“Sansürü ancak beraber aşabiliriz”

iz1 (1)

 

 

ONUR YILDIRIM

Türkiye’de baskı altındaki gazetecilik, bilindiği üzere Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin 2018’deki verilerine de yansıdı kaçınılmaz olarak. Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 157. sırada yer alan Türkiye, “gazetecilik yapmanın zor olduğu ülkeler” kategorisinde bulunuyor. Türkiye’nin “kara liste” olarak adlandırılan en kötü durumdaki ülkelerin arasına girmesine ise sadece dört sıra kaldı.

Tüm bu olumsuzluklara ve baskıya rağmen mesleğini inatla ve inançla yapmaya devam eden genç gazeteciler var. Yaklaşık iki yıl önce İzmir’de yayın hayatına başlayan, kentin önemli yerel gazeteleri arasında kendine yer bulan İz Gazete’nin genel yayın yönetmeni Ümit Kartal ve genel koordinatörü Cihan Samgar ile bir araya geldik; yerel gazeteciliğin zorluklarını, habercilik anlayışlarını ve sansürle nasıl baş ettiklerini konuştuk.

İz Gazete’yi nasıl kurdunuz, yayın hayatına ne zaman başladınız?

Ümit Kartal: Kendime en yakın hissettiğim meslek, gazetecilik. İzmir’den önce farklı kentlerde internet gazeteciliği deneyimim oldu. İzmir’de gazetecilik yapma fikri beni heyecanlandırıyordu. İşçi emeklisi annemin çektiği kredi ile gazete kurmak için ilk adımı attık. Ocak 2016’da, Bornova’da 20 metrekare bir odada kurduk gazeteyi. Web sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı açtıktan sonra takipçilerimizin artışını izlemek çok heyecan vericiydi. İlk dört ay fotoğraf makinamız dahi yoktu. Küçük bir ekip, ekonomik yetersizliklerle yavaş yavaş ilerledik.

Yerel medyanın yaşadıkları zorluklar neler? Bu anlamda sansür size nasıl yansıyor?

Cihan Samgar: İzmir’de ana muhalefet partisinin iktidarda olması nedeniyle yerel gazeteciliğin diğer şehirlere göre biraz daha rahat olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen İzmir’de de çeşitli vesilelerle baskı kuruluyor. Ben gazetedeki pozisyonum itibariyle yerel yöneticilerle birebir sorun yaşamadım ancak muhabir, editör, genel yayın yönetmeni arkadaşlarımız yaptığımız haberlerden dolayı farklı sıkıntılarla karşı karşıya kaldılar. Gazeteciliğe, gazetecinin yaptığı habere, emeğine saygı duyulmuyor. Bizim yaptığımız işin kamu yararına yapıldığını düşünmeden baskı uygulamayı, hakaret etmeyi tercih ediyorlar. Her şeye rağmen duruşumuz itibariyle doğrulardan yana haber yapmayı sürdürüyoruz. İz Gazete’nin köşe yazarları istedikleri her şeyi yazabiliyorlar, köşe yazarlarımızın yazdıklarından birileri rahatsız oluyor diye sansür uygulamıyoruz. Ancak ülkenin içinde bulunduğu dönem itibariyle birçok gazeteci gibi bizim de otosansür yaptığımız durumlar maalesef yaşanıyor.

Ü.K: Ulusal basında yaşananların küçük ölçekli hali de yerel basında gerçekleşiyor. Cumhuriyet gazetesi örneğinden bakınca oradaki haber tüm dünyayı ilgilendiriyor, kavga büyük, sonuçlar büyük, böyle olunca saldırının seviyesi de büyük oluyor. Yerel basında ise bu yaşananların bir prototipini yaşıyoruz. Yerel yönetimler büyük bütçeleri yönetiyorlar, eğer bütçelerin yönetilmesine dair sürekliliklerine zarar verebilecek haberler yapılıyorsa, yerel gazete ve gazetecilere, yerel yönetim tarafından çeşitli baskılar uygulanıyor. Biz karşılaşmasak da bazı meslektaşlarımız dava, tehdit ya da şiddet vesilesiyle susturulmak isteniyor. Belediyelerin hoşlarına gitmeyen bir habere karşılık ilk tercih ettikleri yöntem, yerel gazetelere verdikleri reklamı kesmek oluyor. Bu çok yaygın bir yöntem, bize de uygulandı. Hatta bazen aynı partiden olan diğer belediyeleri de devreye sokarak ekonomik ambargo uyguluyorlar. Hangi siyasi parti olursa olsun fark etmiyor, gazetelerin iktidarlarına zarar verebilecek haberler yapmasını engellemek için baskı uyguluyorlar. Sadece partisine göre, uygulanan baskının şiddeti ve yöntemleri değişebiliyor.

