Sansürü konuşmak…

artistman

ÖZLEM ALTUNOK

Beylikdüzü’nde 20 Kasım’a kadar sürecek olan 35. Uluslararası İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’na paralel olarak düzenlenen 26. Artist Sanat Fuarı’nın dün ev sahipliği yaptığı “Sanat ve Sansür” başlıklı panel, sansür konusunu çeşitli vesilelerle masaya yatırmanın, bu tür vakaları gündeme getirmek ve bertaraf etmek için alternatif yollar üretmenin gerekliliğini gösterdi bir kez daha.

Söyleşinin konukları eserleri sansüre uğramış iki sanatçı; Sevil Tunaboylu ve Işıl Eğrikavuk ile Siyah Bant ekibinden Asena Günal ve Siyah Bant’ın “Türkiye’de Sanatsal İfade Özgürlüğü Bağlamında Sanatçı, Küratör ve Kurum İlişkileri” başlıklı son raporunu da hazırlayan küratör Özge Ersoy’du.

Sanatsal ifade özgürlüğü hakkını savunmak için 2000’den bu yana sanatta sansür ve otosansür vakalarının aktörlerini ve yöntemlerini araştırıp belgeleyen Siyah Bant adına konuşan Asena Günal, Siyah Bant’ta yaptıkları işin ayırt edici yanının “sansürü dar anlamda tanımlamıyor olmak” olduğunu belirterek sadece devlet ya da hükümetçe getirilen bir yasaklama durumunu değil, aynı zamanda sanat eserlerinin üretimini ve dolaşımını engelleyen, kısıtlayan süreçleri de ele aldıklarını vurguluyor öncelikle. Bugün sansürün karşımıza farklı mekanizmalar aracılığıyla çeşitli yöntemlerle çıktığını göz önünde bulunduracak olursak Günal’ın verdiği örnekler geniş bir yelpazeye yayılıyor: “Milli bütünlük, dini hassasiyetler, cinsellik, sosyal ve politik çatışmalar, kültürel kimlikler, kurum imajı gibi gerekçelerle cezalandırma, hedef gösterme, tehdit etme, gayrımeşrulaştırma, yasaklama, korkutma, aşağılama, ötekileştirme gibi sonuçlara yol açan bu vakaların aktörleri de farklı politik gruplar, devletin çıkarlarını gözeten kişiler, kurumlar ve sivil toplum kuruluşları gibi çeşitli oluşumlara yayılabiliyor”. Hukuki gerekçeler ise malum: Terörle mücadele, kamu düzeninin bozulması, dini değerleri aşağılama, hakaret vs.

Panelin sanatçı konukları Sevil Tunaboylu ve Işıl Eğrikavuk, tam da sansürün tek yönlü olmadığı, farklı mekanizmalar ve aktörler üzerinden yürüdüğünü örnekleyen iki sansür vakasının özneleriydi.

2012 yılında düzenlenen 3. Çanakkale Bienali’nde “Hayalden” adlı duvar yerleştirmesini sergileyen Sevil Tunaboylu, sergi bittikten 10 gün sonra, tesadüfen bir arkadaşı aracılığıyla bienal zamanında işinin tahrip edildiğini öğrenmiş ve o zamana kadar bienal yönetimi tarafından bilgilendirilmemişti. Tunaboylu, 16 parçadan oluşan işinde gerilla bir kadın figürünün kesici bir aletle tahrip edilmesinin ardından o şekilde sergilenmeye devam eden işine dair neden bienal yönetimince neden zabıt tutulmadığını ve kendisinin bilgilendirilmediğini sorduğunda tatmin edici yanıtlar alamadığını söyleyerek bu durumun teşhir edilmesi için çabaladığını belirtiyor. “Bienalin zarar göreceğini düşündükleri için çekindiler. Bunun üzerine ben sosyal medyada eserin başına gelenleri anlatan bir yazı yayınladım ama bu, kapalı, kendi içinde bir deşifre biçimiydi” diyor.

“Bu ‘aramızda kalsın’, ‘deşifre etmeyelim’ durumunun gerekçeleri arasında serginin hedef gösterilmesini önlemek, belediye ve valilikle ilişkilerde bu vakayla gündeme gelmek istememek de söz konusu” diyen Günal, bu tavrın belki de geçen eylülde iptal edilen 5. Çanakkale Bienali’ne de yansıyan bir tavır olduğunu vurguluyor.

