Yuvarlak Masa Buluşmaları: Çağdaş Sanat (II. Bölüm)

Fulya Erdemci, Süreyyya Evren, Zeyno Pekünlü, Ahmet Doğu İpek, Yasemin ÖzcanFulya Erdemci, Süreyyya Evren, Zeyno Pekünlü, Ahmet Doğu İpek, Yasemin Özcan

ÖZLEM ALTUNOK

Çağdaş Sanat Buluşmaları’nın birinci bölümünü buradan okuyabilirsiniz. 

Örgütlenmek bugün ne demek? Eski örgütlenme biçimlerine bakınca onların yanlışları ya da yaptıklarından devamla mı yoksa bugün bambaşka bir biçimde mi örgütlenmek? Nasıl yan yana gelmek? 

A.D.İ: Mevcut sistem, kurumlar çatırdıyor diye bu sanatın kötü gittiği anlamına gelmiyor. Tam tersine iyi işler çıkıyor. Kötü gidişatın başka iyi şeylere gebe olduğu inancı tam bu dönem için geçerli.

Z.P: Zamanında gözümüze negatif görünen şeyin pozitifini kendi adıma beş sene sonra fark ettim. Yasemin’in bahsettiği 19 Ocak sürecinde Türkiye’de değildim, olanları uzaktan takip ediyordum. Hem de gençtim, o dönem hiç sesim çıkmıyordu, sadece okuyordum. Bir sanatçı olarak kişiliğimin oluşmasında oradaki tartışmalar çok önemliydi. Fiziksel olarak toplantılarda olan insanlar acayip travmatik çıktılar içinden o sürecin…

Y.Ö: Bir süre sanata, üretmeye devam edemeyenler dahi oldu. Neyse ki dönüştürüp devam edebildikleri için bunu konuşabiliyoruz.

Z.P: Hala çok kötü hatırlayanlar var 19 Ocak sürecini. Ama bir kuşağın üzerinde de çok önemli etkisi oldu. Nasıl tartışılır, kim ne düşünüyor ben orada öğrendim. Az önce Ahmet’in bahsettiği Sanat Emekçileri Dernek girişimi, devletle pazarlık gücümüz olsun tartışmaları, sanatçıların hakları, yükümlülükleri nelerdir konuşmaları, üzerine binen Gezi ve onun ardından daha forum formunu benimseyen ve sadece sanat değil, gündemdeki siyasi gelişmeleri de takip eden Turuncu Çadır… Öyle bir tanışıklık doğdu ki adı olmayan bir örgütlenmeyiz aslında. Kim, kimi, ne zaman arayacağını, kimden ne isteyeceğini biliyor. Adı yok ama kendisi bir ağa dönüştü bu ilişkilenme biçiminin.

Biraz anlatır mısınız o örgütlenme biçimini ve süreci? Ne zaman, nasıl oluşmaya başladı, neye evrildi?

Z.P: Bana sorarsanız tarihsel olarak 2010 sonrası sayısı artan sanat kurumları ve galeriler, sanatçı haklarına dair soru işaretleri ve kafa karışıklıklarını gündeme getirdi.

İstanbul Modern’de Bubi’nin işi ile ilgili sansür krizi olduğu zaman Siyah Bant’ın çağrısıyla yapılan toplantıda İstanbul Modern’den işlerini çeken kadın sanatçıların sözleşmelerinde işlerini çekemeyeceklerine dair bir maddenin olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte bu hak meselesini ayrıca tartışmaya karar vermiştik. Siyah Bant’ı aşan bir durumdu, ayrıca Plastik Sanatlar Derneği de bu kuşağın isteklerine yanıt veremiyordu. Bunun için ayrı bir mail grubu kurduk, bir buçuk sene boyunca iki haftada bir toplantı yaptık ve özellikle haklar, kurumlarla ilişkiler, emek ve sözleşme meseleleri ile ilgili yoğun tartışmalar döndü. Dernekleşme kararı alındı ama o alınana kadar toplantıya düzenli gelen insan sayısı 7’ye düşmüştü. Şimdinin ihtiyacı değilmiş derneğe dönüşmek deyip sonlandırıldı. Hemen üstüne Gezi geldi. Turuncu Çadır’la birlikte forum mantığıyla gündemi tartışmak biçiminde devam etti. Ama her ikisinin içinde de kurulan ortaklıklar, tanışıklıklar şu anda bir sansür ya da hak ihlali durumu olduğunda bu network’ü harekete geçiriyor. Birtakım kurumlar da bu tartışmaların yapıldığını bildikleri için ücretler konusunda politikalar geliştirdiler. Bizim onların karşısına geçmemiz bile gerekmedi. Böyle bir etki yarattı sanatçıların bir araya gelmesi.

