“Sansür, sendikanın varlık amacını da tehdit ediyor”

send

ÖZLEM ALTUNOK

Oyuncular Sendikası geçtiğimiz eylül ayında yedi yıllık kısa tarihinin 3. Olağan Genel Kurulu’nu topladı ve yeni başkanı ile yeni yönetimini seçti.

Gel gelgelelim kısa adıyla “oyuncular”, resmi açılımıyla “sahne, perde, ekran ve mikrofon oyuncuları” adını taşıyan sendikanın “içinden geçtiğimiz şu kritik günlerde” bu yedi yıllık geçmişi de bir o kadar meşakkatli oldu. İfade özgürlüğü ihlalleri ve sanatta sansürün yoğun olarak yaşandığı bu süreçteki çalışmalarını ve gündemlerini konuşmak için sendikanın yeni yönetim kurulu üyeleri Sermet Yeşil, Serdar Orçin ve genel sekreteri Sercan Gidişoğlu’yla bir araya geldik.

2011’de kurulan Oyuncular Sendikası, geçtiğimiz eylül ayında 3. yönetim kurulunu seçti. Öncelikle dönemin sanat ortamını da göz önünde bulundurarak sendikanın kuruluş zamanına dönersek varolma gerekçesi, kuruluş amaçları neydi sendikanın? Bugüne kadar nasıl bir yol alındı?

Sercan Gidişoğlu: Birincisi bir işçi mücadelesi olarak ortaya çıktı sendika. Daha doğrusu oyunculuğun bir meslek olduğu ve bu mesleğin de çalışma hayatında işçiliğe, yani bağlı çalışanlığa tekabül edecek şekilde icra edilmesi gerekliliğiyle kuruldu ve tabii daha sonrasında da sosyal – mesleki hakları ilerletmek amacıyla kendini var etti.

Bir de kuruluş aşamasında konjonktürel önemi olan bir girişimi vardı sendikanın. 2012’de de, üstelik 1 Mayıs’ta Selin Erdem adlı arkadaşımızı set kazasında kaybettik. Bu sektörde ölümlü kazaların olduğunun tekrar göz önüne gelmesine sebep olan üzücü bir durumdu maalesef. Bir anlamda da mücadeleyi ateşleyen, örgütlü ve kurumsal mücadelenin gerekliliğini bizlere bir kez daha hatırlatan bir kayıptı. Kuruluşumuzun ilk yılında yaşanan bu olayın bizim ilk aşamada önceliklerimizi belirlememizde büyük etkisi oldu. Özetle kuruluş aşamasında bizi idea olarak etkileyen iki unsur söz konusuydu; işçilik hakları ve can güvenliği meselesi.

Serdar Orçin: Sendika diğer meslek dallarında da olduğu gibi bir zorunluluktan doğdu aslında çalışanlar olarak kendimizi ifade edebilmek, sorunlarımızı aktarabilmek için. Sendikanın kuruluşundan önce bırakın herhangi bir problemi, ölümlü bir kaza bile konuşulmuyordu. Özel kanalların, dolayısıyla setlerin çoğalmasıyla bu tür sorunlar fazlalaşmaya ve daha görünür olmaya başlamıştı o yıllarda. Setleri kimin idare ettiği de bu anlamda sorunluydu; set ya da prodüksiyon amiri olabilecek nitelikte insan yoktu. Kurulan setlerde her şey “Türk usulü” şeklinde uygulanıyordu. Kısa sürelerde yetiştirilmesi gereken yapımlar için “24 değil 48 saat çalışılır, yapılır, yetiştirmek zorundayız” gibi şeyler söylenirdi. Setlerde ölümler yaşanmaya başlayınca bir adım atılması kaçınılmaz oldu. O günden baktığımızda sendikanın ilk zamanlarında büyük bir mücadele verildi. Oyuncunun da bir işçi olduğunun devlete kabul ettirilmesi, devletle masaya oturulması söylendiğinde kolay gibi görünüyor ama çok zor işlerdi. Bizler bugün bu kazanımların kat be kat üstüne çıkmak, daha iyi şeyler yapmak durumundayız. Aslında tüm çabamız dünya standartlarını, insani standartları getirmeye çalışmak.  

