23 yıllık zorlu bir hikâye: Avesta

keskin (1)

BİRCAN DEĞİRMENCİ

Tarlabaşı Bulvarı’ndaki dar sokakta elden geçirilmiş eski bir binanın önündeyiz. Üzerinde Avesta Yayınları’nın tabelası bulunuyor. Ahşap merdivenlerden yukarı çıktığımda ameliyat geçirdiği için sırtındaki bembeyaz tüyleri traşlanan Kuncî üzerime atlayarak “Hoş geldin” diyor. 23 yıllık yayınevinin kurucusu Abdullah Keskin her bir katı özenle tasarlanan binayı gezdiriyor.

Aralarında elyazmalarının da olduğu Soranice kitapların yanı sıra zengin bir içeriğe sahip kütüphanenin bulunduğu kattayız. Kütüphanenin bir köşesinde Diyarbakır’daki depoda çıkan yangında hasar alan kitaplar duruyor. Bir kenarda hayatını kaybeden yazarların küçük siyah çerçeveler içindeki fotoğrafları duvarlara asılmayı bekliyor. Keskin’in 93 yılındaki ünlü ateşkes çağrısının yapıldığı toplantıda çekilen  Mam Celal, Ahmet Türk, Leyla Zana ve Zübeyir Aydar ile çekilmiş fotoğrafı da orada. Bir diğerinde Mehmed Uzun’un gençlik fotoğrafı. Ve kağıdın o efsunlu kokusunu burnunuzda hissettiğiniz kitaplar, kitaplar…

Evet, konumuz kitaplar ve geçtiğimiz hafta, aralarında doktora tezlerinin de bulunduğu dokuz kitabı yasaklanmıştı yayınevinin. Yasak kararına gerekçe olaraksa Şırnak İdil’de KCK/ PKK suçlamasıyla yapılan bir ev baskınında bu kitapların bulunması gösterilmişti.

90’lardan bugüne…

En son 2007’de Sheri Leizer’in Şehitler, Hainler ve Yurtseverler kitabına toplatma kararı verildiğini hatırlatıyor Abdullah Keskin. Yayınevinin kuruluşundan bu yana 20 civarında yayın için dava açılmış Avesta’ya. Bunların bir kısmı beraat, bir kısmı da ceza ile sonuçlanmış. “Sonuçta siyasi kararlardı bunlar” diyor Keskin, “Savcıların o dönemki kanaatlerine göre veriliyordu. DGM’lerde düşünce suçundan Yaşar Kemal, Ahmet Altan gibi ünlüler yargılanıyordu. Bunlar için kamuoyu baskısı da oluşturulunca erteleme yasası çıkartıldı. Aynı suçu tekrar işlememek şartıyla beş yıl ertelenmesine karar verilirdi ama biz yine işliyorduk ve görmezden geliniyordu.  Bir kısmına taksitlere bölünerek para cezası veriliyordu.”

2007’den sonra hiç dava açılmamış Avesta’ya. Son iki, üç yılda ise çeşitli duyumlar alsalar da çok umursamamışlar. “Çünkü normalde böyle uygulamalar yoktu. 90’lı yıllarda bile polisin kitapçılara gidip ‘Şu yayınevinin kitaplarını satma’ dediğine rastlamamıştık” diyor Keskin.

İki, üç ay önce Van ve Ankara’daki kitapçılardan kitaplarının yasaklandığına dair bir geri bildirim aldıklarını söyleyen Keskin, son yasaktan nasıl haberdar olduklarını şöyle anlatıyor: “Bizden antetli kağıtla kitapların yasaklanmadığına dair resmi belge istediler. Bu belgeyi gönderdiğimizde polisin oradaki kitaplarımızı toplattığını öğrendik. Bunun üzerine araştırınca dokuz kitabımızın yasaklandığından haberdar olduk. Yayınevimizin adresi değiştiği için bize herhangi bir tebligat gelmemişti. Yayınevimize gelen polisler, internet ortamından da satışların durdurulmasını istedi. Oysaki Afrin harekatı sırasında sitemiz hacklendi, zaten son dönemde satış yapmıyorduk.”