Yerel gazeteciliğin zorluklarının yanı sıra piyasa baskısı, ekonomik şartlar ve hukuk dışı uygulamalarla da yüz yüzesiniz. Tüm bu yaşanan olumsuzlukların karşısında nasıl bir çizgide ilerlemeye çalışıyorsunuz?

Ü.K: Bunu tam anlamıyla yapabildiğimizi söylemek doğru olmaz ama kendimizi muhalif bir gazete olarak görüyoruz. İktidarın İzmir’i “fethetmeye” yönelik siyasi, ekonomik baskıları ve projeleri var. Öncelikle bu duruma bir tavır alan, mücadele eden, kenti savunan, direnç oluşturanların sözünü birleştirmeye yönelik çaba gösteriyoruz. Muhalif tutumumuzu ilk önce sivri uca, yani siyasi iktidara yönlendirme gayretimiz var.

Bununla birlikte yerelde de başka bir siyasi partinin iktidarı var. İzmir’de toplumun yararına görünmeyen işler yaptığına tanıklık etiğimiz bir belediye olunca da haberini yapmaktan geri durmuyoruz. Siyasi iktidar hunharca “saldırırken” bunu görmeyip tüm sorumluluk yerel yönetimdeymiş gibi davranmak da doğru değil. Yaşanan süreçleri gözeterek gazetecilik yapmayı daha doğru buluyoruz. Toplumun taleplerini yerel yöneticilere ulaştırma anlamında haber yaparak baskı oluşturmaya çalışıyoruz.

Geçtiğimiz şubat ayında bir haber yüzünden gözaltına alındınız. Gerekçe neydi ve hukuki süreç hangi aşamada?

Ü.K: Halkevleri İzmir Şubesi, sosyal medya hesabından Türk Tabipler Birliği genel merkez yöneticilerinin gözaltına alınmasıyla ilgili olarak sembolik bir reçete paylaşmıştı. Ben de bu paylaşım vesilesiyle “Tayyip Erdoğan’ın reçetesini yazdılar. Cumhurbaşkanı gerçekten hasta mı?” başlıklı ironik bir haber yaptım. Normal şartlarda sosyal medya paylaşımlarını haber yaptığımızda İz Gazete imzasını atıyoruz. Ben arkadaşlarımın haberle ilgili sıkıntı yaşamasını istemediğim için haberi kendi imzamla girdim. Haber yayınladıktan iki gün sonra gazete binasına polis geldi. Gazetede arama yapmayacaklarını, evimi arayacaklarını söyleyerek telefonuma el koydular. Sonrasında üç gün gözaltında kaldıktan sonra savcılığa çıkartıldım. Yaptığım bir haberden dolayı gözaltına alınmış olmak, benim için onur verici bir durum. Dava süreci devam ediyor, sürecin nasıl sonuçlanacağını ise bilmiyoruz.

C.S: Ümit’in gözaltına alındığını öğrendiğimde ne yapılacağı, ne olacağı konusunda çok tedirgindim. Sonrasında gelen dayanışma mesajları, telefonlar, ziyaretler bizi güçlü kıldı. Gözaltı haberini paylaştığımız andan itibaren dostlarımız, milletvekilleri, meslektaşlarımız, sendikacılar gazetemizi yalnız bırakmadılar.

Peki bu baskı yaptığınız haberlere nasıl yansıyor genel olarak? Diğer gazetelere, yayınlara baktığınızda ne görüyorsunuz?

Ü.K: En son Cumhuriyet gazetesi davasıyla gazetecilere “Gerçekleri haber yapmayacaksınız yoksa başınıza bunlar gelir” mesajı verildi. Bu dava, Türkiye’de basın özgürlüğünün nasıl yok sayıldığını gösteren ciddi bir dava oldu. Basını elbette ciddiye alıyorlar ve susturmak için hukuk dışı davalar, uydurma delillerle tutuklamalar yaparak gazetecileri korkutmaya çalışıyorlar. Elbette biz gazeteciler, dolayısıyla da okurlar bu yaşananlardan olumsuz etkileniyor.

