Felaket günlerinde gazetecilik: Ne yapmış bu Fatih Portakal?

FIRAT FISTIK

Bu yazı kaleme alındığı sırada dünya üzerinde vaka sayısı 1 milyonu aştı, 62 binden fazla insan da hayatını kaybetti. Salgının geleceği ve ortaya çıkardığı yıkım tablosu tartışılmaya devam ederken bir yandan da aşı ve ilaç denemeleri sürüyor. Dünya genelinde uzmanlar hastalığa dair birçok veriyi paylaşmaya devam ederken gazeteciler de ortaya çıkan gelişmeleri haberleştirmeye, halkın haber alma hakkını korumaya çalışıyor. Ancak tabii ki tüm felaket dönemlerinde olduğu gibi bazı devletler, gazeteciliği bir tür “ajanlık” ve verilen mücadeleyi sekteye uğratan nifak çabası olarak göstermeye çalışıyor. 

Gazeteciler, haberi yerinde izleme, tanıklarla birebir görüşme imkanlarından mahrum da kalsalar bu süreçte ya bir makaleyi çevirerek ya online platformların yardımıyla görüşmeler yaparak ya da normalden daha yoğun iz sürerek gelişmeleri aktarmaya çalışıyorlar. 

Gazetecilik hayat kurtarır

Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) 24 Mart’ta bir açıklama yaptı ve koronavirüs salgınının ortaya çıktığı Çin’de medya özgür olsaydı, salgınla ilgili duyurular daha erken yapılmış olsaydı binlerce kişinin hayatının kurtulabileceğini paylaştılar. 

Southampton Üniversitesi’nden araştırmacıların paylaştığına göre 20 Ocak’ta alınan ilk önlemler iki hafta önce uygulanmış olsa vaka sayısı yüzde 86 oranında daha az olacaktı.

Bu iki rapor da net bir olguyu gösteriyor: gazetecilik hayat kurtarır. Salgın ve savaş gibi felaket günlerinde gazetecilik yapmak insanların haber alma hakkını savunurken doğal olarak yaşam hakkını da savunur. Salgında tedbirlerin yerine getirilip getirilmediğini takip etmek, sağlık çalışanlarına yetmeyen maskeleri haberleştirmek, “evde kal” çağrıları yapılırken bir inşaat işçisinin her gün işe gitmek zorunda olduğunu yazmak bu yüzden hayati önemdedir.

Çin’den başlayan dalga…

Salgının ortaya çıktığı Çin’den başlayalım. RSF’in hazırladığı 2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Çin, 180 ülke arasında 177. sırada yer alıyor. Doktor Li Wenliang, Çin hükümetinin ihmallerini paylaştığı için gözaltına alındı. Doktor Li’ye yöneltilen suçlama ise doğru olmayan söylentiler yaymaktı. Gazeteci Fang Bin de Wuhan Hastanesi önünde en az sekiz ceset torbası olduğunu gösteren bir video paylaştı. Bin’e de aynı suçlama yöneltildi: Yalan haber yapmak. Bin, Wuhan’daki gerçek durumu aktarmak için elinden gelenin en iyisini yapacağını söylemişti. Gazeteci Bin ile birlikte virüs haberleri yapan Chen Qiushi’den de haber alınamadı. Bin’in paylaştığı video yasaklandı, Chen Quishi’nin ise tüm sosyal medya hesapları silindi.

Çin İnsan Hakları Savunucuları örgütüne göre, Çin’de en az 450 kişi salgınla ilgili “söylenti yaydığı” suçlamasıyla cezalandırıldı. 

Çin’de durum bu iken diğer ülkeler de hızlıca gazetecileri baskılamaya, virüs haberlerine sansür uygulamaya giriştiler. Nijer’den, Kamboçya’ya, Sırbistan’dan Rusya’ya birçok gazeteci bu müdahalelere maruz kaldı. Bazı gazeteciler tutuklandı, bazı ülkelerde gazete basımları durduruldu. Sansür girişimlerine gerekçe ise Rusya’da medya takibinden sorumlu organ Roskomnadzor’dan yapılan açıklama gibi hep aynıydı: “Yanlış bilgi yayılmasını önlemek”. 

