeyeceğiz’’ gibi bir kaygı olduğunu görüyorum. Sen kendi yazma süreçlerinde o filmi yazarken bakanlık desteklerinin çıkmama ihtimalini düşündün mü, çıkmadığında nasıl düşündün?

Özcan Alper: Türkiye’de ilk film yapmak çok zor. Festivaller meselesinde “Hemen boykot yapalım’’ denildiğinde, ben kendi yaşıtım olan yönetmen arkadaşlara “Bizim için kolay, biz artık bir yol aldık ama bir sürü genç yönetmen Antalya’da, Adana’da, İstanbul’da kendini gösterecek, öyle yırtacak ve sinema yapmaya başlayacak. Her şeye kendi konumumuzdan bakmayalım” diyordum. Bir duralım, öbürünün açısından da bakalım. Ben üçüncü filmimi yazarken destek alamayacağımı düşünüyordum ama hep şunu söylüyordum; “Yapmak istediğim bu ve ben bunu bir şekilde çekerim.” Kendime bir b planı, c planı yapıyordum. Bakanlık çıkmazsa başka yollar da deneyebilirim dedim. Film yapmak için ille de Kültür Bakanlı’ğının desteği gerekmiyor ama bunu ilk filmini çekecek birine söyleyemiyorum. Öte yandan şunu yine söylerim; gerçekten birinin inandığı bir hikaye varsa ve filmi yapmak istiyorsa yapabilir. Gerçekten yapmak istiyorsa 40 kişiyle değil üç kişiyle çeker. Üç haftada değil, iki yılda çeker. Bunu kim söylemişti, unuttum ama  ödünç alıyorum: Bir film yapmak için gerekli olan en son şey para. Bu yüzden de sansür ve otosansür meselesinde bunun örneklerini gördüm, mesela genç bir arkadaşın senaryosunu sansürlediğini hissetim. Onun sonu yok. Öyle bir yola girmektense inandığın filmi yapmak ama bunun başka yollarını aramak gerekiyor.

Belgeselle ilgili şu var; çok göz önünde olmamasına rağmen hukuksal zorluklara en fazla maruz kalan belgeselciler oluyor. Otosansürün en ağır hissedildiği alanlardan biri.  

Berke Baş: Biz özellikle bizim yaptığımız belgesel tarzı açısından bir gerçeğe, bir de o gerçeğin aktörlerine, karakterlere karşı sorumluluk üzerinden ilerliyoruz. Hassasiyetimiz öncelikle konu ve karakterlerle ilişkimizle tanımlanıyor. Kurmaca karakterler yaratmak belki çok daha özgür bir alan yaratabiliyor. Ama gerçek travmalar yaşamış, bir şiddete tanık olmuş, karakterleri anlatmak zor. Karakterler üzerinden korunaklı bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü konuştuğumuz karakterler gündelik hayatlarının akışı içerisinde bunun nasıl bir şeye dönüşeceğine, filmin hikayesi içerisinde bu anlatıların nasıl kullanılacağına dair bir bilgiye sahip değiller. Engin bir sinema / belgesel bilginiz de olsa filmin biçimlendiği şey kurgu masası, filmin hikayesi oluyor. Konunun yanında o hikayeyi nasıl anlatmayı seçtiğiniz, nasıl işlediğiniz önemli. Yeni bir hikaye ürettiğiniz bir alan, belgesel sinema kurgusu. Müthiş bir hassasiyetle davranmak gerekiyor. Bir olayı yaşayan kişi, olayı yaşadığı gibi anlatıyor ama biz belgesel sinemacı olarak onu yansıtmak durumundayız. Hem onun anlattığı gerçeklerden besleniyoruz hem de onun dışına bir şey daha örüyoruz. Ondan önce gelen bir plan, onun anlatısı üzerine gelen bir görüntü… Hep ilişkiler kurarak o hikayeyi daha güçlü kılmaya çalışıyoruz.