Y.Ö: Turuncu Çadır deneyimi sonrasında bu meselelere, bir arada olma biçimlerine enerji koymaktan umudunu kesmeyen bir ekip, yaklaşık üç yıl önce 26 Nisan’da sanatçı hakları, güvencesizlik tartışmak üzere bir açık çağrı yaptı. Aynı gün, farklı başlıklarda forumlarda tartışıldı.

 Z.P: Can havliyle bir web sitesi yaptık; sanatörgütleniyor.org. Bütün bu tartışmaların arşivleri orada duruyor. 10 sene sonra birileri tekrar örgütlenmeye kalktığında dönüp bakabilecekleri bir arşiv var en azından. Biz, sudan çıkmış balık gibiydik çünkü.

F.E: Ben şunu sormak istiyorum: Bugün kimin bir galeriyle kontratı var, galeriyle çalışıyor? Benim tanıdığım güçlü, politik olarak ayakta duran hiçbir sanatçının kontratı yok. Bir dükkan bile kapatsanız, o dükkanda çalışan elemana tazminat ödemeniz lazım değil mi? Kapının önüne koyamıyorsunuz. Ama Türkiye’de hayal kırıklığına uğramış durumdayım sanatı destekleyen burjuva kesimi açısından. Bir tarafta Zeyno ve Yasemin’in anlattığı bir örgütlenme var ama onun pazar kısmında, sanatçılar da, galeriler de kaçıyor resmi bir kontrattan.

Z.P: Biz o süreçte bir tip sözleşme hazırlamıştık. Galeri sana sergi için şunları şunları vadediyorsa yüzde 50 isteyebilir, şunları şunları etmiyorsa o kadar isteyemez gibi bir sözleşme. Ama o sırada sanatçılar kendilerine bir galeriye böyle bağlamak istemediklerini söylüyordu. Ben galerime kendim teklif ettim mesela. Bir ara yapmayı düşünüyoruz dendi, sonra kaynadı gitti. O yüzden ben genelde önemli durumlarda kalem kağıtla yazarak -bu bile sözleşme sayılıyor- ya da alıcıyla satış sözleşmesi yaparak kayda geçirmeye çalışıyorum.

A.D.İ: Ben de yakın zaman önce birlikte çalıştığım galeriden ayrıldım. Sözleşmemiz yoktu. Ben de bir kere talep etmiştim, tamam dendi ama öylece kaldı. Sonra ayrılma sürecinde bir problem yaşandı ve sorunu nasıl çözeceğimizi ne onlar biliyordu ne de ben…

F.E: Burada benim anladığım kadarıyla enformal ekonomi söz konusu değil. Herkes vergisini ödüyor, sanatçı da, galeri de. Ama karşılıklı bir güvensizlik ve ileride ne yapılacağı belli olmayan bir durum yaratıyor.

Y.Ö: Sanatçı, kendi kendisinin her şeyine dönüşmüş durumda. Bir yandan üretirken diğer yanda kendinin sekreteri, nakliyecisi, avukatı, muhasebecisi, yöneticisi, külkedisi, assolisti… Bu ironik gibi görünen paket aslında biraz ağır. Oysa ki konu görsel sanatlar olduğunda müzayedeler ya da şık sergi açılışları aracılığıyla kadraja giren bir sanat algısı var. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada KHK ile atılan bir akademisyenin hangi haklardan muaf olduğunu görünür kılan listeyi, bir arkadaşımız, “en iyi bağımsız sanatçı anlar akademisyenin halinden” diyerek paylaşmıştı.

Öte yanda, sınıf meselesinin hakkınca tartışılmadığı bir zeminde devam ediyoruz ve sanat üretimi bazılarımız için biraz daha zor. Belki bunu da hatırda tutmalı.