Sermet Yeşil: Bizler zaten bu geçen yedi yılda delegelik, sendikanın içinde ya da sahada çalışmak gibi farklı biçimlerde bir şekilde sendikanın etrafındaydık. Sendikanın adının da içerdiği sahne, perde, ekran ya da  mikrofon oyuncularının devlet tarafından tanınmasının ardından bir bayrak aldık. Oyuncuların bağlı çalışan olarak sigortalanmalarının sağlanması ve sektördeki buna yönelik sorunların çözümü için gerekli düzenlemelerin yapılmasına dair süreci 4A kampanyasıyla hızlandırdık. Çocuk hakları kampanyasında da setlerde çocuk işçi çalıştırılması konusunda ciddi kazanımlarımız oldu. Konservatuar öğrencilerine sendikayı tanıtmak da öncelikli bir görevimiz. 80 darbesi sonrası, “Aman siyasetten uzak dur” diyerek büyütülmüş bir nesil sonuçta. Onlara daha mesleğe adım atmadan sendikanın varlığını, kazanımlarını burada nasıl birlikte hareket edebileceğimizi anlatmamız gerekiyor. Bununla ilgili de kampanyalarımız var.

Yeni dönemde de yeni kampanyalarla neler yapabileceğimizi, tabana nasıl ulaşabileceğimizi, sendikayı nasıl daha faal bir yere dönüştürebileceğimizi planlarken ülkenin gündemi, savaş hazırlıkları, savaşın kendisi, OHAL’den kaynaklanan bitmeyen bir sansür ortamının içinde bulduk kendimizi herkes gibi. Bu durum her şeyi biraz daha esnetmek, yavaşlatmak adına bizi zorluyor. Sansürle yoğun olarak karşılaştığımız şu süreçte bizi en çok tedirgin eden şey, kampanyalarımızı daha aktif halde kullanabilecekken pasifleştiğimizi hissetmek. Öte yandan bu bir süreç ve sendika dediğimiz yer de homojen bir yapı; sonuçta bir yönetim kurulu var. Karar almak, uygulamak da zaman alıyor.

Oyuncular Sendikası, sanat alanında en görünür disiplinlerin bir araya geldiği bir örgütlenme ve temel haklarla uğraşmaktan çok siyaset üzerine kurulu bir gündemle muhatap olmak durumunda kalıyor anlaşıldığı üzere. Oyuncular Sendikası bu anlamda nerede duruyor?

Sermet Yeşil: Hiçbir sendika böyle bir hareketlilikten, gündemden uzak duramaz. Oyuncular Sendikası bu anlamda dediğiniz gibi daha görünür, mesela bir dizinin başrol oyuncusu üyemiz olabiliyor ve onun söyleyeceği bir cümle toplumun farklı kesimlerini etkileyebiliyor iyi ya da kötü anlamda. Biz burada kişinin kendini ifade etmesi hakkının sonuna kadar korunması gerektiği üzerinde duruyoruz sendika olarak. Onun haklılığı, haksızlığı üzerinden bir tartışmanın içine girmek bile tedirgin edici. Sansür sendikanın varlık amacını da tehdit ediyor.

Sercan Gidişoğlu: Üyelerimizin tanınır olması meselesi kurumumuz üzerinde zaman zaman farklı beklentiler yaratıyor. Benzer başka bir kurumun, mesleki örgütün bir konuyla ilgili tepki verip vermemesi hiç konuşulmazken bizden tepki vermemiz beklenebiliyor. Öte yandan şu da önemli; hayatı insanlar yaşıyor, kurum yaşıyor, sosyal medya yaşamıyor. Sosyal medya bu anlamda yanıltıcı olabiliyor. Bu aslında bir yandan absorbe edemediğimiz bir baskı değil. Bizim kurumsal bir kimliğimiz, duruşumuz var. Tabii ki bir siyasi parti gibi ya da çok politize bir kurum çizgisiyle hareket etmiyoruz. Bizim önceliğimiz, tüzüğümüzde de var, mesleki ve sosyal hakların korunması, müdafaa edilmesi, kazanılması, geliştirilmesidir. Bunun haricindeki politik konjonktür tabii ki hepimizi etkiliyor ama kurumun çizgisi çok net ve belli. Anayasal ve evrensel değerler bizim için bir, açıklamalarımızda da hep bunu vurguluyoruz.