İşte yalan haberle mücadele şemsiyesi altında gazetecilere yapılan müdahalelerden bazı örnekler: Rusya’da yalan bilgi yaydığı iddia edilen medya organları, 127 bin dolar gibi yüksek para cezaları ödemek zorunda bırakılabilir, gazeteci için ise süreç hapse kadar gidebilir. Vietnam’da yürürlükte olan Siber Güvenlik Kanunu’na yeni bir madde eklendi ve bu maddeye göre internet üzerinden “yalan haber yaydığı” tespit edilen kişiler para cezasına çarptırılabilecek. Sırp gazeteci Ana Lalic, sağlık çalışanları için tıbbi önlemler alınmadığıyla ilgili yaptığı haber sonrası “paniğe neden olan haberler yapmak” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Türkiye’de de durum farklı değil. Antalya, Kocaeli, Bartın’da haber yapan yedi gazeteci, İzmir’de sağlık çalışanlarının testlerinin pozitif çıktığını haberleştiren bir muhabir gözaltına alındı. “Yalan haber yaymak” suçlamasının yanına bir yenisi daha eklendi: “korku yaratmak”.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 26 Mart’ta katıldığı bir televizyon programında sosyal medyada koronavirüsle ilgili “provokatif” paylaşım yapan 449 hesabın sahiplerine işlem yapıldığını ifade ederken, hemen hemen her gün İçişleri Bakanlığı, koronavirüs konusunda “algı operasyonu” yaptığı, “provokatif” paylaşımlar yaptığı iddia edilen kişilerin gözaltına alındığını duyuruyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bu konuda açıklama yaparak “Kamu çıkarını doğrudan ilgilendiren konuların özgürce, bağımsız bir şekilde haberleştirilmesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır” dedi. RSF temsilcisi Erol Önderoğlu da “Yeterli test cihazı, detaylı bilanço ve teyit imkanının olmadığı bir yer yeterince güvensizdir. Yeni #COVID19 vakası ortaya koyan her gazeteciyi bir de ‘panik yaydı’ diye gözaltına alırsanız, duyarlılık bekleyemezsiniz. Şeffaflık şart” açıklamasını yaptı. 

Bütün bunlar olmaya devam ederken bir de kanallara cezalar verilmeye başlandı. RTÜK, Halk TV, Tele 1 ve Habertürk kanallarında koronavirüsle ilgili yapılan bazı haberlere cezalar verdi. Temel gerekçe ise yine aynıydı: yalan haber yaymak, gerçeklik ve doğruluk ilkelerini ihlal…Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da birçok açıklamasında gazetecilere teşekkür ederken, bazı cümlelerinde de mücadeleyi sekteye uğratacak bilgilerin paylaşılması konusunda uyarılarda bulundu: “Ciddi haber organlarının bu gibi haberlere itibar etmesi söz konusu değildir. Halkımızdan haber kaynakları konusunda dikkatli olmasını istirham ediyorum…Paniği amaçlayan yalan haberle mücadele, virüsle mücadelenin bir parçasıdır”

Tehdit varsa içeriği ve gerekçesi açıklanmalı

Devletler ve hükümet yetkilileri elbette yanlış bilgiye karşı mücadele etmelidir. Yalan bilginin dolaşıma sokulmasını engellemek, dezenformasyonun önüne geçme konusunda politikalar üretmek, bunları tartışmak olması gerekendir. Article 19’un koronavirüs salgınında yanlış bilgiyle mücadele için politika raporu yayınladı. Raporda belirtilen ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin de çekincelerini defalarca paylaştığı üzere; paylaşılan bilgi veya ifadelerde şayet halk sağlığına yönelik bir tehdit olduğu iddia ediliyorsa tehdidin içeriği, seçilen yöntemin gerekliliği açıklanmalıdır. Salgın ortaya çıktığı günden bu yana ise gazeteciler, “doğru olmayan haberleri yaymak”, “korku yaratmak”, “paniğe yol açmak” gibi suçlamalara maruz kalıyorlar. 

