“Düşünceyi kontrol etmenin yolu sanata saldırmaktır”

panel

Columbia Global Centers | İstanbul ve İsveç Konsolosluğu’nun DEPO’yla işbirliği içinde düzenlediği Çatışmalı Alanlarda Sanatsal İfade başlıklı panel, ifade özgürlüğü ihlalleri konusunda çalışan üç uluslararası ismi Studio X’te bir araya getirdi.

Panelin konukları uzun yıllar Uluslararası PEN’in başkanlığını yapmış, bugün de PEN’in yanı sıra UNESCO, Freemuse gibi sivil toplum organizasyonları için ifade özgürlüğü alanında çalışmalar yapan Sara Whyatt; sanatta ifade özgürlüğü ihlallerini belgeleyen Freemuse’un kurucularından ve eski direktörü Ole Reitov ile bir dönem Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nin kamusal programlar direktörlüğü ve küratörlüğünü de üstlenmiş olan, şu anda Columbia Üniversitesi Küresel İlişkiler Danışmanı olarak görev yapan Vishakha Desai’ydi.

Türkiye’de özellikle Olağanüstü Hal (OHAL) sonrası süreklilik ve git gide normallik kazanan ifade özgürlüğü ihlalleri, sanatta sansür vakaları yaşanırken uzun zamandır bu meseleler üzerine çalışan ‘dışarıdan’ insanların konuya dair gözlemlerini, düşüncelerini duymak önemliydi. Öte yandan panel, dünyanın pek çok coğrafyasında benzer ihlallerin tecrübe edildiği bir zaman diliminde, özgür ifade konusunda yaşanan sıkıntıların ortaklaştığı noktaları, sanatsal ifade özgürlüğü önündeki güncel engelleri ortaya koyma fırsatı da sundu.

Siyah Bant’ın kurucularından Asena Günal’ın modere ettiği panelin ilk konuşmacısı Vishakha Desai sözlerine, sanatta sansürün çok çeşitli örneklerinin yaşandığı günümüz dünyasına özel olmadığını hatırlatarak başladı. Sanatsal ifadenin bireysel olduğunu ama öte taraftan bu bireysel yaratıcılığın örneğin Hindistan’da ‘ölüm’ anlamına gelebildiğini de vurgulayan Desai, ifade özgürlüğü ihlallerinin sadece çatışmalı bölgelerde değil, demokratik alanlarda da karşımıza çıktığını belirtti. Desai, New York Guggenheim’da iki domuzun çiftleştiğini gösteren bir işin hayvan hakları savunucularının protestoları sonucu artık müzede gösterilemiyor olmasından Afro-Amerikan bir erkeğin, beyaz bir erkek tarafından öldürülmesini resmeden ‘beyaz’ bir sanatçıya ‘siyahilerin acılarını bir imgeye dönüştürmesi kabul edilemez’ diyerek tepki gösterenlere uzanan faklı sansür vakalarının bugün devletin yanı sıra devlet dışı aygıtlar üzerinden de yaşandığını söyleyerek “Oysa sanat bunların ötesine geçip yaşamalı. Bu kısıtlamaları kabul etmemeliyiz” dedi. İhlallere karşı kurumların güçlü diyalog için yol açarak insanların birbirlerini dinlemesini sağlaması gerektiğini belirten Desai, “Bunu devlet gibi biz de unuttuk” diyerek sözlerine son verdi.  

Sara Whyatt, Freemuse’un son bir yılda sanata yönelik binden fazla saldırıyı kaydettiğinden bahsederek bugün antiterör propagandası yapanların dahi hapse atıldığını hatırlattı. Geçtiğimiz yıllarda farklı ülkelerde sergilendikten sonra Londra’da izleyiciyle buluşan kölelik karşıtı Exhibit B sergisinin ‘beyazların imtiyazında ırkçılığa hizmet eden bir sergi’ olduğunu söyleyen protestocuların topladığı imzalarla iptal edildiğini hatırlatan Whyatt, siyahilerin sergiyi bir tehdit gibi algıladığını, eser güçlü olmasa da bazen bir anda saldırıyla karşılaşabildiğini vurguladı. Güney Kore’de hükümeti eleştirdikleri için yüzlerce sanatçının Kültür Bakanı tarafından kara listeye alındığını da hatırlatan Whyatt, “Tüm bunlar sansür kurumsallaşmaya başladığında oluyor” dedi. Sanatsal ifade özgürlüğünün son yıllarda sadece basın özgürlüğü olarak algılandığını, sanatta belgeleme söz konusu olmadığı için sansür vakalarının sözde kaldığını söyleyen Whyatt, “Tehdit altında olan yapının alt katmanlarına da bakmak, onu öteye taşımak, adımlara dönüştürmek lazım. Sadece sanat grupları değil, sivil toplum kuruluşlarına da riayet edilmeli, tüm olanlar belgelenmeli, raporlanmalı, uluslararası aygıtlar devreye sokulmalı” dedi.

Freemuse’un kurucularından Ole Reitov ise son yıllarda sanatsal ifade özgürlüğüne siyasi ilginin arttığını belirterek yakın zamana kadar bu alanda çalışan kurumların az olduğunu ve zor koşullar altında çalıştıklarını ifade etti. FreeMuse’e dört kişi başladıklarını, hazırladıkları raporları analitik bir yaklaşımla ele aldıklarını söyleyen Reitov, medyanın bugün sistem olarak çok sorunlu olduğunun, sanatçılarınsa ifade özgürlüğü ihlalini başlarına gelene kadar bilmediklerinin altını çizdi. “Bazen sanatçının küratörü, galericisi, sanatçı arkadaşı da bu sansürü ona getirebiliyor. Sanatçı şunu düşünmeli; sorgulamak mı, naiflik mi?” diyen Reitov, sanata saldırının gerisinde bir ideolojiyi en hızlı şekilde yansıtabilme potansiyelinin olduğunu vurguladı. Reitov, Amerika’da Soğuk Savaş yıllarında McCarthy’nin sanatçıları, İran’da Humeyni’nin Salman Rüşdi’yi, Daiş’in ise bugün Suriye’de Palmira antik kentini seçtiğini hatırlatarak “Bu iktidarlar böylece tüm topluma saldırıyorlardı. Çünkü düşünceyi kontrol etmenin yolu sanata saldırmaktır” dedi. Bugünün küresel dünyasında herkesin farklı fikirleri olduğunu ve herkesin de kendisine saldırıldığını düşünebildiğini vurgulayan Reitov, “Bu, otorite için de, gruplar için de böyle. Bu sınırın ötesine geçmek gerek. Kendi güvenli alanlarımızı güvensiz alanlarda konuşmak için alan yaratmalıyız” dedi.