“Türkiye’deki sanatçıların geleceğiyle ilgili bir tahminde bulunmak kolay değil”

o sara

SEÇİL EPİK

Türkiye’nin yanı sıra dünyanın pek çok ülkesinde artış gösteren ifade özgürlüğü ihlallerine dair geçtiğimiz hafta Studio X’te gerçekleşen Çatışmalı Alanlarda Sanatsal İfade panelinin konuklarından biri de eski Uluslararası PEN Direktörü Sara Whyatt oldu. Whyatt’ın 23 yıllık Uluslararası PEN deneyiminin en önemli bölümlerinden birini risk altındaki yazarlar için yapılan kampanyada aldığı görevler oluşturuyordu. 2013 yılından beri Freemuse ve UNESCO gibi kurumların da bulunduğu birçok insan hakları organizasyonuna serbest zamanlı danışmanlık yapan Whyatt ile dünyada ve Türkiye’deki sansür ve baskı ortamının dünü, bugünü ve geleceğe dair öngörüleri üzerine konuştuk.

Freemuse raporuna göre 2016 yılında sanatçılara 78 ülkede 1028 saldırı ve haklarına yönelik ihlal gerçekleştirildi. Bu rakam 2015 yılına kıyasla yüzde 119 artış demekti aynı zamanda. Dünyadaki genel politik atmosferin bu artışta ne gibi bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Dünyadaki genel politik atmosfer bununla elbette ilgili. Ama bu rakamların, istatistiklerin de çok kısıtlı bilgiler olduğunu, istatistiklere girmeyen ya da ulaşılamayan çok daha fazla sansür ve saldırı vakası olduğunu da unutmamak gerek. Bu baskının bir sınırı yok, neyi bu raporlamaya dahil edeceğiz ya da etmeyeceğiz, belirli kurallar yok. Bir taraftan geçmişte de bu baskı ve sansür ortamı yok değildi, sadece günümüzde konuyla ilgili raporlama yapan çok daha fazla kurum var. Genel politikaya dönecek olursak, evet Türkiye, Rusya, İran ve Çin gibi baskıcı hükümetlerin olduğu ülkelerde bu baskıyı ve sansürü çok daha net görebiliyoruz. Eskiden daha kapalı bir şekilde yapılan baskılar artık daha açıktan yapılabiliyor. İstatistiklerdeki sayıların artışında bunun da etkisi var. Diğer yandan dünya politikasında popülizmin yükselişi sanatçıların sadece devlet tarafından değil, toplum tarafından gördüğü baskının da artmasına sebep oluyor.

2013 yılına kadar 23 yıl boyunca Uluslararası PEN’de koordinatörlük dahil çeşitli görevlerde bulundunuz. Çalışma alanlarınızdan biri de risk altındaki yazarlardı. Bu süreçteki deneyimlerinizden söz eder misiniz?

PEN’de çalışmaya başladığım ilk günlerde elimizde 100’e yakın sansür davası vardı. Yazarlarla başladığımız bu kampanyaya zaman içinde gazetecileri, yayıncıları, karikatüristleri ve başka alanlarda üretim yapan sanatçıları da ekledik. İlginç olan, PEN’de çalışmaya başladığım dönemde yani 1990 yılında, risk altındaki yazarlar ve sanatçılarla ilgili çalışma yapan herhangi bir organizasyon yoktu diyebilirim; en azından PEN’in yaptığı gibi daha kurumsal ve dünya çapında çalışmalar yapan bir oluşum yoktu. Uluslararası PEN’de çalıştığım yıllar içinde birçok insan hakları derneği ve sivil toplum kuruluşu bu konuyla ilgilenmeye ve baskı altındaki sanatçılarla ilgili kampanyalar yapmaya başladı. Medyanın ve internetin yaygınlaşması da elbette bu kampanyaların yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. Bugün Freemuse’un raporuna baktığımızda 2015 yılından 2016’ya, hapisteki yazar ve gazeteci sayısındaki artışı çok net görebiliyoruz. Bu yazar ve gazetecilerin -içinde fotoğrafçıların, çizerlerin, ressamların da olduğu bir liste bu- birçoğunun sadece ifade özgürlüklerini kullandıkları için tutuklu olduklarını görüyoruz. Tam bu noktada yaptığımız kampanyaların en önemli tarafı, bu tutuklanma olaylarını görünür kılmak ve sadece ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için hapiste olan gazeteci ve yazarlara dikkat çekmekti.

