21. yüzyıldan ‘yoz sanat’ manzaraları

moto fest

Necati Sönmez

Münih’te, 18 ve 19 Temmuz 1937’de peş peşe iki büyük sanat sergisinin açılışı yapılmıştı. İlkinin başlığı Büyük (Soylu) Alman Sanatı Sergisi (Große Deutsche Kunstausstellung) idi, ertesi gün açılan diğeri ise Yoz Sanat Sergisi (Entartete Kunst) başlığını taşıyordu. Sergilerin her ikisi de Nazi Partisi tarafından düzenlenmişti. İlki Adolf Hitler’in konuşmasıyla, diğeri ise serginin küratörü ve Hitler’in favori ressamı Adolf Ziegler tarafından modern sanatın kötülüklerini sıralayan bir sunum eşliğinde açılmıştı.

İlk sergideki yapıtlar yeni inşa edilmiş ferah bir müzede belli bir özen ve düzen içinde sunulurken ikinci sergi tanıkların anlatımına göre, şöyle bir mizansen içine yerleştirilmişti: Eserler Arkeoloji Enstitüsü’nün dar ve karanlık odalarında depoya atılır gibi konmuş, resimler -bir kısmı çerçevesiz- çarpık şekilde asılmış, duvarlara graffitiler çiziktirilmiş, modern sanatla alay eden ifadeler yazılmıştı vs…

Daha sonra başka şehirleri de dolaşan iki karşıt serginin eşzamanlı düzenlenmesinin amacı, bir yandan Hitler’in onayladığı ‘soylu’ Alman sanatını (mükemmel manzara resimleri, idealize edilmiş asker heykelleri, sarışın nü’ler vb) yüceltirken, aynı anda ‘soysuz’ saydıkları ve özünde komünistlerle Yahudilere atfettikleri modern/soyut sanat ürünlerini teşhir etmek, onların nasıl da ‘tu kaka’ olduklarını göstermekti. Gel gelelim, ibretlik Yoz Sanat Sergisi öteki sergiden daha çok ilgi görmüş, neredeyse beş kat fazla ziyaretçi çekmişti; iddiaya göre iki milyona yakın kişi tarafından gezilmişti.

Degenerate-Art-exhibition-1937b

Bunca meraklı sanatsever modern sanatın ne kadar fena bir şey olduğuna tanık olmak için mi, yoksa Paul Klee, Oskar Kokoschka, Wassily Kandinsky, Georg Grosz gibi sanatçıların eserlerini dünya gözüyle görmek için mi kuyruğa girmişti, bundan emin olmak zor tabii. Ama şu kadarını biliyoruz ki, Naziler bile bu eserlerin hepsini çöpe atmaya kıyamamış, onları satıp paraya çevirmeye çalışmıştı. Satamadıklarından bir kısmı yakılmış, önemli bir bölümü ise partiye yakın uyanık simsarlar tarafından toplanıp gizli mahzenlerde saklanmıştı.

Velhasıl egemen rejimlerin kendi zevk ve ideolojisine aykırı gördüğü sanat türlerine ‘dejenere’ damgası vurması, faşist Almanya’dan miras kalan bir alışkanlık. Aynı kavramla ifade edilmese ve böyle aleni şekilde hedef gösterilmese bile, sanatı baskı altına almak, sanatçıları itibarsızlaştırmak, hoşlanmadığı eserleri sansürlemek bugün hâlâ despot rejimlerin en sevdiği sporlar arasında.

Bu yaz Hırvatistan’da gerçekleşen 20. Motovun Film Festivali’nde, 80 yıl önce Nazilerin icat ettiği kavrama ironik bir gönderme yapan Degenerate Art 2.0 (Yoz Sanat 2.0) başlıklı bir etkinlik düzenlendi. Sırbistanlı gazeteci Zarka Radoja’nın moderatörlüğünde düzenlenen etkinliğe Balkanlar ve Doğu Avrupa bölgesinde çoğu sağcı partilerin iktidarda olduğu ülkelerden katılımcılar çağrılmıştı: Polonya, Macaristan, Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Bosna Hersek, Sırbistan, Hırvatistan ve Türkiye.