Kaldı ki, yanlış bilginin yol açabileceği tehdide rağmen, yanlış olduğu varsayılan bilginin dolaşımına yönelik kısıtlama da yukarıda İnsan Hakları Komitesi’nin belirttiği çerçevede yasallık ve gereklilikle uyumlu olmak zorundadır. Raporda açıkça ifade edildiği üzere bu güvenceler, yalnızca doğru ifadelerle sınırlı değil, doğru olmayan ifadeler de ifade özgürlüğünün güvencelerine dahildir. Ancak tüm dünyada durum böyle işlemiyor. Hükümetler, yanlış olduğu iddia edilen her türlü bilginin sansürlenmesi konusunda çaba harcarken, ceza kanunları tutuklamalar, hapis cezaları, uzun gözaltılar şeklinde ağır müdahaleler için kullanılıyor.

Objektif olmayan bilgi de güvenceye dahil

2017’de hükümetlere sunulan kılavuzda, BM’nin dört ifade özgürlüğü raportörü şu uyarıda bulunuyor: “Bilgi dolaşımı ile ilgili muğlak ve belirsiz düşüncelere dayanan genel yasaklamalar uluslararası standartlarla uyumlu değildir, buna [muğlak ve belirsiz düşüncelere] ‘yalan haber’ ve ‘objektif olmayan bilgi’ de dahildir.” 

Sonuç olarak, doğru bilgi gazeteciliğin olmazsa olmaz ilkelerinden biridir. Yalan haberlerin yayılması hem de böyle kritik bir gündemde elbette halk sağlığını tehdit edebilir. Hükümetler, bir yaptırım uygulasa dahi kanuni çerçevede bunu gerçekleştirmeli ve gerekçesi mutlaka açıklanmalı. Tüm bu haklar, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Yapılması gereken gazetecilerin özgürce haber yapma kanallarını, olanaklarını açmaktır. “Yalan haber yaymak”, “provokasyon yapmak”, “korku ve panik yaratmak” gibi muğlak gerekçeleri gazeteciler üzerinde bir sopa olarak kullanmak değil.

Fatih Portakal ne yapmış?

Türkiye’de en son dün gece bir haber düştü önümüze. Haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, sosyal medyada yalan ve halkı manipüle etmeye yönelik ifadeler paylaştığı gerekçesiyle Fox Haber sunucusu Fatih Portakal hakkında suç duyurusunda bulunduğu yazıyordu. Dayandırıldığı Türk Ceza Kanunu maddesi de tabii ki 299. madde, yani Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu içeren madde.

Peki dilekçede ne yazıyor, Fatih Portakal ne yapmış? “Sırf bu dayanışmaya (Milli Dayanışma Kampanyası) gölge düşürmek adına bu şekilde akla ziyan iddialar ortaya atılıp halkımız tedirgin edilmek istenmektedir. Bu zihniyetin tek amacı kaos ve karmaşa çıkarmak olup şüphelinin suç konusu paylaşımı da sadece hezeyandan ibarettir” deniyor dilekçede. Kaos, karmaşa çıkarmak, dayanışmaya gölge düşürmek, halkı tedirgin etmeye çalışmak…

Konular değişiyor ama gazetecilerin muğlak, belirsiz ifadelerle suçlanması değişmiyor, azalmıyor. Hatta artıyor. Özellikle salgın gibi felaket günlerinde. Bir soruyu sormadan cevabı bulamazsınız, bir konu eleştirilmeden düze çıkılamaz. Hepimizin ortak soruları var: alınan önlemler yeterli mi, vakalar en fazla nerede, yeterli test yapılıyor mu, dünyada neler yaşanıyor, bu salgın nasıl atlatılacak? Aklınıza gelebilecek bütün soruların sorulmaya ihtiyacı var, cevap bulabilmek için.

Bu yüzden basın özgürlüğü, özellikle salgın, savaş gibi felaket günlerinde hayati önemdedir. İyi bir savaş muhabirliği nasıl barışa kapı aralarsa, böyle salgın anlarında iyi gazetecilik de hayat kurtarır…