Yasaklanan kitaplar 2003-2015 yıllarında basılan ve birçoğu dünyanın saygın üniversitelerinde doktora tezi olarak yayımlanmış eserler. Ayrıca kanuna göre, bir yayının yayımlandıktan altı ay sonra yasaklanamadığını söylüyor Keskin.

Yayın yasaklamalarıyla gündeme gelmek istemediklerini de belirtiyor ve ekliyor: “Bu yasağı söylemekte de tereddüt ettik. Çünkü bu meselelerle gündeme gelmek istemiyorduk. Ancak sonuçta ciddi olarak düşünce özgürlüğünü tehdit altına soktuğu için gündeme getirmesek olmazdı. Çok somut, yüzde 100 emin olduğumuz bir şeyi kamuoyuna duyurduk. Zaten maalesef kimse de ilgi göstermiyor.”

Ülkedeki siyasi ve toplumsal reaksiyonların kendilerine nasıl doğrudan sirayet ettiğini ise şöyle örneklendiriyor: “Bir ara Silvan’da çatışma olmuştu, ertesi gün büyük bir kitabevi Mem û Zîn kitabını iade etmişti, olayın faili Ehmedê Xanî’ymiş gibi…”

Keyfi kararlar

Bazı illerdeki kitapçılarda hakkında soruşturma bile açılmamış kitaplara polisin el koyduğunu söylüyor Keskin, “Bölgedeki kitapçılar zaten zor durumda. Polis gelip bir kitaba el koyduğunda kitapçıların mağduriyetini gidermeye çalışıyoruz. Başından beri bunu yapıyoruz. Kadıköy’de bir kitabevinde daha önce yargılanıp beraat etmiş birkaç baskı yapan kitaplarımıza el konulmuş. Bu uygulama 90’larda bile tek tüktü. Örgütsel doküman olarak addedilenlerin dışında kitabın peşine düşülmezdi” diyor.

OHAL’le birlikte mahkemelerin daha keyfi davrandığını vurgulayan Keskin yasaklanan kitaplar hakkında hiçbir kararın olmadığını ve itiraz edeceklerini belirtiyor: “Bir eve yapılan baskında kitaplarımız bulunuyor. Savcı bulunan dokuz kitabın yasaklanmasını, toplatılmasını, satışının durdurulmasını ve el konulmasını istemiş. Eskiden sadece toplatma denirdi. Şimdi tüm bunları karara tek tek yazmış. Mahkemeden talep etmiş, mahkeme de bunu olduğu gibi kabul etmiş. Yasal mevzuata göre kitapları göndermek zorundayız. Kitaplar incelenir, ona göre karar verilir. Ama bu kitapların hiçbiri hakkında bir karar yok. Son derece siyasi ve keyfi bir uygulama. Mesela bu kitapların içerisinde Irak’ta Soykırım var, Human Rights Watch’un yayınladığı Enfal raporlarından oluşuyor. Bu yayın, bazı parlamento ve kuruluşlarda Enfal’in soykırım olarak tanınmasında birinci elden delil olarak kabul edildi. Terör kapsamına girecek hiçbir şey yok. Çok zorlama bir yorumla yasaklandı.”

Yayınevinin kuruluş hikâyesi

Peki ya 1995’te kurulan yayınevi bugüne kadar ne zorluklar yaşadı, Türkiye’de Kürtçe kitap yayımlayan Avesta nasıl kuruldu? Hikayesini Abdullah Keskin’den dinliyoruz.

Ankara’da yayıncılık yaparken İstanbul’da çıkartılacak bir Kürtçe gazete için teklif almış Keskin. “Kürtçem fena değildi ama hiç Kürtçe yazı yazmamıştım. Biraz düşünüp sonra kabul ettim” diyor. Bu kararı vermesinde Musa Anter’in bir mahkemede “İşin nedir?” sorusuna “Kürtçülük” cevabını vermesi etkili olmuş. “Bu sözden yola çıkarak; kendi adımızla, kendi kimliğimizle, kendimiz olarak bir şeyler var edelim. Bizim herkesten fazla buna ihtiyacımız var dedim ve İstanbul’a gittim” diyor.