Söz konusu buluşmaya Türkiye’deki durumu anlatmak üzere davet aldığımda, doğrusu bundan gururlandığımı söyleyemem. Kendi evindeki ayıpları anlatmak üzere komşuya davet edilmek gibi bir şeydi. Neyse ki ev sahibi dahil tüm davetlilerden aynı şey bekleniyordu, amaç kirli çamaşırlarımızı birbirimize göstermekti ve bundan utanacak birileri varsa onlar biz değildik. Ayrıca orada bulunmanın iki önemli cazibesi vardı. Birincisi yıllardır methini duyduğumuz festivali ve yemyeşil bir doğa örtüsüyle çevrili bir tepenin üzerine kurulmuş Motovun adlı köy irisi kasabayı görmek; ikincisi benzer dertlerden mustarip komşularla tanışıp sorunlarını dinlemek, hatta belki mücadele deneyimlerinden feyz almak.

Kısa sunumlar şeklinde gerçekleşen ‘yuvarlak bahçe’ toplantısının yanı sıra (konuşmalar bahçede yayılmış bir kalabalığa yapıldı), festival programında ayrıca söz konusu ülkelerden sansüre maruz kalmış filmlere de yer verildi. Bu bölümde Türkiye’den, bir sahnesi nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından eser işletme belgesi verilmeyen, belgesi olmadığı için de !f İstanbul programından çıkarılan Son Şnitzel (İsmet Kurtuluş, Kaan Arıcı) adlı kısa film gösterildi. (Gerçi film katalogda nedense -belli ki yönetmenlerin tercihiyle- Danimarka yapımı olarak anılıyordu)

Festival programında, sansür alanında da ‘süper güç’ olma iddiasından vazgeçmeyen Putin Rusya’sından iki önemli belgesel yer alıyordu. Kuzey komşumuzun ifade özgürlüğü alanındaki performansını merak edenler için bu filmlerin adını anmadan geçmeyelim: Biri Pussy Riot grubunun başına gelenleri konu alan Pussy Riot: A Punk Prayer (Mike Lerner, Maxim Pozdorovkin), diğeri halen hapiste bulunan Ukraynalı yönetmen Oleg Sentsov’un davasının anlatıldığı The Trial: The State of Russia vs Oleg Sentsov (Askold Kurov).

Yoz Sanat 2.0 buluşmasına katılanların ülkelerine dair aktardıkları bilgi ve anekdotlara gelince… Doğrusu Türkiye’nin her daim ‘kendinden söz ettiren’ ülke olduğuna bir kez daha tanık olduk burada. Konuşmacıların çoğu (benden önce söz alanlar dahil), söze “Bizdeki durum Türkiye’deki kadar vahim olmasa da…” diye başlıyor veya lafı bu şekilde bağlıyordu. Özellikle Macaristan ve Polonya’da hemen her tür sanatsal üretim milliyetçiliğin tehdidi altındaydı ama oradan gelen konuklara göre durum yine de “Erdoğan Türkiye’sindeki kadar karanlık” gözükmüyordu. İfade özgürlüğüne baskı, gazetecilere hapis, sansür, hukuksuzluk vb. konularda Türkiye’nin adı ‘varılmaya korkulan en kötü menzil’ olarak anılıyordu sürekli.

Nitekim komşuların şikayetlerini dinledikçe, meşhur fıkrada Nasrettin Hoca’nın “Biraz da biz ölsek” temennisine benzer şekilde, “Keşke biz de bunlardan şikayet ediyor olsak” gibi bir duyguya kapılmıyor değil insan. Öte yandan aşinalık duygusundan da kurtulamıyoruz; sansürcünün mantığı ve yöntemleri dünyanın her yerinde benzer işliyor, denebilir ki sansürcüler, sanatçılardan daha fazla ‘birlik ve beraberlik’ içinde hareket ediyor.

Arnavutluk’tan katılan ve LGBTİ bireylerin sorunlarına dair film yapmış olan yönetmen Elton Baxhaku, yeterli yapım desteği bulamamaktan, gösterim imkanlarının sınırlı olmasından ve filmlerinin medyada görmezden gelinmesinden yakındı örneğin. Polonyalı yönetmen Kasia Adamik ise (kendisi ünlü yönetmen Agnieszka Holland’ın da kızı oluyor), devlet televizyonuyla çalışmanın zorluklarından, yeni atanan TV yöneticilerinin saçma sapan müdahalelerinden bahsetti. Sinema sektörünün de önceki başarılı finansal sistemle çok iyi bir 10 yıl geçirdiğini, bu sayede Polonya sinemasının dünyaya açıldığını, fakat bu sistemin şimdi tamamen yok edilmeye çalışıldığını anlattı.