Son dört yıldır aralarında PEN, Freemuse ve UNESCO’nun da bulunduğu birçok sivil toplum kuruluşuna danışmanlık yapıyorsunuz. Son yıllarda dünyada sanatçıların risk altında olma durumu ve sansürle ilgili nasıl bir değişim gözlediniz?

Genel olarak konuşursak, farklı organizasyonlarla çalışmak benim çok daha fazla bilgiye ulaşmamı ve daha fazla dosyayla karşı karşıya gelmemi sağladı. Son dört yıl için şunları söyleyebilirim; sanatsal ifade özgürlüğü için insanlar ve organizasyonlar daha çok ses çıkarmaya başladı. Daha çok raporlama yapılmaya başladı. Bir gazete kapatıldığında bu habere yer veren medya organları arttı. Ana akım medyadan bahsetmiyorum elbette ama alternatif medya kanalları ve sivil toplum kuruluşları daha hızla örgütlenmeye ve bunu haberleştirmeye başladı. Bu da elbette tecrübeyle olan bir şey. Fakat bu dört yılda ifade özgürlüğüne karşı bazı hükümetlerin de giderek daha sert önlemler aldığını, daha kitlesel yasaklamalar getirdiğini de gördük. Baskı ve sansür artarken eşzamanlı olarak bunlara karşı ses çıkarma cesareti gösteren organizasyon sayısının da arttığını söyleyebiliriz.

Türkiye’deki ifade özgürlüğü meselesine karşı özel bir ilginiz var. Bu konuda birçok kampanya yürüttünüz, birçok kampanyayı desteklediniz. Güncel politik durum göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’deki sanatçıların geleceğini nasıl görüyorsunuz?

2016 yılı boyunca Türkiye’de raporlanan sansür ya da ifade özgürlüğü davaları daha önce gördüklerimize kesinlikle benzemiyordu. Hem bu davalardaki sayısal artış hem de sansür ve baskı alanının genişlemesi söz konusuydu. Filmlere getirilen sansürler, festivallerin yasaklanması, birçok gazeteci ve yazarın tutuklu olması gibi konular örneğin. Sanatçıların sadece yaptıkları sanatsal işlerden dolayı değil, politik görüşlerinden dolayı da tutuklandığını gördük. Fotoğrafçı Çağdaş Erdoğan bunun örneklerinden biri. Çağdaş Erdoğan’ın yaptığı şeyin sanat mı, yoksa politika mı olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Öyle olsa bile sadece fotoğraflarından dolayı bir insanın tutuklanmasının talep edilmesinin anlaşılır bir tarafı yok. Bu yüzden aslına bakarsanız Türkiye’deki sanatçıların geleceğiyle ilgili bir tahminde bulunmak kolay değil. Çünkü yapılan birçok şeyi bir mantık çerçevesine oturtmak mümkün değil. Fakat genel resme baktığımızda söyleyebilirim ki, sanatsal ifade özgürlüğünün garanti altında olması için öncelikle Türkiye’de hayatın normale dönmesi ve demokratik bir ortamın yeniden sağlanması gerek. Bunun pek kolay olmadığını da biliyorum elbette.

Sansür kadar otosansür de baskı ortamındaki sanatçılar için önemli bir konu. Örneğin Türkiye’de sanatçılar sadece hükümetin değil geleneksel ve dindar toplum yapısının da baskısını üzerlerinde hissediyor. Otosansürden kaçınmanın bir yolu var mı sizce?

Otosansürden kaçınmak çok ama çok zor. Ben bunun doğal bir tepki olduğunu düşünüyorum. İfade özgürlüğünü garanti altına almayan hükümetlerin çatısı altında yaşarken otosansürle başa çıkamamak doğal. Ne olacağını bilmediğin ya da tahmin edemediğin bir ortamda otosansür kadar doğal bir şey yok diyebiliriz. Fakat sanatçıların, sanatçı organizasyonlarının dayanışması otosansürün de önüne geçebilecek tek yöntemmiş gibi geliyor bana. Birlikte konuşmak, birbirini desteklemek, sanatçılara yapılan baskılara karşı fiziksel ya da sözel olarak her ne olursa olsun birlikte hareket etmek, sanatçıyı otosansüre itecek hislerin ve durumların azalmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Fotoğraf: Senem Sinem