Peki, bugünkü sanat piyasası bize ne söylüyor? Üretkenlik piyasaya nasıl yansıyor, nasıl bir dolaşım var? İlgi nasıl hem alıcı hem de izleyici anlamında? O kitlede bir değişim var mı?

Z.P: Ben izleyicide çok bir değişiklik görmüyorum. Hatta sayısal olarak bir artış var gibi geliyor. Kitap satışları da artmış. Eve kapanmanın ya da sosyalliği ancak güvenli alanlarda dört duvar arasında yapmak zorunda kalmanın etkisi olabilir. Ama bir coşkusuzluk var, onu hissediyorum. Sadece sanat alanında değil. Satış konusunu bilemiyorum, çünkü zaten hiçbir zaman satan bir sanatçı olmadım, o yüzden benim için bir şey değişmedi.

F.E: Galericilerden duyduğum kadarıyla geçen temmuzdan beri herkes cebindeki parayı tutmak istiyor. Bu anlamda belki satışlarda geri çekilme vardır. Yasemin’in, Ahmet’in galerilerle kontrat, örgütlenme üzerine söylediklerinden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum. Hollanda’da neredeyse “sosyalist” bir refah devleti vardı. Devlet bütün topluma yatay bir şekilde kültürü dağıtmak için kurumlara, sanatçılara belli bir destek veriyordu. Sonra 2011’de seçimi neoliberaller aldı ve örgütler, sendikalar tekrar revize edilmeye başladı hükümet tarafından. Çünkü o sendika kuralları başka bir rejime dair hazırlanmış, rejim değişiyor ve o rejime cevap vermiyor bu kurumlar diyerek elden geçirdiler.

Neoliberal politikalarda olduğu gibi, Türkiye’deki sanat ortamında da bir kural yok. Bu, hem bir özgürlük alanı çünkü kural olmadığı zaman gerilla usülü bir şeyler yapıyorsun. Özellikle referandumdan sonra “kanunsuzluk bir kanundur” duyurusu yapıldı. Bu, sanat dünyasında da geçerli. “Sanatçılar kontrat yapmak istemiyor” deniliyor. Çünkü sanatçıyı da çok bağlayabilir bu kontrat. Ben de dört yıldır bağımsız çalışıyorum. Hepimiz biliyoruz, belki bir tabak çanak üretmiyoruz ama bir entelektüel iş, emek var ortada. Bu anlamda zaten kendinizi sömürüyor, çok çalışıyorsunuz, çevrenizdekileri de sömürüyorsunuz. Her sergi, biraz bunun üstünden de kuruluyor. Çünkü çok küçük şerefiyeler ödenebiliyor. Ödeniyorsa o da. Bu sömürü mekanizmasının içindeyiz hepimiz. Yeter ki bu etkinlikler devam etsin diye hareket ediyoruz.

Türkiye’deki bu tür ayarsızlıklar da neoliberal yapının bir parçası. Hepimiz onun içinde işlev görüyoruz, onun içinde yuvarlanıyoruz. Bu yüzden bu örgütlenme çabası çok değerli.

Z.P: Bu örgütlenme çabası içerisinde bizi en zorlayan ifade özgürlüğü. Meselelerin çok açıktan tartışılamaması hep ayağımıza dolaşıyor. Bunlardan biri, ani pozisyon değişiklikleri yaşıyor olmak. Bugün ben sanatçıyken ve başka bir durumda diyelim ki Süreyya benim editörümken yarın onun işvereni pozisyonunda olabiliyorum. Yasemin sergi açıyor ben onun işleri hakkında sanat eleştirmenliği pozisyonuna bürünebiliyorum. Bu pozisyonlar sürekli ve çok kısa anlar içinde değişiyor  ve özellikle ifade özgürlüğü meselesinde “aman kalpler kırılmasın, sonra yeniden birlikte çalışacağız’ dememize sebep olabiliyor. O bana iş verecek ya da ben ona iş vereceğim vs. Bu yüzden aslında en önemlisi eleştiri ve tartışma kültürünün değişmesi. “Bugün seni eleştiririm, kamu önünde tartışırız, sen belki özeleştiri yaparsın, yarın iyi yaptığın şeyi alkışlayabilirim” gibi bir kültür olmalı, bütün eleştiri ve tartışmalar küslükle ve “Bir daha yan yana gelemeyiz” tavrıyla sonlanmamalı. Sanki son beş sene içinde bu yönde de ufak da olsa gelişme oldu.