Yaptığım iki filmde de hep bana bu sorular soruldu. Biri 2009’da Ermeni olan büyükannemle ilgili yaptığım Nahide’nin Türküsü adlı filmdi. “Kendini çok sansürledin mi, çok hikaye atmak zorunda kaldın mı?” diye sorulurdu hep. İkincisi de Melis Birder’le yaptığımız Bağlar filminde ise Kürt meselesini içeriden, Diyarbakır Bağlar’daki bir basketbol takımı üzerinden anlatmaya çalıştık. “Kendinizi kısıtladığınız, girmediğiniz konular oldu mu?” gibi sorular geldi. Cevabımız hiçbir zaman çok net olmadı. Filmler, yapmak istediğimiz filmler oldu sonuçta. Nahide’nin Türküsü’nde zaten bir sessizliğin içinde kaybolmuş bir hikaye vardı; Ermeni evlatlıklar hikayesi… Mesela bir yere gönderilmişler ama gönderenin öznesi yok,  zulmü işleyenin adı anılmıyor. Çünkü anlatı, aile içerisinde işlene işlene, uzak bir yerde kalmış, güvenli alana kapatılmış ve oradaki parçalarla ortaya dökülebilecek bir hikaye gibi. Zaten elimde de bunu çıkarayım, kullanmayayım denilecek bir şey yoktu.

Bağlar’da ise başlangıçta Melis’le filmi tanımlarken çok agresiftik. Sanki 30 yıllık Kürt sorununu tanımlayacağız, bunun öznesi olmuş, içinde ezilmiş gençler ve onların hikayesi… Öyle bir ortama girmedik. Onlar basketbol sahasının içinde, bir takımın içinde bir koza oluşturmuş gençler. Hepsinin siyasi bir bilinci var ama bunu dışarı vurmuyorlar. Bizim çekim yapmadığımız günlerimiz de oldu onlarla ama filmin içine girebilecek siyasi bir karakter getirmediler. Karakterlerin hiçbirinde öyle bir vurgu yoktu. Biz de onlara kendi beklediğimiz şeyleri söyletme çabasına girmedik belgesel sinema anlayışımıza sığmadığı için.

Biz çok koruyucu davranabiliyoruz karakterlerimize karşı. Ahlaki bir yerden bakıyoruz. Fakat bizim o koruyucu mekanizmayı sansürcü mekanizma da aynı argümanla kullanabilir. O tehlikeyi de tanımlamak lazım. Bizim nerede durduğumuz ve bizim korumacı anlayışımızla, karşımızdaki gücün bunu nasıl kullanacağı, sömüreceği konusunda da hazırlıklı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Serkan’nın da söylediği bir şey vardı ya: İki yıl önce destek verdiği bir Kürt filmi şimdi tanıtım desteği vermiyor çünkü içinde Kürtçe var. Son birkaç yılın politik gelişmeleri, OHAL vs. Konu seçiminde şu anki dönem açısından bir hassasiyet oluşturuyor mu?

Berke Baş: Geçenlerde babamla izliyorduk Bağlar’ı, “Bu filmi şimdi çekemezdiniz” dedi. Bu da büyük bir gerçek. Biz filme 2010 yılında başladık. Barış süreci başladığında, 2010 yılında başlamıştık filme, Nevroz’daki açıklamayla da bitirdik. Sonra ateşkes sonra erdi ve kurguda ona denk geldi. Bu son beş yıllık tarihsel sürece, inişli çıkışlı dönemlere tanık olduk. Film de o akışı taşıyor. Sonda da çatışmasız dönemle bitiyor. Bağlar Belediyesi tek kayyım atanmayan belediyeydi ve inanılmaz açıktı. Kimse “Ne çekiyorsunuz, ne yapıyorsunuz, 3 yıldır buradasınız, bize görüntüleri gösterin?” demedi. Şimdi yapabilir miyimiz,  böyle bir konuya girebilir miyiz, bilmiyorum. Bir senedir hiçbir şey yapmıyorum. Bir tek Bağlar’ı göstermeye çalışıyoruz. Bu alan da çok kısıtlı. Nerelerde gösterebileceğimize dair alan son derece daralmış durumda.

Ortada bir sansür durumu olduğunu biliyoruz. Kısa vadede nasıl bir durumla karşı karşıya kalacağız ve bunları aşmak için ne gibi pratik çözümler üretilebilir?