Önce 1992’de kurucu yayın yönetmenliği de yaptığı Welat’ta çalışır, ardından Özgür Gündem’in kültür-sanat editörlüğü görevini alır Keskin ancak çok uzun sürmez bu görevi. Bu arada çeşitli yayınevleriyle de çalışır. Sırada bir yayınevi kurmak vardır: “Hayalimde bir yayınevi kurma fikri hep vardı. Bunun sermayesinin nasıl olacağına dairse hiçbir fikrim yoktu. Sadece kitap hazırlamayı biliyordum. Welat ve Özgür Gündem’de şartlarımız çok parlak değildi ama muhasebe, baskı işleri, idari altyapısı sağlamdı. Burada hiçbir altyapı, imkan, destek yokken zor bir işin altına girdik. Kürt dili, kültürü, kimliğine ilişkin her şey yasak olduğu için pazar kaygısı olan, sermaye sahiplerinin bu işe girişmeyeceğini biliyorduk. Gerçekten biraz tesadüfi karar verdim ve ‘Neden ben yapmıyorum’ diyerek mecburiyetten yayınevini kurmaya karar verdim.”

Kürtçe ağırlıklı kitaplar

Hazırladığı dört kitapla bir arkadaşının ofisini geçici olarak adres seçer. İlk altı aydan sonra Asmalı Mescit’te Yakup Restaurant’ın üstündeki handa küçük bir odayı ofis olarak kullanır. Yayınevi yola şahıs firması olarak devam eder ve bir buçuk yıl sonra da şirket kurulur. Yayınevinin sahibi; kardeşi Songül Keskin’dir. “Mehmed Uzun çok teşvik etti. ‘Bütün kitaplarım sende olur’ dedi. Avesta 1995’te kuruldu ama 91’de de Kürtçe kitap basılıyordu. Hatta pek fazla olmasa da 80 öncesinde de vardı. 1995 yılında Kürtlerle ilgili tek bir Kürtçe kitap çıkmamıştı. Tam da faili meçhullerin yaşandığı kötü bir dönemdi. Dağıtımcılara gittim, kitaplara baktılar, cesaretlendirdiler ama ‘Neden Kürtçe yapıyorsun?’ diye sordular. ‘Sadece Kürtçe olmayacak Türkçe de yayımlayacağız. Ama Kürtçe bizim için önemli’ diyordum. Bir kısım dağıtımcı aldı, bir kısmı almadı. O zamanlar Cağaloğlu’nda onlarca dağıtım vardı. Bir kitabı çıkarıyordunuz, bir anda 300-500 kitap istenirdi. Şu anda böyle bir şey hayal bile edilemiyor.”

Bir süre sonra Musa Anter’in Özgür Gündem yazılarını bir araya getirir Keskin. Ardından Gürdal Aksoy’un kitabını yayımlar. Dört koldan kitap toplamaya girişir, bir yandan da çeviriye başlar. Ancak bir yandan da yasaklar başlayacaktır: “10. kitaba kadar herhangi bir sorun yoktu. Çok kötü biçimde tutuklanan A. Melik Fırat cezaevinden çıktığında yayımladığımız kitabı yasaklandı. Amir Hassanpour’un Kürdistan’da Milliyetçilik ve Dil kitabından bir bölüme ve Mehmet Aktaş’ın Sesime Gel kitabına yasak getirildi.”

Kitaplar ardı ardına yayımlanır ve dağıtımı da bugüne kıyasla çok daha iyidir. “O zamanki kitaplarımız şimdiki potansiyelimizin yüzde 10’u kadar bile olsaydı şu an farklı bir yerde olurdu yayınevi. Başka bir dünyaydı. A. Melik Fırat’ı üç bin bastık, iki haftada tükendi, sonra üç bin daha bastık. Bu rakamlara ulaşmak şu anda çok zor. Üstelik Kürtçe yayınlar da ilgi görüyordu. Zaten ilk yayınlarımız Kürtçeydi ve Kürtçeye ağırlık veriyorduk.”