A.D.İ: Şu da var; zaten 10 kişiyiz, onu da kaybetmeyelim, kimsenin kalbini kırmayayım diyorsun.

F.E: Kişisele gitmezse kalp kırılmayabilir. O anlamda belki biraz daha pratik yapmak lazım ve bunu bilinçle yapmak lazım. Türkiye’nin tamamen neoliberal yapı üstünden işlediğini bilmek bile aslında başka bir yola götürüyor.

A.D.İ: Birebir kişisel tartışmalar, atölye ziyaretleri, bir iş üzerinden uzun uzun konuşmalar oluyor ama bu hiçbir zaman kamusal alana, bir yayına, bir makaleye, bir dergiye yansımıyor.

S.E: Sanatçıların çıkardığı dergi de yok zaten. Şu da ilginç geliyor, bu kadar çok gündem var, konuşma var ama kanona dönük tartışma yok. Yeni bir sanatçı çıktığı zaman çıkıp kanona doğru “Bilmem kim de sanatçı mı, niye onu Türkiye sanatının ortasına koydunuz?” demesi gerekmiyor mu? Bunların olmasını bekliyor insan.

F.E: Ama böyle sekter durumlar çok oldu Türkiye’de. Bir dönem de “Türkiye’nin modernizmi, taşra modernizmi” denilmişti. Ama içinde Sabri Berkel var… Ben bir modernizm sergisinin küratörlüğünden Emin Barın nedeniyle çekilmiştim mesela. Çünkü yaptıkları zanaat olarak kabul ediliyordu. Sonra bir dönem de “çağdaş sanat ile modern sanat birbirinin düşmanı” gibi bir durum vardı. Şimdi biraz barışıldı. O sekter yapının ardından önce ret, sonra barışma geldi. Bence bu dönemsel bir süreç; bir tür barışma, anlaşma dönemi.

Tartışma, sorgulama, arşiv meselesine geri dönecek olursak; kayıt tutulması, olan bitenin kayda geçmesi çok önemli. “Türkiye’de kültür ve hafıza formatlanıyor” demişti bir gazeteci. Hakikaten hafızanın üzerine tamamen format atılıyor.

Kapadokya’da amatör araştırmacı bir grupla tanıştık, kimse onlara bunun kaydını tutun dememiş ama onlar tutmuşlar. Bunu hiç politik bulmayabilirsiniz ama bence çok politik. Kızılırmak’ın 30 yıl önceki sahilinde oturan, zaman geçiren insanları fotoğraflamışlar. Şu anda Kızılırmak kanala dönüştürülmüş vaziyette. Kenarında oturamazsın; tellerle ayrılmış, koparılmış. Kentsel dönüşümün nehre, çevresinde yaşayanlara ne yaptığını görüyorsunuz. Bütün bir kültürü değiştirmiş.

Bu anlamda kayıt tutmak, bugün sürdürülebilirlik için en önemli hareketlerden biri.

Z.P: Arşivlere sadece ölü ve kayıt tutan şeyler olarak bakmak değil, gelecek stratejiler açısından bakmak da önemli. Gelecek için ne anlama gelebilir ve nasıl bir strateji önerebilir diye bakmak, çoğullaştırmak… Biz Emek Sineması’nın hikayesini anlattık, keşke biri bir film daha yapsa aynı konuda, biri bir yazı daha yazsa ve farklı ve çoğul hikayeler örülse etrafında diye yaklaşmak…

F.E: Bu arşiv konusuna şuradan da bakabiliriz: Bizim bugün arşivde baktığımız şey, aslında bugünü söylüyor. Arşivlerden belli bir çizgi, bir hat çiziliyor, oradan gidilebiliyor. O hat neye göre çekiliyor? Bugünün ruhuna göre, bugünün politik ihtiyacına göre… Yani arşiv sadece geçmişi söylemiyor, bize bugünü de söylüyor.

Konuyu başka bir noktaya, kamusal alana taşıyacağım ama şöyle bağlayayım; Türkiye’de kamusal alanda yer alan heykeller, yapılan sergileri düşününce de tutulan kayıtlar ilginç olsa gerek. Siz kamusal alanda sergi yapmanın zorluğunu en iyi bilenlerdensiniz Türkiye’de. Bugün için tehlikeli bir alan olduğu da kesin.

