“Sansürle mücadele, bu sorunu oluşturan ajans veya medya organları ile alakalı bir durum”

ONUR YILDIRIM

Mert Çakır… Hem haber fotoğraflarında, hem belgesel fotoğraf çalışmalarında yaşadığımız coğrafyaya dair hikâyelerin peşinden koşan  bir foto muhabiri. Suriye’deki savaştan dolayı yaşadıkları toprakları terk eden insanların, yeni bir ülkede hayata tutunma mücadelelerini fotoğrafladı. Mültecilerin göç yollarında yaşadıkları zorluklara tanıklık ederek fotoğraflarını Tuncay Dersinlioğlu ile birlikte Gurbet isimli kitapta topladılar. Serbest foto-muhabirliği yapan, belgesel fotoğraf projeleri üreten, savaş bölgelerinde fotoğrafçılık yapan Mert Çakır ile foto muhabirlerinin yaşadığı zorluklar, baskı, tehdit, sansür ve otosansür üzerine konuştuk.

Sizin fotoğrafçılık hikâyenizle başlayalım. Nasıl başladı foto muhabirliği?

Mesleğe belgesel fotoğrafa ilgi duyarak başladım. Belgesel fotoğrafçılığı toplumsal yüzleşme için önemli bir kaynak olarak görüyorum. Benim daha çok ilgilendiğim kısım hikâye peşinde koşmak ve hikâyelerimi çeşitleri mecralarda yayınlatmak ve sergilemekti. İki binli  yılların başında alternatif dergi ve yayınlar için fotoğraf çekiyordum. Daha sonra bu işi daha özgür yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Aslında foto muhabirliği benim için farklı bölgelerde, farklı coğrafyalarda, uzakta bir yerde var olan hikâyeler için bir araç gibi her zaman yanı başımda duruyor. Bu yüzden bu işe serbest foto muhabiri olarak ve KODA fotoğraf ajansında içerik üreten bir fotoğrafçı olarak devam ediyorum.

Fotoğrafa başlarken  foto muhabiri olmak gibi bir idealiniz var mıydı?

Açık konuşmak gerekirse ben fotoğrafı başka türlü düşünemiyordum. Bunun sebebi, geçmişten beri fotoğrafla hep gazete ve dergiler aracılığı ile ilişki kurmam olabilir. Farklı coğrafyalardan insanların hikâyelerini, acılarını ve sevinçlerini anlatan kareler beni çok etkiledi. Bu büyülü ve sarsıcı kareler yüzünden fotoğrafçı olmayı kafama koymuştum. Kendi kendime “Ben de insanların hikâyelerini anlatmalıyım.” dedim her zaman. Yaş ilerledikçe farkındalığım arttı ve fotoğrafın derin dünyasını kurcalamaya  başladım. Farklı ve çağdaş yaklaşımlarla da fotoğraf projeleri ürettim ama dönüp dolaşıp geldiğim yer, beni içine çeken foto muhabirliği ve belgesel fotoğrafçılık oldu. Yaşadığım coğrafyanın hikâyesine tanıklık etmek benim için çok önemli bir şey. Benim için fotoğraftaki anahtar kelimeler hikâye ve tanıklık.

Fotoğraf  “iktidarın dili” olarak mı yoksa “itirazın dili” olarak mı kullanılmalı?  

Bir foto muhabiri olarak bunu sizden çok, çalıştığımız ajans ve yayınlar belirliyor. Tabi ki bakış açısı da belirliyor fotoğrafta kullanılan dili. Çektiğiniz bir fotoğrafın ertesi gün birilerini mağdur ettiğini de görebilirsiniz, bir mağdura yardımcı olduğunu da. Fotoğrafınızın kullanıldığı mecralarda bazen gerçekliği tam anlamıyla verdiğini görüyorsunuz. Bazen gerçeklikle alakasız bir alt yazı ile habere yerleştirilmiş bir fotoğraf karesi olarak da karşınıza çıkabilir. Foto muhabiri, fotoğrafını ajansa verir. Ajans, haber sitelerine servis eder. Gazeteler de altyazı veya başlıkla fotoğrafınızı istediği gibi yönlendirebilir. Ama fotoğrafınızı belgesel fotoğraf haline getirirseniz, yaşadığınız süreç ve tanıklığı kendi tutum ve yaklaşımınıza göre yansıtabilirsiniz.

Savaş bölgelerinde de foto muhabirliği yaptığınızı biliyoruz. Medyada her gün gördüğümüz savaş görüntüleri sizce savaşı sıradanlaştırmıyor mu?

Evet, savaş fotoğraflarının savaşı sıradanlaştırdığı konusunda bir kanı var. Ben bu durumu mağduriyet ve propaganda olarak kategorize ediyorum. Eğer savaş karşıtı bir fotoğraf çekmek istiyorsanız ilgilenmeniz gereken durum mağduriyettir.  Eğer silahı ve şiddeti özendirici fotoğraflar çekerseniz, o zaman savaş propagandasına dönüşür bu durum. Sizin ve fotoğrafı yayınlayan kuruluşların tutumuna göre kamuoyunda savaş sıradanlaşır ya da savaşın sona ermesi gerektiği kararına varılır. Tarihte bunun örnekleri epeyce fazladır. Sıradanlaşma durumunun da biraz medya ve iktidar ilişkisine dayandığını düşünüyorum.