Serkan Çakarer: Bakanlıkla ilgili fonun Türkiye’nin politik süreci böyle olduğu sürece çok değişiklik göstereceğini zannetmiyorum. Üzeri kırmızıyla çizilmiş birtakım insanlar olabilir. Televizyon zaten çok topa girmiyor bu filmlerin finansmanında, gösterilmesinde. TRT en son “Biz bu filmleri nasıl gösterelim?’’ deyip kendine televizyon filmi üretme çiftliği kurdu. Finansman sorunu önemli ama daha büyük problemin bu filmleri üretememek değil, bu filmleri gösterememek ya da gittikçe daha az göstermek olduğunu düşünüyorum. Çünkü  Sinema Genel Müdürlüğü’nde şöyle bir argüman da oluşuyor: “Biz bu filmleri destekliyoruz ama 500 kişi geliyor.” Bu çok tehlikeli bir şey. Belgeselle ilgili dağıtımcı arkadaşlarla konuşuyoruz. Avrupa’da, Çek Cumhuriyeti’nde birtakım alternatif dağıtımlar var. O tip yapıları burada nasıl oluşturabiliriz?  Bizim konsolide etmemiz lazım bu işin seyircisini. Bu işin uluslararası seyircisi olduğunu da unutmayalım. Gösterime daha fazla zaman ve kafa patlatılması gerektiğini düşünüyorum. Film yapma imkanı dijital teknoloji vs ile çok artıyor ama bütün bunlara rağmen film göstermeyle ilgili imkanlar azalıyor. Bunun üzerine düşünülmesi gerekiyor.

Özcan Alper: Biz bu filmleri sonuçta birileri ulaşsın, paylaşsın, izlesin diye yapıyoruz. Bunun üzerine kafa patlatmak gerekiyor. Ama orada da alternatif mecraları bulmak, yaratmak gibi bir sorun var. Tamam, iktidar yapması gerekeni yapıyor ama kendini muhalif olarak adlandıran partilerin, yerel yönetimlerinin kaç tane salonu var film gösterebileceğimiz?  Şu an koşullar çok değişti ama Demokratik Bölgeler Partisi’nin onlarca belediyesi içinde bir tek Batman ve Viranşehir’de sineması vardı. Yeni projeler hayata geçiriliyordu ama çok geç kaldılar bir yandan da.

Belediyelerin kamusal alan yaratmak gibi bir zorunluluğu var. CHP belediyeleri örneğin, isteseler bir sürü salonu çok küçük teknik altyapıyla sinema mekanına dönüştürebilirler. Son filmim Rüzgarın Hatıraları’nı kapanmak üzere olan bir sinemada gösterdim İzmir’de. Gösterime gelen belediye başkanına “Belediye olarak kaç tane salonunuz var?” diye sordum. 4-5 tane olduğunu söylediler. 400-500 bin liralık yatırımlarla  çok güzel ve işlevli salonlara dönüştürülebilir oralar.

Berke Baş: İzleyiciyi de üretmemiz lazım. İzleyici yok. Antalya’da, İstanbul Film Festivali’nde sansür tartışmaları yapılırken izleyicinin hiç adı anılmadı. Festivaline, filmine sahip çıkan izleyici neredeydi?

Tülin Özen: İzleyicinin olmadığını hissettiğin yerde sen de patlıyorsun aslında. Senin kendi kişisel hayatınla ilgili çıkarın, inadın ya da yapmak istediğin sanatın gibi oluyor oyunculuk, sinema. Bunun böyle olmadığını, nasıl bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Hayatı boyunca sinemaya giden birinin güzel bir film gördüğünde ona neler olduğunu biliyoruz.

Serkan Çakarer: Bizim dönemimizde bu filmleri seyredecek mekanlar vardı. O mekanlar şimdi yok. Bu AVM’leşmenin, inşaatlaşmanın getirdiği bir şey. Londra’da geçen sene 29 sinema açılmış. Çünkü şehir merkezinde AVM yok. Bizde kapatılıyor. Paris’te falan millet yürürken bilet alıp sinemaya dalıyor hemen. Biz caddede yürürken AVM’ler dolayısıyla sinemada ne oynadığını bilmiyoruz. İçeri girip gişenin önüne kadar gitmen gerekiyor orada ne oynadığını anlamak için.

Tülin Özen: Bizim kendi hayal ettiğimiz bir dünya olarak kalmamalı sinema. Ürettiğimiz dünya neresi, nereye doğru gidiyor? Bazı şeyleri kabul ettiğimiz yerden buna alternatif sunmak gerekiyor. Filmlerden sonra konuşmalar mı olacak, eventler mi olacak, partileyecek miyiz?  Dalga geçerek söylemiyorum bunları. Evdeki küçük ekrandan izlenecek bir şey olduğunu düşünmüyoruz sinemanın.