Tam da sendikaya dair geçtiğimiz günlerde yapılan eleştiriler üzerinden konuşuyorsunuz sanırım şu anda. Demet Akbağ’ın sendika başkanı olarak verdiği ilk röportajda ve pek çok sanatsal etkinliğin sansürlendiği bir süreçte, özellikle de Barış Atay’ın oyunu neredeyse tüm Türkiye’de yasaklanırken bu konulardan hiç bahsetmemesiydi eleştirilere sebep olan. Bunda hiç haklılık payı yok mu, sendikanın böyle bir zamanda bir söz söylemesi gerekmez miydi?

Sermet Yeşil: Önce o röportajın sendika başkanlığı üzerinden değil, ağırlıklı olarak Demet Akbağ’ın kişisel oyunculuk deneyimi üzerinden gerçekleştirildiğini hatırlatalım. Ayrıca o röportaj Barış Atay’ın oyununun yasaklanmasından daha önce yapıldığı ama daha sonra yayımlandığı için de böyle bir karmaşa yaşandı. Sendika zaten Barış Atay’ın oyunu Sadece Diktatör’ün sansürlenmesine karşı bir basın açıklaması da paylaştı.

Sercan Gidişoğlu: Ayrıca elbette biz de eleştirilebiliriz. Bir kurumu yeterince politik bulmazsınız, ya da aşırı politik bulursunuz, söylersiniz. Bu anlamda gocunmuş değiliz. Bir önceki yönetim kurulu içerisinde de yer aldığım için rahatlıkla söyleyebiliyorum; bir sendika olarak işimizin birebir gerektirdiği meselelerle uğraşmak yerine hep kriz yönetmekle uğraşıyoruz. O zaman da kurumu idare ederken eleştiriler doğrultusunda hep bir  pozisyon alma çabası içinde oluyorsunuz. Ayrıca dünyadaki başka örneklere baktığımızda basın açıklaması yapmak meslek örgütlerinin uğraştığı bir şey de değil.

Ama biz şu anda buradayız ve olgular değil de olaylar üzerinden konuşacak olursak mesela Türk Tabipler Birliği üyesi doktorların savaşa hayır dedikleri için gözaltına alındığı bir ülkedeyiz. İfade özgürlüğü ihlallerine sahne sanatları üzerinden baktığımızda da DT ve ŞT’deki ihraçlardan tüzük değişikliğine, yasaklanan oyunlara, muhafazakarlaşan repertuvarlar ve dizilerde imzalanan sözleşmelere sayamayacağımız kadar çok vaka var. Üstelik sendikanın eski iki başkanı da -Mehmet Ali Alabora ve Meltem Cumbul- hedef gösterilmiş, haklarında karalama kampanyaları yapılmış isimler. Böyle bir zamanda Oyuncular Sendikası’ndan böyle bir beklentinin olması da normal değil mi?

Sercan Gidişoğlu: Elbette tüm bunların farkındayız ve bunu absorbe ederek ilerlemeye çalışıyoruz. Bu toplumda yaşıyoruz belli şeylere duyarsız kalmak mümkün değil. Yaşam hakkından, barıştan, özgürlükten yana olmak gibi evrensel değerlere karşı çıkıp ortaçağa dönme çabasına şaşırmak lazım. Bugün tüm dünyada bu değerlere savaş açılmış durumda.

Serdar Orçin: Sansürün ana kurallarından biri, güvenliği ön plana koyup özgürlükleri beklemeye almak. Bu, her yerde böyle. ”Tamam düşünce özgürlüğü var ama şu anda güvende değiliz” diyorlar. Bunun topluma yansıması da korku olarak geri dönüyor.  