F.E: Zaten Türkiye’de sanatçıların kamusal alana çıkma fırsatı her zaman çok az oluyordu. Çünkü kamusal alana çıkmak için ciddi bir organizasyon, organizasyon için de para gerekiyor. Öte yandan kullanılacak mekanlar için izin süreçleri var. Ölçek ve sokak bu işin ekonomisini belirliyor çünkü kamusal alanda yaptığınızda eserin dayanıklı olması gerekiyor en azından. Bu anlamda zaten olmayan bir pratik bu Türkiye’de. Birkaç bienal, birkaç sanatçı bunu kişisel olarak yapmaya çalışıyor, Yaya sergilerinde de yapmaya çalıştık. Şimdi de Kapadokya’da bunu yapıyoruz. Ama bu tür büyük organizasyonların ötesine geçtiğimizde bu o kadar zor ki. 2013’deki bienalde, 2013’ün başında belediyeye başvurmuştuk Taksim ve gölgesi gibi kurguladığımız Gezi Parkı için. “Hayalet Meydan” kavramıyla (meydanı agora olarak almıştık) mekanlara izin almak için. Gezi Parkı da serginin mekanlarından olacaktı.

Müthiş bir öngörü gibiydi o yılki bienal için Gezi’nin düşünülmesi ama sonrasında Gezi Direnişi oldu ve artık parkın mümkünlüğü ihtimali ortadan kalktı…

F.E: Aslında fikir 2009’dan beri vardı ama o zamana denk geldi. İstanbul belediyelerinde “sakıncalı piyade” durumuna düşmüştüm. Ondan sonra da Gezi patladı. Şu anda kamusal alanda iş yapmak o kadar zor ki çünkü sekterlik ve uçlara ayrılma belediyelerde de var.

A.D.İ: Bir de sokaklar artık çok daha tehlikeli. 2010’larda internet sansürü olduğunda herhalde binlerce kişi yürüdü. Şimdi 100 kişi bir patlama da ölüyor ama biz çıkmaya korkuyoruz. En başa döneceğiz belki ama ölümle yaşam arasında bir çizgi neredeyse bu.

Y.Ö: Bir sürü şeyin anlamı değiştiği gibi, kamusal alanın da anlamı değişti.

 Z.P: Kamusal alanın anlamını önce biz değiştirdik bence. Olumlu anlamda… Yani kamu yalnızca devletle ya da ortak kullanımla ilişkili algılanıyorken, senelerce yapılan eylemler, yazılan yazılar sayesinde kamunun ‘biz’e dair bir şey olduğu, biz anlamlandırdıkça var olabileceği gibi bir anlayış ortaya çıkmaya başladı. Üzerine bir şey eklendi. Ondan sonrasında bütün ağırlıyla cezası çektiriliyor. Bugün yeni bir yasa çıkmış; bundan sonra tarihi eser olmayan yapı ve mekanlarla ilgili koruma kurulu bağlayıcı görüş bildiremeyecekmiş, belediyeler karar verecekmiş. Bu Gezi Parkı da demek…

F.E: Kamusal alanın şöyle bir yanı da var. Kamusal alana çıktığınızda bir emniyet de sağlamanız lazım. O işin birinin kafasına düşmemesi lazım. Para meselesini geçtiğimizde izin meselesi, onu geçtiğimizde emniyet meselesi ve ölüm kalım meseleleri çıkıyor karşımıza. Şu an için çok güç kamusal alana çıkmak.

 Peki, bugünkü üretime baktığınızda belli başlı yönelimler dikkatinizi çekiyor mu?

A.D.İ: Bu ara sanatçıların çoğu doğa, ağaç, gökyüzü gibi, insan olmayan her şeye yönelmiş durumda sanki. Figür olarak insanlıktan umudu kesme anlamında değil ama belki başka yere bakma ihtiyacı ve bir tür meditasyondan ötürü ben de öyle bir seri yaptım. “Hiçbir şey yapmayarak ne yapabilirim” diye düşünüp altı ay boyunca sadece siyah kareler yaptım. İyi geldi mi? Geldi. Başka kime, neye yaradı bilmiyorum. Niye yaptım? Hiçbir şey yapmak istemediğim için yaptım. Bir tür kendini pasifize etmek sanırım. Bir sürü şey yapacakken yapmamak, geri çekilmek. Bütün yollar ve imkanlar tıkanmışken, hak savunamıyorken pasif direnişe geçme hali olarak görüyorum. Bu uzun vadede iyileştirici mi? Evet. Kısa vadede ne işe yarıyor, onu bilmiyorum.