C.S: Bazen gazetede arkadaşlara “Otosansür hayat kurtarır” diye espri yapıyorum. Bu durumla dalga da geçiyoruz. İçinden geçtiğimiz süreç gazetecileri her yerden sıkıştırıyor, ister istemez kendinizi koruma altına alma ihtiyacı hissediyorsunuz. Bu da bizleri otosansüre zorluyor. Yaratılan bu korku atmosferini aşmak için gerçekleri yazmaya devam etmekten başka şansımız yok.

Biraz önce okurların da yaşananlardan etkilendiğini söylediniz. Bu baskı ve sansür ortamı topluma nasıl yansıyor sizce, neler gözlemliyorsunuz?

Ü.K: Kayseri’de gazetecilik yaptığım dönemde Recep Tayyip Erdoğan başbakandı. “Camide içki içtiler” sözüne karşılık “Tayyip Erdoğan yalan söylemeye devam ediyor” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Bu ifademden dolayı 11 ay 20 gün ceza aldım. Mahkemede o caminin imanının böyle bir olayın yaşanmadığını açıkladığını, var olduğu söylenen görüntülerin yayınlanmadığını ifade etmemize rağmen hakime hanım; “Erdoğan yalan söylese bile sen ona yalan söylüyor diyemezsin” demişti. Son gözaltı sürecinde de fark ettim ki, etrafımızdaki pek çok insan bize daha yumuşak, temkinli yazmamız için telkinlerde bulunuyor. Gözaltına alınan bir gazeteci, sanatçı ya da aktivist tek başına gözaltına alınmıyor aslında. Etkisi, o kişiyi tanıyan insanlara da sirayet ediyor. Böylece toplumun geniş bir kesimi otosansür uygulamaya ikna olmuş oluyor.

Genç gazeteciler olarak sansür ve otosasürle mücadeleye dair önerileriniz var mı?

Ü.K: İddialı cümleler kurmak istemem ama buna dair en çarpıcı örnek bana göre Ahmet Şık’ın basılmayan kitabı yüzünden tutuklanmasının sonrasında yaşanmıştı. Bilgisayarında kitabın PDF’si olduğu için gözaltına alınanlar olmuştu. O dönemin en ciddi kampanyası “Bu suçsa bizde de var” diyerek binlerce kişi kitabı bilgisayarına indirmişti. Eğer bir kitabı okumak suçsa ve biz bu suçu beraber işleyebilirsek suç olmaktan çıkartabiliriz. Özetle sansürü ancak hep beraber aşabiliriz.

Ayşe Öğretmen’in bir TV programında “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın”dediği için bebeğiyle beraber hapse girmesine de aynı tepkiyi verebilirdik. Başta öğretmenler, kadınlar ve hepimiz TV ve radyolara bağlanarak ya da sosyal medya hesaplarımızdan canlı yayın yaparak aynı cümleleri kurabilirdik. Bunu yapabilirsek ifade özgürlüğünün alanlarını genişletebilir ve insani talepleri suç olmaktan çıkartabiliriz.

C.S: Muhalif kesimin sesini duyurabildiği mecralar çok az, var olanların da ulaşılabilirlikleri çok az. Örneğin seçim sürecine girdiğimiz şu günlerde CHP cumhurbaşkanı adayının mitingleri televizyonlar tarafından yayınlanmıyor. Buna karşılık AKP’nin ilçe kongreleri dahi canlı olarak yayınlanıyor. Diğer taraftan HDP’nin cumhurbaşkanı adayı cezaevinde ve mektuplar aracılığıyla propaganda yürütmeye çalışıyor. İktidarın ele geçirdiği ve dönüştürdüğü bu medyaya karşılık insanların seslerini duyurabildiği az sayıda mecradan olarak özgür gazetecilik yapmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Bunun için de ilk önce baskıları yaratan, özgürlükleri kısıtlayan iktidarın politikalarını eleştirmekten çekinmemek gerekiyor. Sonrası örgütlü mücadele ile siyasal iklimin değişmesine katkıda bulunmak, demokrasinin tam anlamıyla oturmasını sağlamak için çabalamak.