Sendika üyelerine nasıl yansıyor bu korku hali? Dizi, sinema, tiyatro gibi farklı alanlarda yaşanan sansüre dair üyeler üzerinden neler gözlemliyorsunuz?

Sermet Yeşil: Tabanımızın çoğunluğunu oyuncular oluşturuyor. Oyuncular çok göz önünde olduğu için de ağızlarından çıkacak her cümle bir anlam ifade ediyor izleyici için. Bu anlamda üyelerimiz siyasi herhangi bir konuyla ilgili fikir beyan ederken çekiniyorlar mahalle baskısının da etkisiyle. Öte yandan doğası gereği muhalif bir iş de yapıyoruz ama bugünün koşullarında otosansür sendika mücadelemizde ve tabanımızda da çok yaygın.

Sercan Gidişoğlu: Televizyonda bir projede çalışıyorsanız siyasi görüşünüzü belirtemeyeceğinize dair sözleşmeler söz konusu. Bunlardan ötürü düşündüğünüz şeyi açıklamaktan çekinir hale getiriliyorsunuz. Otoriteryen ortamlarda otosansür doğal sonuçtur, sansür şekilsel olarak azalır çünkü esasen daha sansürlenecek aşamaya gelmeden üreticileri tarafından sansüre uğratılır, yani otosansüre dönüşür. Bir yandan da Sermet’in dediği mahalle baskısı boyutu var. Kamuya açık bir iş yaptığınızda belirli meselelere dair söz söyleme mecburiyeti atfediliyor size. O sözü nasıl söylediğinizle ilgili olarak da eleştiriliyorsunuz, söylemediğiniz zaman da… İnsanların bir şey söylememe özgürlükleri de elinden alınıyor. Özgürlük tek taraflı baktığınızda anlamlı bir şey değil.

Sermet Yeşil: Öte yandan bir yerde bomba patladığında en başta zarar gören kesimlerden biri de biziz.  Önce biz susturuluyoruz. ”Şimdi eğlenmenin zamanı değil, şimdi tiyatro zamanı değil” deniyor. O sıkıntılı dönemlerde ya yokmuşuz ya da mutlaka konuşmamız gerekiyormuş gibi davranılıyor.

Sercan Gidişoğlu: 2014’den beri sendikada, dört yıldır da yönetiminde olan biri olarak şöyle bir gözlemim de var; bizim tabanımız toplumdan uzak ve kopuk değil, aynı davranış kalıplarını görüyorsunuz. Örneğin bahsettiğimiz o korku hali. Bugünün gündeminden de bağımsız olarak çağdaş insanın eyleme geçme korkusuyla da alakalı bir korku. Aynı zamanda daha genç kuşakların aksiyona, eyleme geçme konusunda çok aktif olmaması da söz konusu. Sosyal medyanın pozitif yanlarına inansam da bir taraftan da bir boşaltım noktası gibi işlev görüyor. Halbuki bir şeyleri değiştirmek için çalışmak gerekiyor. Genel olarak örgütlenme geleneğimiz zayıf.

Evet, konu hep gelip buraya dayanıyor. Örgütlenme geleneğinin bir süreklilik sağlayamamış olması, kesintiye uğraması ya da uğratılması…

Sercan Gidişoğlu: Bu yüzden de genel olarak alternatif üretmekte sıkıntı yaşıyoruz. Yönetilme biçimimizden veya bir şeylerin oluş biçimden sürekli şikayet ediyoruz. Ve birini bekliyoruz ki gelip onu değiştirsin diye. Kendi içinden değiştirmenin lazım geldiği duygusunu nasıl aşılarız, bilemiyorum.

Yakın geçmişte devlet ve şehir tiyatrolarında olanlar, festivallerdeki kayıplar ya da atılan geri adımlar bir anlamda bir sınavdı. Zaten temel başka sorunlar varken, sansür daha gizli ve dolaylı yaşanıyorken bu kadar su yüzüne çıktığında başta bir direnç gösterildi ama arkası gelmedi, gelemedi belki de. Geride bıraktığımız bu sürece baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne yapılabilirdi, niye yapılamadı?