 Mevcut gündeme ve konjonktüre baktığımızda, sansürü tetikleyen duygulardan biri de korku bence. Bir şeyden korkmak… Bu şiddet de olabilir, tehdit de, hapis de ya da pespayeliğin çok yaygın olması da… Bu demek değil ki, insanların hepsi bir yerlere gitti ve sindi. Bir grup insanın beklediğini, demlendiğini ya da çile çektiğini düşünüyorum. Bu geri çekilmeyi ya da pasif direnişi sadece sanat değil, ülke ya da gündem anlamında da söylüyorum. Demin kendi üretme/üretememe halimi anlatırken dediğim gibi; yeni yollar ve araçlar bulmak için bir tür kuluçka ya da nadasa bırakma dönemi sanki bu dönem.

 Z.P: Ben de buna biraz onay vereceğim. Arka arkaya iki kere Atina’ya gittim yakın zamanda, documenta ve Avrupa Dayanışmacı Ekonomiler Kongresi için. İkisi de aynı derecede heyecansızdı. Documenta’da iyi işler yok değil ama bütüne bakınca çok bildik formüller vardı. En azından teknik olarak, sergileme biçimi olarak yeni bir şey görmeyi bekliyor insan ama o da yoktu. Sanki kimse ileriye hamle yapmıyor hissi kaldı bende. Aynı şeyi kongrede de hissettim. Herkesin söylediği doğruydu; müşterek alanlar, kooperatifler, dayanışmacı ekonomiler… Sosyal forumlarla, alternatif küreselleşme hareketiyle getirdiği örgütlenme önerilerinin vardığı uç noktaları Türkiye’de Gezi’de, Yunanistan’da Syriza’da, başka yerlerde başka şekillerde gördük. Fakat ortaya çıkanlar kimseyi tatmin etmedi. Burada tıkanıyorsa geri çekilme değil de yeni formüller, stratejiler düşünme ve arama dönemindeyiz gibi geliyor.

S.E: Bir de bizdeki geri çekilmede çok ciddi bir haklılık hissi de var. Bu arşiv çalışmaları da buna dönük bir önlemmiş gibi geliyor bana. O baskı kalkabilir ve o sırada elinin daha güçlü olması için daha önce neler olup bittiğini bilmende çok yarar var. O demlenme önemli de bir bekleyiş.

 Zaten Günler sergisinde Ahmet de aslında “Ben buradayım” diyordu, geri çekilmek değil de, Cengiz Çekil’in “Bugün de yaşıyorum” işi gibi bir direnme, kayıt tutma hali vardı.

A.D.İ: Bir tür bir kayıt aslında. Belge arşivlemek gibi değil ama daha soyut bir kayıt.

Z.P: 80 darbesinden etkilenmiş bir aileden ve çevreden geldiğim için bazı şeyleri geri dönüp karşılaştırmalı düşünmeyi seviyorum. Mesela son zamanlarda Yeni Türkü grubunu düşünüyorum, yani Yeni Türkü’nün Yeni Türkü olduğu zamanlardan bahsediyorum tabi, sonrasından değil. Tek tek sözlerini okuduğunuzda politik hiç bir şey söylemiyor gibi ama yarattığı o soyut ruh hali, uzak ülkeler, denize açılmak, yeşil yapraklar, yaklaşan fırtınalar vs. Bize 80’den çıkışa dair, insanların nasıl hayatta kaldıklarına dair çok şey söylüyor. Etrafından dolana dolana, doğrudan sansürlenemeyecek sözlerle müzik yapmışlar.

Süreyyya Evren Varlık için hazırladığı otosansür yazısında otosansürü dönüştürebilmek ve içinden bir karşı strateji geliştirebilmekten bahsediyordu. Tam da bu noktada konuşabiliriz bunu.

