Beyin düşünmeyecek, dil sessizleşecek

mahkeme

FİGEN ALBUGA ÇALIKUŞU

Temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni…

Kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık…

Seslerden örülmüş toplumsal bir kurum…

İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç…

Konuştuğumuz dili böyle tanımlıyoruz.

Ama insanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan bir araç olarak tanımlanan dilin başka bir tarifi daha var; “Dil, düşüncenin ve dünya görüşünün iletişim aracıdır.”

İşte dananın kuyruğu da burada kopuyor.

Temel hak ve özgürlüklerin en temel ve olmazsa olmazı, düşünce özgürlüğüdür. Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla ifade özgürlüğü, insan onuru ve insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme temel hakkına dayanmakta, özgür bir birey olmanın ve özgür bir topluma sahip olmanın en önemli özelliklerinden birini teşkil etmektedir. Teşkil etmektedir ama dilimizi beynimizin emrine verip vermeyeceğimiz konusuna musallat olanlar var, hep olmuş, şimdi de var…

Düşüncelerini özgürce açıklamaktan yoksun kılınan bireylerden oluşan bir toplumun sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanlarda ilerlemesi mümkün değil; değil de ilerlemesini istemeyenlere karşı ne yapmalıyız?

Totaliter rejimler, diktatörler, hatta demokrasiden nasibini yeterince almamış devletler dilimizi kendi beynimizin, düşüncemizin emrine özgürce vermesini istemiyor. İstememiş.

Özgür bir biçimde düşüncenin oluşumuna, yaşanmasına, ifadesine izin verilmeyen bir toplumda, bireylerden değil, ancak tek tip ve devletin istediği gibi programlanmış robotlar söz konusudur.

Beyin düşünmeyecek, dil sessizleşecek…

Sorgulamayan, yanlışların düzeltilemediği, yönetenin keyfine göre hırpalanan zorba bir devlet.

Zorba devletin kimliği bir de hukuksal uygulamalardan anlaşılır. Örneğin zorba devletin ceza hukuku veya o ceza hukukunun uygulama biçimi devletin siyasi rejiminden bağımsız olarak düşünülemez.

Resmi ve her türlü muhalefeti bastıran bir ideolojiye sahip rejim söz konusu olduğunda ceza hukuku tamamen sistemin bir aleti haline getirilmekte ve resmi ideolojiyle, zorba uygulamayla çatışan hiçbir faaliyete yaşam hakkı tanımamaktadır.

Bu yüzden de otoriter, totaliter rejimlerde düşünce özgürlüğünden de, ifade özgürlüğünden de bahsedilemez.

Tam da böyle bir devlet isteyenler için, yüzsüzler için ne gam…

Ama insanlık tarihi, özgürlükler tarihi, mücadele tarihi…

Bu zorbalık yaşanmasın, keyfi bir devlet tüm toplumu esir almasın diye evrensel hukuk, insanlık adına “düşünce  ve  ifade özgürlüğünü” bireylerin ayrılmaz parçası haline getirmiş…

Üstelik  ifade özgürlüğü; sadece olağan karşılanan, zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşüncelerin açıklanması açısından değil, ayrıca devlete ve toplumun belli bir kesimine aykırı gelen, onları rahatsız eden, rahatsızlık ve endişe verici düşüncelerin açıklanması açısından da geçerlidir.

İnsanların, bireylerin vatandaşı olduğu ülke yönetimlerinin kölesi olmasını önleyen en önemli anlaşma 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir (AİHS). Kişi hak ve özgürlüklerini uluslararası alanda güvenceye alan en önemli sözleşmedir, çünkü kendi ülkemizde mağduriyete uğradığımızda eğer ülke bu anlaşmanın tarafı ise bu anlaşmanın güvencesine sığınırız.

Ancak bizim gibi keyfi yönetimlerin geçerli olduğu ülkelerde bu evrensel hakların sınırı ve bunun uygulaması zaman ve zemine göre değişir. Bazen evrensel hukukun taze ve ferahlatıcı havası teneffüs edilir, bazen de oksijensiz bırakılan hava zerk edilir.

Temel hak ve özgürlükler bir böyle bir öyle çalkalanıp, yönetimlerin elinde oyuncağa dönmesin diye en etkili yöntem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları olmuştur.  

Bu kararlara, evrensel hukuk içtihatlarına, AİHM kararlarına rağmen dünyada bu anlayışa uymayan devletler ya da zaman zaman bunu ihlal eden yönetim zihniyetine rastlıyoruz. Maalesef en çok da kendi ülkemizde.

O zaman temel hak ve özgürlüklerimizi korumak, yönetimin mağduru olmamak için devreye “bireysel başvuru  hakkı” giriyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile birlikte, kişi hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireyler, AİHM’e başvurarak hukuk yoluyla ihlalin düzeltilmesini ve zararlarının tazminini isteyebilmektedir.