Mültecilerin yoğun olduğu bölgelerde çalışmalar yaptınız. Bu bölgelerde foto muhabiri olarak yaşadığınız hem mesleki hem insani zorluklar nelerdi?

Mevzunun kendisi başlı başına zor bir durum. 2013 yılından beri savaş mağduru çocukları ve mültecileri  fotoğraflıyorum. Bu işlerle ilgileniyor ve bağımsız çalışıyorsanız işiniz her anlamda oldukça zor. Neredeyse her şeyi tek başınıza çözmeniz gerekiyor. Bahsettiğiniz bölgelerde çalışma yaparken, kimliğini bilmediğim kişiler tarafından kaçırılmaya çalışıldım. Fotoğraf çekmemem için kafama silah dayandı. Yayınlanan fotoğraflarım sebebiyle hedef gösterildim. Çekime gittiğim her yerin mesleki olarak farklı zorlukları ve farklı riskleri vardı. Zaten savaş fotoğrafçılığını yaparken bunları bilerek bu yola çıkıyorsunuz. Bunların hepsi bir şekilde unutuluyor, geçip gidiyor belki. Ama en zoru  hayatını kaybetmiş çocukların bedenlerinin arasında fotoğraf çekmek. Üzerimdeki etkisi hala geçmiş değil. Uzun bir süre daha bununla yaşayacağım sanırım.

Savaş bölgelerinde yaptığınız çalışmalar dolayısıyla sosyal medya üzerinden tehdit edildiniz ve bazı medya organları sizi hedef gösterdi. Bu süreci bizimle paylaşabilir misiniz?

Oldukça saçma ve gereksiz nedenlerle hedef gösterildim. 2015 yılında Tel-Abyad’ta mülteci krizini çektiğim fotoğraflar ile Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar sürecinde çektiğim fotoğraflar, hedef gösterilmeme neden oldu. Bu işi yapanlar her şeyi bir oyun çözdüğünü sanarak oradan rant elde etmeye çalışan, kelimenin tam anlamıyla cahil insanlar. Aslında çok ciddiye alınmaması gereken bir mevzu ama ülkenin şu anda bulunduğu koşullar malum. Yaptığım işler arkasında durabileceğim işler. Tarihe not düşmek ve yaşananları objektif bir gözle fotoğraflamak için bu mesleği yapıyorum.  Bunun için bir korku hissetmiyorum. Ama tüm bu yaşananlar gereksiz bir tedirginliğe yol açabiliyor.

Serbest  foto muhabiri olarak çeşitli ajanslara çalışıyorsunuz. Ajanslar fotoğraflarınıza sansür uyguluyor mu?

Benim başıma böyle bir durum gelmedi. Ama başka arkadaşların fotoğraflarının sansürlendiğini, yayınlanmadığını biliyorum. Bazen ajans fotoğrafı servis ediyor ama gazete, dergi ve haber siteleri sansür uyguluyor. Gazete ve dergilerde çalışan foto muhabirlerinin editörleri tarafından sansüre uğradığını hep duyarız. Çalıştığı kurumun düşüncesine uygun olmayan fotoğrafları yayınlanmaz. Sansür sadece medya organları tarafından uygulanmıyor, birçok devlet kurumu ya da siyasi parti etkinliklerinde akreditasyon uygulayarak başka bir sansüre imza atıyor.

Peki, siz çalışmalarınızda otosansür uyguluyor musunuz?

Evet uyguluyorum. Özellikle ölümün söz konusu olduğu durumlarda daha dikkatli bir yaklaşım içinde olmayı tercih ediyorum.  Kimse sevdiğinin ya da yakınının son halini kötü bir biçimde görmek istemez. Bir de propaganda fotoğrafları çekmemeye çalışıyorum. Silahı ve şiddeti özendirici fotoğraflardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Bunlar benim ilkesel otosansürlerim.  Bazen kendimi tehlikeye atabileceğim durumlarda da otosansür uygulamak durumunda kalabiliyorum.

Sizce gazetecilik ve foto-muhabirliği alanında sansür ve otosansür uygulamalarına karşı nasıl mücadele edilmeli?

Sansürle mücadele, en başta bu sorunu oluşturan ajans veya medya organları ile alakalı bir durum.  Daha sonra foto muhabirlerinin otosansürü geliyor. Sansür kavramı, biraz da doğu toplumlarına ait bir şey gibi geliyor bana. “Kol kırılır, yen içinde kalır” diye bir atasözüne sahip bir kültürde yaşıyoruz. İşin burasından bakarsanız ne kadar derin bir olgu olduğu görülebiliyor. Bugün sansür uygulayanlar, sadece iktidara yakın olan ana akım medya ve ajanslar değil.  Neredeyse her kesime bulaşmış durumda. Sansür, fotoğraf sergisi ve festivallerinden muhalif basın ve sosyal medya kullanıcılarına kadar her yerde var.  Bununla mücadele etmek oldukça zorlaşmış durumda. Önce beynimizdeki sansürü kaldırmamız ve biraz daha cesur olmamız gerekiyor.