S.E: Otosansüre yukarıdan bakan bakışı sevmiyorum. Birileri otosansür yapıyor ya da ben otosansür yapıyorum. Bunu sevmiyorum ve kitleyici buluyorum. O yüzden varsa otosansürün içine girmek istiyorum. İçine gir, oradan çalış. Çünkü hâlâ çalışabildiğin zamanlar… Elbette yeni yol arayışı olacak, o yol arayışları da bir tür otosansürle gelişecek ama otosansür homojen, tek tip bir şey değil. Yani otosansür yapıldığında herkesten aynı sessizlik mi çıkıyor? Girift birçok şey çıkar.

“Otosansürün olması bizim şu an görece iyi durumda olduğumuzu gösteriyor” gibi şeyler de demiştim o yazıda. Çünkü SSCB’de çeşitli dönemlerde otosansür de mümkün değildi. Onun bile imkânsız olduğu total sessizlik, içinden bile düşünemiyorsun. Şimdi hiç değilse otosansür olabiliyor. Bu demek ki başka yollar yaratabilirsin, maske takar çıkarsın, dolayım yaparsın, arkadan dolaşırsın, gibi yaparsın…

Otosansür, içinde olduğumuz gibi ortamlarda bir alete dönüştürülebilir, oradan ilerlenebilir. Şuna takılmamak için de söylüyorum, “Şu anda kendimi sansürlüyor muyum” diye düşünmeden sansürleyip içinden ne çıkarıyorsan çıkar; oradan çalımını at.

Z.P: Sürprizlere açık olmak da önemli. Mesela 80 sonrasında sokak eylemlilikleri tamamen yasakken, pek çok grup geri çekilmişken iki hareket biraz da radarın dışında olmaları sayesinde sokakları geri alıyor. Anti nükleer/ekoloji hareketi ve feministler… Belki böyle bir şey gelecek. Hiç düşünmediğimiz…

F.E: Aslında geldi, 3. türlerle eşitlikçi yoldaşlık. Hayvan aktivistlerinin en büyük çabası hukuk sisteminin içine sokmak hayvan haklarını. Bugün “hayvansever” durumunun çok ötesinde, dünya için politik bir öneri haline geldi bu. Bütün bu hiyerarşinin içinde, hayvanlarla ilişkimiz bizi de kuruyor. İnsan merkezci olmayan bir düşünce bu ve bugün de böyle bir yönelim var. Bu bir umut, bir şans olabilir…

Y.Ö: Aynı aksta ben de şunları söyleyebilirim. Kendi iktidar alanlarımızla nasıl ilişkiler kurduğumuz da çok önemli. Gündelik hayattaki potansiyel iktidarlarımız neyse, yazar, sanatçı, dj, apartman yöneticisi, anne ya da hoca olarak dünya ile nasıl ilişkileniyoruz. İtiraz ettiklerimizle varoluşlarımız arasındaki farklılıklar ve benzerlikler üzerine düşünmeye değer.

 A.D.İ: Angelopoulos’un Bosna savaşı zamanında geçen “Ulis’in Bakışı” filmindeki bir sahnede her yerde keskin nişancılar vardı. Normalde karanlık ve sis orada yaşayan insanlar için gündelik hayatı çekilmez kılıyorken bu kez keskin nişancılardan korunmak için onlar sisin inmesini bekliyorlardı. Karamsarlıktan medet ummak değil söz konusu ama bu karanlığı dönüştürücü bir araç olarak kullanma şansımız var. Bugün karamsarlık da, Süreyyya’nın dediği gibi sansür de neredeyse artık bir lüks. O yüzden “karamsarlığı daha iyi günlere saklayalım”. Şu an diri durmakta, alanımıza mukayyet olmakta fayda var.

 Z.P: Ben de son söz olarak şunu söyleyeyim; bir dergi için Peter Linebaugh ile söyleşi yaparken ona bir post movement sendromundan bahsettiğimizde kaç sene oldu diye sormuştu, üç demiştik Gezi için. Linebaugh; “Ben tarihçiyim arkadaşlar benim için tartışılacak aralıklar 50 sene, 100 sene” demiş ve şu örnekleri vermişti: “Bugün örneğin Paris Komünü’ne dair yeni çalışmalar yapacağımız zaman o zaman tutulmuş kayıtlara, yazılmış mektuplara, günlüklere dönüp bakıyoruz. Hiçbir şey yapamıyorsanız, biriktirin, toplayın.”