Serdar Orçin: Aslında Şehri Tiyatroları’nda yapılabileceğin en iyisi yapılarak başlandı. Kamu tiyatrolarındaki yönetmelik değişikliğine karşı hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde güçlü bir tepki doğmuştu Taksim’deki “Tiyatroma Dokunma” eylemiyle. “Şehir tiyatrosu kapatılamaz” diye bir kampanya başlatılmıştı sosyal medyada da. Hatta Özgürlük Parkı’nda 24 saat kesintisiz gösteriler yapılmıştı. O dönem baskılar biraz geri püskürtüldü ama yaptırım gücü çok fazla olamadı. Sonuçta bu bir kamu kurumu ve karşınızda eli sizden daha güçlü olan bir taraf var. Nihayetinde bir daha bu şekilde eylemlerin olmaması için birtakım yaptırımlar uygulandı. Bunları organize eden, yazan, çizen insanlar fişlendi. Zamanla o insanların birkaçı da tiyatrodan gönderildi. Sonra o tepkiler yavaş yavaş azaldı. Bu sefer tam tersi tepkiler gelmeye ve büyümeye başladı. ”Bizim verdiğimiz parayla bizim maaşını ödediğimiz insanlar kalkıp böyle protestolar yapamaz, böyle oyunlar oynayamaz ” gibi tepkilerle tiyatro başka bir şeye dönüştürüldü yönetimi ve yönetmeliğiyle. DT’de de benzer süreçler yaşandı, sonra TÜSAK gündeme geldi. Özetle tepki veren, protesto eden insanları daha sert bir biçimde bastırarak, işten çıkararak şiddet uygulandı. Dolayısıyla insanların bir şey söyleme konusundaki inancı, cesareti, umudu giderek sekteye uğradı. Sansürün, otosansürün başladığı bu gibi durumlarda devlet vatandaşını hep daha önemli bir şey olduğu konusunda ikna ediyor. Mesela Şehir Tiyatroları adına o kadar büyük bir kalabalık toplamanın ne kadar saçma bir şey olduğuna inandırılıyor insanlar. ”Şu anda nükleer santrali protesto etmek için uygun zaman değil, çok kritik günlerden geçiyoruz, birlik olma zamanı” gibi şeyler söyleniyor. Hiçbir zaman, hiçbir şey için uygun zaman olmuyor. Üstelik düşman ilan ediliyorsunuz.

Dolayısıyla tepki verme, hak arama alışkanlığı oluşamıyor. Hepimizin kodlarına işlemiş bu durum. Bizim tabanımız da bu anlamda haksız sayılmaz. Herkesin işini kaybetme korkusu var. Sermet’in demin söylediği gibi en küçük olayda önce bizim işlerimiz sekteye uğrar. Kriz çıktığında tiyatrolar kapatılır, sinemalar boşalır. Devlet ya da şehir tiyatrosu çalışanları dışında oyuncuların mesleki olarak hiçbir garantisi olmadığı için susmak zorunda kalıyorlar. Yapacağı üç yıllık bir sözleşme oyuncunun önündeki kariyeri de belirliyor, ödemesi gereken faturaların gerçekliğini de. Yaptığımız işin muhalif kimliğiyle çelişse de en belirleyici şey bu bana kalırsa, güvencesizlik.

Sercan Gidişoğlu: Bizlere düşen görevlerden biri de bu konvansiyonel tepki yolları dışında alternatif stratejiler nasıl kurulur üzerine düşünmek. İlla 500 kişiyi bir araya toplamak değil de başka yöntemler üzerine kafa yormak gerekiyor. Biz kurum olarak bununla uğraşıyoruz. Nasıl bir yedi yıl geçirdiğimizi gözünüzün önüne getirin; 2011-2018. Bu zaman diliminde neler yaşandığını ve daha önce böyle bir örgütlenme geçmişinin olmadığını göz önünde bulundurunca kazanımlarımız da önemli diye düşünüyorum. Daha iyisini yapabilir miydik sorusunu da es geçmeden tabii… Hem hayatımızı hem de mesleğimizi etkileyen istemediğimiz bir dolu şey oluyor ama bir şeyler yapabilmek için uzun, sabırlı, a, b, c planlarının da olduğu stratejilere ihtiyaç var.