Ta başlangıcından beri bu sözleşmeye taraf ülkelerden biri olan Türkiye, Turgut Özal sayesinde, ancak 1990’larda “bireysel başvuru hakkını” elde etmiştir. Daha önce Türk vatandaşlarının bu haktan yararlanması, kendi yönetiminin mağduru olduğunda  AİHM’e bireysel başvuru yasaktı. 

Sekiz yıl önce 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik öngören referandum aracılığıyla da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmadan önce vatandaşların öncelikle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaları gerekliliğini getiren düzenleme kabul edilmiştir.

Bu düzenlemeyle amaçlanan, AİHM’de hakkında en fazla ihlal kararı verilen ülkelerden birisi olan Türkiye’nin imajını, uluslararası alanda düzeltmektir.

Bu değişiklik bir müddet hukukun öngördüğü şekilde işlemiş, AİHM standartlarında hak ihlal kararları, makul sürelerde verilmiştir.

Ne yazık ki, son zamanlarda  bu amaçtan epeyce uzaklaşıldı. Bireysel başvuru hakkı, çoklu denge ve baskıların oyuncağı haline geldi. “Siyaset ne der, troller ne eyler, devlet içinde etkin olmak isteyen karanlık güçler ne yapar” türü dengeler, “bireysel başvuru” hakkını etkisizleştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi daha ürkek ve çekingen davranmaya, zamanı çok daha yavaş kullanmaya başlamıştır. Örneğin 2 yıl 2 aydır cezaevinde hapis yatan Ahmet Altan’ın 8 Kasım 2016 tarihli başvurusu, öncelik kararı da verilmiş olmasına karşın ancak 4 Temmuz 2018 tarihinde ele alınarak Genel Kurula sevk edildi.

Bu kez de üzerinden dört ay geçti. Başvuru hala  AYM Genel Kurulu’nda görüşülmeyi beklemektedir. AYM tarihinde, Genel Kurulda görüşülmek üzere bu kadar uzun zaman bekleyen bir başvuru örneği yoktur.

Bir yılı aşkın süredir hakkında iddianame düzenlenmeden tutulan Osman Kavala’nın AYM’ye 2017 yılı Aralık ayında yaptığı başvuru da halen öylece beklemekte, bekletilmektedir.

Bir başka büyük skandal da AYM kararı olmasına karşın yaşanmış olanıdır. Anayasanın bağlayıcı hükmüne rağmen AYM Genel Kurulu’nun verdiği hak ihlali  kararını suç işleyerek  uygulamayan yerel mahkemeler ortaya çıkmıştır. Tüm dosya kapsamında suç işlediğine dair delil olmadığı saptanan Mehmet Altan, bu karara karşın 6 ay tutuklu bırakılmıştır.

Bu hukuksal normları yok eden keyfi tavır yargı tarihinde görülmemiş bir faciadır.

Orada burada boy gösteren ve hukuku işlevsiz bırakmak isteyen bir irade, AYM ve AİHM kararlarını yok sayma, bu kurumları değersizleştirme, etkisizleştirme; en azından sindirme ve korkutma amacıyla yoğun çaba harcamaktadır. Bunu gerekçeli kararlar dahil, imkan buldukları her mecrada  da açıkça ifade etmektedirler.

Hukukun keyfe keder olması ve siyasetin emrinde kendi özüne ihanet etmesi istenmektedir.

Ne yazık ki, Hakim ve Savcılar Kurulu da AYM Genel Kurul kararını dinlemeyen bir üyeyi Yargıtay’a atayarak terfi ettirmiş, gene anayasal suç işleyen bir diğerini ise vekil olduğu mahkemenin başına aslen tayin edebilmiştir. İlk kez içinde bulunduğumuz dönemde Anayasayı çiğnemek ödüllendirilmiştir.

Buna karşın Anayasaya saygı gösteren İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi  2. Ceza Daire Başkanı ve bir üyesi tenzili rütbeye uğrayarak, sıradan görevlere atanmışlardır. Daha fazla söze, daha fazla yoruma izin vermeyen, hukuk adına korkutucu örneklerdir bunlar.

AİHS ve Anayasa hükümleri çerçevesinde bireysel haklar için yapılan bireysel başvurular, bireysel olmaktan çoktan çıkmış, genel siyasi ideolojinin muhalif düşünceyi sindirmek üzere hukuk adına karanlık ve fazlaca kalabalıkların müdahale alanı haline gelmiştir.

Artık ifade özgürlüğü çok kısıtlanmış, bunun mağduru olanların bireysel başvurularının zor yanıt bulduğu, ihlal kararlarının ise zor uygulandığı bir Türkiye var.

Beyin düşünmeyecek, dil sessizleşecek…

Dilimizi beynimizin emrine verip vermeyeceğimiz konusuna musallat olanlar var, hep olmuş, şimdi de var…