Işıl Eğrikavuk’un Nisan 2016’da The Marmara Pera’nın üzerinde yer alan büyük ekranda sadece üç gün gösterildikten sonra kaldırılan video enstalasyonu ise “görüntü kirliliği” yarattığı gerekçesiyle sansürlenmişti. Bu “görünmez” sansür vakasını bir kez daha şu sözlerle aktarıyor Eğrikavuk: “8 Mart sonrası kadınların kamusal alanda seslerini yükseltmelerini de dikkate alarak ürettiğim bir işti. Kamuya açık bir alanda olduğu için çabuk okunabilen, vurucu bir slogan fikriyle yola çıkarak ‘Havva Elmanı Bitir Kızım’ cümlesinin yer aldığı ve sonunda bir elmanın kadın yüzüne dönüştüğü bu video 23 Nisan’da sergilenmeye başlamıştı. Üç gün sonra küratör Övül Durmuşoğlu işin artık sergilenmediğini, dini değerleri incittiği için zabıta tarafından müdahale edildiğini söyledi”. Muhatabının kim olduğunu bulmak ve olayı duyurmak için yine bir bekleyiş sürecine girildiğini belirten Eğrikavuk, uzun uğraşlar sonucu eserinin belediye tarafından “görsel kirlilik” yarattığı için kaldırıldığı yanıtını aldığında düşündüklerini şöyle sıralıyor: “Ama o güne kadar aynı yerde başka işler de sergilenmişti. O zaman neden sadece benim işim kaldırıldı? LED tabelalarla dolu İstanbul’da bir tek benim çalışmam mı kirliliğe sebep oldu? Sansürcü gibi gözükmemek için meşrulaştırmaya çalışma yöntemiydi yapılanlar.”

Bu duruma son sansür vakalarında “hassasiyet” gerekçesiyle beraber sıkça rastlıyoruz: Teknik ya da hukuki gerekçelerle sansürü örtbas etmek.

Geçen temmuz ayında yayınlanan “Türkiye’de Sanatsal İfade Özgürlüğü Bağlamında Sanatçı, Küratör ve Kurum İlişkileri” başlıklı raporu hazırlayan Özge Ersoy, raporda ortaya çıkan en temel saptamanın bu tartışmaların vakalara sıkışması olduğunu belirtiyor. Öyle ya, onlarca vaka hepsinde de öznel durumlar, farklı açılardan yaklaşımlar mevzubahis. Yapısal analizlere başvurulmadığını vurgulayan Ersoy, görüştüğü sanatçı, küratör ve kurum temsilcilerinin söylemlerinden yola çıktığında en çok kullanılan kelimelerin “hassasiyet” ve “sorumluluk” olduğunu söylüyor: “Yasaya göre sergilenen bir işten üç aktör de sorumlu fakat işin etik kısmına baktığımızda ortaya çıkan resim karmaşık. Kimileri sanatçının sanatın devamlılığından sorumlu olduğunu, çünkü kurumların değişip kapanabileceğini söylerken kimi sanatçılarsa sorumluluğu küratör ve kurumla paylaşıyor, ‘riski ortak alıyoruz’ diyorlar. Öte yandan sanatçı ve kurumun sorumluluğu aynı değil, kurumların sanatçıya olduğu kadar kamusal bir sorumluluğu da var.

Hassasiyet konusunu ise devlet yöneticilerinden sanatçılara pek çok kişi dile getiriyor. Oysa hassasiyet her dönem değişen bir mefhum. Örneğin Sevil’in işini bugün göstermek belki de imkansız ya da Işıl’ın çalışması üç yıl önce çok daha rahat sergilenebilirdi.”

Kaygan bir zeminde, öznel kararlarla, geçici, hasıraltı çözümlerle yol alınmaya çalışılan bir konu gibi sansür vakaları. Herkes kendi stratejisini geliştirmeye devam ediyor. Sanatçılar varoluş ve ifade özgürlüğü mücadelesi verirken küratörler sanatçı-kurum arasında uzlaşmacı bir rol üstlenmeye; kurumlarsa çeşitli taktiklerle kurumun hem imaj olarak zarar görmesini engellemeye, öte yandan aldığı fonları ya da sponsorlarını kaybetmemeye çalışıyor. “Bu anlamda otosansüre de bir güvence olarak bakılıyor kurumun devamlılığı için. Kurum sadece sanatçılara karşı sorumluluk taşımıyor çünkü izleyici, müşteri ya da kamu da önemli. Sanatçılar ise kurumların fetişleşmesinden şikayetçi” diye ekliyor Ersoy.

Çeşitli bahane ve içselleştirilmeye çalışılan gerekçelerle gerçek sorununun görmezden gelindiği, sanatçılar arasında da kamplaşmalar yaratan bir düğüme dönüşen sansür sorunsalında en büyük problem “iletişim” olarak dikkat çekiyor. “Sadece sermaye odaklarını suçlamak yerine olayın geri planını sorgulayan ciddi sorular sormak da bir baskı yöntemi. Hemen bir fail yaratmak yerine, örgütlü olarak yol alarak, soru sormaya devam ederek, sistemde tıkanıklık yaratarak yol alınabilir” diyor son olarak Ersoy.

Şurası kesin ki, sansürü konuşmak ve sansür tartışmasını canlı tutmak ısrarla yapılması gereken en önemli şey bugün. Sustukça konu normalleştirilip sıradanlaşıyor…