Diyarbakır süreci

“Kürt medyası, yayıncılığı, gazeteciliği sürgünde yeşerdi, boy verdi. Şimdi ayaklarımız artık topraklarımıza basmalı. Yüzümüz Diyarbakır’a, Qamişlo’ya, Erbil’e, Mahabad’a dönük olmalı” düşüncesiyle 1999’da Diyarbakır’a gider Keskin. “Diyarbakır halen bir yayınevi için uygun yer değil, ki o zamanlar doğru düzgün kitabevi de yoktu. Bir yer tutup açtık kitabevini. Orhan Pamuk’a, Murathan Mungan’a, Mehmed Uzun’a imza günleri düzenledik” diyor Diyarbakır’daki o ilk dönem için.  

Diyarbakır’da başka zorluklar da yaşanacaktır… Mehmed Uzun’un karlı bir kış günü yapılan imza gününde yüzlerce insan kitabevinin dışına taşarak, metrelerce uzayan kuyruk oluşturur. Bu durum polisin dikkatinden kaçmaz. Polis kitabevindeki tüm kitaplara el koymak ister ancak böyle bir yetkileri olmadığı için itiraz edilir. Birer örnek alınıp bugün de olduğu gibi kitaplar hakkında toplatma kararı çıkartılır. “Diyarbakır’da bulunmak ve künyemizde Diyarbakır adresini yazmak istiyorduk. Türkiye’deki dağıtımın olumsuz etkilendiğini de gördük ama hiçbir şekilde dikkate almadık. O toplatma kararına itiraz ettik ve yasak kaldırıldı çünkü incelenmeden karar verilmişti. Daha sonra kitabevi hakkında da davalar açıldı tabii.”

Yıllarca mahkemelerde yayınevi hakkında açılan davaların duruşmalarıyla boğuşurlar. “Burası bir yayınevi, düşünce platformu ve varlığı tartışmalı bir dili, kimliği, kültürü odak noktası yapan, onu geliştirmeye çalışan bir yer. Dolayısıyla sırf Kürt-Kürdistan kelimesinden dolayı ceza verdikleri oluyordu. Bütün gerekçeli kararlarda şunu yazdılar: ‘Ceza indirimine gerek duyulmamıştır. Çünkü bu suçu tekrar işlemeyeceğine yönelik mahkeme heyetinde vicdani bir kanaat oluşmadığı ve hiçbir pişmanlık emaresi göstermediğine ilişkin karara varılmıştır’. Tavrımızdan dolayı cezalar veriliyordu. Cezaların bir kısmını ödüyorduk ama daha sonra ertelemeye gidilip unutuluyordu.”

Avesta, kitabevi raflarında

Yayıncılığa başladıklarından itibaren belli başlı ilkelerinden de taviz vermez yayınevi: “Hiçbir zaman kitapları elden satmadık. Gerçekten çok zor dönemlerimiz oldu ama kimsenin kapısını çalmadık, dayanışma yemeği falan düzenlemedik. Halen de ekonomik durumu amatör biçimde yürütüyoruz. Asla yazarları kayırmadık. Bu piyasada basılan kitapların bir kısmı yazarların parasıyla yayımlanıyor, bunu asla yapmadık. Bir kitaptan gelecek paranın fazlasını bazen kitabın yaygınlaşması için harcıyorsunuz. Bizim en büyük hedeflerimizden biri, Kürt kütüphanesinde bir raf oluşturmaktı. Kitabevlerinin raflarında yer almak istiyorduk ve bu biraz başarıldı. Yapmayacağız dediğimiz şeyleri de yapmadan üstelik…”

“Avesta Yayınevi bu uzun ve zorlu 23 yıllık tarihinde istikrarı gözeterek var oldu” diyor Keskin: “Çalıştığımız yazarların bütün eserlerini yayımlıyorduk. Yazar setleri, koleksiyonlar ortaya çıkmaya başladı. Mesela Kürdolojiyi birkaç dizi başlığı altında topladık. Eski diplomatlar, seyyahlar, araştırmacıların 200-300 yıl önce Kürdistan’a gelip ortaya çıkarttığı metinler bunlar. Kürt araştırmaları, doktora tezleri, modern Ortadoğu edebiyatı… 20’ye yakın dilden çeviri yaptık.”

Avesta’nın şimdilerde üzerine yoğunlaştığı yayın ise Arapçadan Kürtçeye çevrilen Arap Tarih ve Seyahatnamelerinde Kürtler dizisi.

Yayınevinin yolunun açık ve engelsiz olması dileğiyle…