Sermet Yeşil: Evet, bu bir kültür. Düşündüğünü özgürce söyleme, fikrini beyan etme ; özetle demokrasi kültürü dediğimiz şey. Sendika yedi senelik ama bu ülke neredeyse 30 senedir “şimdi sırası değil” politikalarıyla körleştirildi. Oyuncular olarak da evlerine girdiğimiz insanların bize kötü evlat muamelesi yapmasını, bu linci hak etmiyoruz. Yedi yıl içinde katedilen yolları anlatırken tabanla buluşmak üstünde durmamız bu yüzden çok önemli. Sektörün birçok sorunu var; dizelerde, setlerde, tiyatrolarda çocuk işçiler çalıştırılıyor ve bunlar sigortasız, merdiven altı ekonomi içerisinde dönüyor. Ve insanlar ölüyor setlerde çalışırken…

Tüm bu olan bitenin içinde nasıl bir denge kurmaya çalışıyor peki Oyuncular Sendikası? Bir yanda gündem, sansür vakaları öte yanda süregelen sorunlar, halledilmeyi bekleyen meseleler… Barış Atay meselesinde olduğu gibi, bu tür durumlar sizde nasıl bir baskı oluşturuyor? O içerdeki karmaşayı nasıl çözüyorsunuz?

Sercan Gidişoğlu: Kurum olarak yedi sene içinde oluşmuş bir birikim var. Tarihselleştirerek yaklaşıp geçmişe de bakıyor, doğru kararlar almaya çalışıyoruz ama elbette eksik kaldığımız noktalar da vardır. Bizler burada bir kurumu temsil ediyoruz ve bu kurumla ilgili sorumluluklarımız var. Kurumun da bir hayatı var. Kurumun bir söylem ya da eylem üretmesi bu yüzden zaman alabiliyor.

Burada esas önemli olan refleksleri hızlı kullanmak değil de kaybetmemek sanırım…

Sermet Yeşil: Barış Atay’ın yaşadıkları hepimiz için gerçekten utanç verici. 160 kez sahnelenmiş bir oyun yasaklanıyor. Ayrıca kendisi de Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir faşizmle karşı karşıya, İzmir’de üç kişiyle bir araya gelip konuşması bile yasak şu anda Barış’ın. Gelinen durum bu kadar net ve acı. Sendika üyesidir, üye olmasına da gerek yok meslektaşımızdır. Onun konuşma özgürlüğünün arkasında durmamız gerekiyor sendika olarak. Bizim yapabileceğimiz hukuki destek vermek mahkeme sürecine giderse ve bağlı olduğumuz uluslararası örgütlere bu durumu anlatarak bir kamuoyu yaratmak.

Yaklaşık iki yıldır hiç durmadan artan ve kişiselleşen bir hal almaya başladı yasaklar ve bu tehlikeli. Bir başka üyemizin, meslektaşımızın beş yıl önce verdiği bir röportaj yüzünden linç edilmesi de bizim için önemli. Bir başka meslektaşımızın da zıttı bir yerden yaklaşarak sosyal medyada savaşa dair yorum yapmasına dair tepkiler de onun haklarını korumak adına bizi tedirgin ediyor.

Sercan Gidişoğlu: Demokrasi kültüründe durabilirsek, o zaman konuşup tartışmak, protesto etmek ya da bir şeyleri düzeltmek için bir şans var demektir. Sosyal medyada bir şey söylüyor olmak sorunları çözmüyor ki. Çözüm istiyorsak oturalım, konuşalım, o konuyla ilgili bir adım atalım.