Makedonya’dan gelen yazar Rumena Bužarovska, Üsküp’ü mahveden şehircilik anlayışını ve berbat belediyecilik uygulamalarını özetlerken, ‘sanata fiyat biçmek’ zor olduğu için en büyük yolsuzlukların kültür ve sanat alanında yaşandığının altını çizdi. Üsküp 2014 adlı akla zarar -ve hayli pahalı- projeyle her köşesi dev kitch heykellerle donatılan kentin muhafazakâr yönetiminin çıplaklıkla imtihanına dair komik bir anekdot da aktardı: Kadınlar Parkı olarak bilinen parkın içindeki yeni heykellerden biri Prometheus’a aitmiş. Birileri heykelin çıplak halini beğenmeyip protesto edince, iki gün sonra heykeltraşın Prometheus’a don giydirmesi sağlanmış!

Belgrad’taki bir alternatif kültür merkezinin temsilcisi Ana Banković, Sırbistan’da yaygın olduğunu söylediği sansürün geleneksel görünümlerinden ziyade, daha özel bir halinden bahsetmeyi tercih etti. Ana akım dışındaki sanatçıların yüzleştiği, çoğu zaman diğer sanatçılardan, galerilerden veya sponsorlardan gelen sansürleme girişimlerine değindi ve bunun devlet sansürü veya otosansür kadar ciddi bir tehdit olduğunu belirtti.

Avrupa’nın en taze ülkelerinden Kosova’da da sansür ve baskı eksik değildi ama oradan gelen Veton Nurkollari bu sorunlar yerine, kazanılmış bir mücadele öyküsü anlatmayı tercih etti ve doğrusu toplantının boğucu havasına birazcık nefes aldırdı. DokuFest gibi muazzam bir festivale (ki Veton’u da yıllardır bu festivalin direktörü olarak tanıyoruz) ev sahipliği yapan Prizren kentinde, Lumbardhi adlı tarihi bir sinema salonu birkaç sene önce özel şirkete satılıp yıkılmak istenmiş, buna karşılık festival ekibinin başını çektiği yoğun bir kampanya başlatılmıştı. Salon öncelikle UNESCO’ya tarihi miras olarak tescil ettirildi ve sonunda yerel yetkililere geri adım attırılarak özelleştirmeden kurtarıldı. Avrupa’dan sağlanan bir fonla restore edilen Lumbardhi, DokuFest‘in ana mekânlarından biri olarak hizmet vermeye devam ederken, yeni haliyle kentin en önemli kültür merkezi olmaya da aday görünüyor. Toplantıda herkesin yüreğini ısıtan bu hikâyenin, elbette bizim içimizi sızlatan bir tarafı da vardı: Ah Emek, vah Emek dedirten bir sızı…

Bizim durumumuza en yakın sayılabilecek Avrupa ülkesi Macaristan’da, özellikle sivil toplum örgütlerine yönelik son beş yılda dozu giderek artan baskılar hayli tanıdıktı. Sivil toplum örgütü çalışanı ve aktivist Dora Papp’ın anlattığına göre, 2010’dan beri iktidarda olan Viktor Orbán hükümeti, yandaş medya aracılığıyla birtakım sivil toplum kuruluşu ve gazeteciyi ‘yabancı çıkarlara hizmet eden’ odaklar olarak hedef göstermekle işe başlamış, 2013’te çıkardığı bir kanunla bunun yasal kılıfını da hazırlamış. Ardından polis baskınları, vergi cezaları, bu bahaneyle dernek kapatmalar gelmiş. Ve tüm bunlar elbette otosansürün yaygınlaşmasına davetiye çıkarmış. Macar arkadaşımız, bunları anlattıktan sonra sözü yine “Durumumuz en azından aktivistlerin ve gazetecilerin hapse atıldığı Erdoğan’ın Türkiye’si kadar umutsuz değil şimdilik” diye bağlamayı unutmadı.

Orada hal-i pür mealimize dair anlattıklarımı özetlemeye gerek yok, hepimizin malumu; sadece konuşmacılara tanınan süreyi hayli aşmak zorunda kaldığımı belirtmekle yetineyim. Düşünceyi ifade özgürlüğüne yönelik baskılar ve sansür konusunda dünyanın her yerinden ibret-i alem bir örnek olarak görünen bir ülkede yaşamak yeterince kötü. Bu durumla mücadele konusunda henüz yolun çok başında olduğumuzu, gerekli refleksleri hâlâ gösteremediğimizi bilmek daha da kötü. Biz de şöyle düşünerek avunabilir miyiz acaba: En azından Türkiye’de henüz Yoz Sanat Sergileri açılmaya, beğenilmeyen eserler meydanlarda yakılmaya başlanmadı.

(Bu yazının kısaltılmış versiyonu Yeni Film Dergisi’nin 45-46. sayısında yayımlandı)