Bugüne kadar uluslararası yaptığımız çalışmalardan birkaç örnek vereyim; sendika olarak Uluslararası Aktörler Federasyonu’nun (FIA) üyesiyiz, 2016 Eylül’ünden beri de yönetim kurulu üyesi ülkelerden biriyiz. Bugüne kadar Şehir Tiyatroları oyuncularının sorunlarını, ihraç edilen 23 arkadaşımızın durumlarını, bazı sansür vakalarını dünya örgütleriyle paylaştık. Hatta 2016 kongresinde acil durum önergesi olarak Şehir Tiyatroları’nda yaşananlar, katılımcı bütün ülkelerin kabulüyle gitmesi gereken tüm makamlara gitti. Örgütlü bir güç olmadan bunları yapmak mümkün değil.

Bu işler süreklilik, devamlılık isteyen işler. Örgütlülük anlamında da bugünden yarına değişim beklemek mümkün değil herhalde…

Sercan Gidişoğlu: Benim demek istediğim şey şu ki, tüm bu yaşananlar kaybolup giden bir tarih olmamalı. Sendika o yüzden var. Mesleki olarak da bunun hafızasını tutmaya çalışıyoruz. Sendika sürekli bir şeyler yapmak zorunda ya da her an bir kazanım sağlamak zorunda değil. Her meseleyi çözemeyebiliriz ama sebat ve süreklilik içinde yapılırsa o zaman belki kökten bir çözüm bulunur.

Siz vakaları raporluyor musunuz?

Sermet Yeşil: Bilgisini aldığımız, ulaşabildiğimiz ya da bize ulaşan vakaları sadece sansür vakaları değil, iş kazaları anlamında da yapıyoruz. Örgütlerin varlığı biraz da bu yüzdendir; hafızayı korumak için. Benzer uygulamalar 80’lerde de oldu ama elimizde gazete kupürleri dışında bir şey yok.

Peki, devletle ilişkiniz nasıl? Birtakım müzakereler oluyor, eskiden o bağlar daha geçişkendi ama şimdi nasıl? Muhatap bulabiliyor musunuz?

Sercan Gidişoğlu: Biz devlet içerisinde en çok Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’yla çalışmalar yürütüyoruz. Kültür Bakanlığı ile daha az bağlantımız var. Kültür Bakanlığı daha çok telif meseleleri üzerinden, bir başka meslek örgütü olan BİROY’la muhatap. Onların ofis kiralarını ödediği bir sistem, dolayısıyla aralarında biraz daha organik bir bağ da var. Biz sendikanın tanımı gereği organik bağ kuramayız devletle. Organik bağ kurduğun an sendika değilsin demektir. Aradaki ilişki ise iyi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı üst düzey bürokratlarıyla temastayız. Şu anki bakanla temas kurmadık ama bunda bakanların sürekli değişkenlik göstermesinin de etkisi var.

Ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütü, International Labor Organization (ILO) ile de iyi bağlarımız var. Çalışma Bakanlığı ve ILO ortak bir çalıştay düzenlediler. Bizimle çok sıkı bağ içinde düzenlendi ve biraz da bizim talebimizle oldu bu. Dolayısıyla projelerin içine girebiliyoruz. Ya da çocuk işçi meselesinde yine bakanlıkla pazarlık yaparak bir madde ekletebildik. Yönetmelikle ilgili olarak da temas halindeyiz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da bir destekleme fonu var ve en son Tolga Karaçelik’in Sundance’ta ödül kazanan filmi Kelebekler için fon verilmemişti. Buna benzer pek çok ayrımcı uygulama, bu tür durumlarda devreye giren ‘kara liste’ler de var…

Sercan Gidişoğlu: Bizim de eleştirdiğimiz bir konu bu. Türkiye ‘deki genel fonlama sistemi objektif kriterlere ve şeffaflığa dayanmıyor. Diğer ülkelerde bu şeffaftır, ölçüleri bellidir, kriterler objektiftir, puanlama usulü yapılır ve puanlamaya göre seçilir yapımlar. Bizdeki yapılar içe kapalı, ve nasıl işlediklerini bile bilmiyoruz.

Serdar Orçin: Film festivallerinde eser işletme belgesi istenmesine biz de karşı çıkmıştık. Bunun gibi değişmesi gereken çok fazla prosedür var. Çünkü o puslu hava içerisinde her türlü spekülasyon yapılabilir hale geliyor. Şeffaflığın olmadığı yede her türlü siyasi müdahalenin olabileceğinden şüphelenmek herkesin hakkı.

Sercan Gidişoğlu: Bu, bizim kurum için de geçerli. Biz kendimiz şeffaflık üretebildiğimiz için diyoruz ki ”sanatsal alanlarda şeffaf mekanizmalar kurun”. Sanatın özerk mekanizmalara ihtiyacı var ama daha sağlam kriterler üzerine, daha temiz, şeffaf olması gereken bir yapı, bu. O zaman devletten para alsanız da devleti eleştirirsiniz.

Kimseyi siyasal olmaktan ayrı tutamazsınız, zaten devlet de bizleri siyasal olarak temsil eden yapıdır. Devletin vatandaşa ya da bizlere para veriyor olması bizim ürettiğimiz değeri bize dağıtmasıdır.

Sermet Yeşil: Bir yerden sonra ne düşünmeye başladım biliyor musunuz? Sansür hep var ama benim önümde de bu işler var. Bu sansür varken de yer yarılsa bile devam etmesi gereken işler bunlar, devamlılık gerektiriyor. Bu şu an kazanılacak bir şey değil ama 10 yıl sonra kazanılacak. Bir yasa geçecek eminim. Mesela bir telif yasası var onunla ilgili çalışmamız gerekiyor. Çünkü o yasa geçtikten sonra geçmiş olsun, en az 15 yıl sonra tekrar bir kanun hazırlanacak, sunulacak, onaylanacak vs. En az sansür kadar önemli konular, haklar bunlar.

Daha önce düzenlenecekti ama 29 Mart’a ertelendi. Sendika üyelerinin bir araya geleceği bir buluşma planlıyorsunuz. Amaç ne?

Serdar Orçin: 29 Mart sendikanın kuruluşunun yıldönümü. Kapsamlı bir sektörel buluşma organize etmeliyiz diye düşündük.

Sermet Yeşil: Öngördüğümüz çalışmalardan biri de yapılacak kampanyalar hakkında üyelerimizi bilgilendirmek ve onların beklentilerini, isteklerini dinlemek. Bugüne kadar eksik kalmış yanlarımızı beslemeye çalışıyoruz. Tam olarak biz kimiz ve ne düşünüyoruz, hangi konularda buluşuyor, hangi konularda ayrılıyoruz? Üyelere tek tek dokunmak ve daha organik, planlı bir yapıya dönüşmek adına bir araya geleceğimiz bir buluşma olmasını amaçlıyoruz.

Peki ertelenmesinin sebebi ne?

Sermet Yeşil: Savaş durumu, üst üste oyunların sansüre uğraması gibi meseleler yüzünden erteleme gereği duyduk. Bazen algıyı yönetemiyorsunuz ve yapacağınız şeyin nasıl lanse edileceğiyle ilgili bazı şeyleri de göze almak gerekiyor. Bu kadar olay olurken oyuncular buluştu, eğlendi şeklinde manipüle edilme ihtimaline karşı, ayrıca konvansiyonel medya meseleye böyle yaklaştığı ve domine ettiği için kendimizi geri çekme, sansürleme ihtiyacı hissettik.

Bu özeleştiri, otosansür kabulü önemli. Bunu söyleyebilmenin de cesaret olduğu zamanlardayız…

Sercan Gidişoğlu: Otosansür meselesi çok büyük bir sorun. Bugün İran’da bir yönetmen bir meseleyi evrensel bir dille herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatabiliyorsa bu sanatın ve sanatçının gücüyle ilgili bir şey. Şu anda İstanbul’da 60’ın üzerinde özel tiyatro kendi ceplerinden para ödeyerek tiyatro yapıyor ve büyük çoğunluğu kendi metinlerini oluşturuyor, sözlerini söylüyor ve bir şekilde tutunmaya çalışıyorlar. Bunu da görmezden gelmeyip hafızamıza eklememiz ve çoğaltmamız gerekiyor. Bizi ve bizden önceki kuşakları da içine katarak yöntem, biçim, şekil çalışmamız lazım.